İNSANI İNSAN YAPAN; İMAN VE İBADET

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. (Mektubat, 218)

Kâinattaki en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır. (Sözler, 725)

Her varlığın yaratılışının bir neticesi vardır. Hayvanlar ve bitkiler tabiatın bir parçası olmakla birlikte dünyaki düzene katkı sağlamaktadırlar. Fakat insan ise maddi cihetiyle birinci derecede tüketici, hatta parazit bir canlı gibi bitkilerin ve hayvanların üzerinden geçinen, dünyaya hiçbir faydası olmadığı halde en fazla zarar veren, devamlı pislik üreten bir varlık konumundadır. Aldığı temiz oksijeni bile karbondioksit denilen zehirli bir gaz olarak doğaya verir. İnsan elbette aklıyla teknoloji, bilim vs. gibi şeyler üretir ama onun da faydası kendisinedir ve pisliği yine doğaya gider. Tamam; belki insan ağaç dikmek, doğayı temizlemek gibi şeylerle dünyaya katkıda bulunur ama zaten bozmasa bunları yapmasına hiç de ihtiyaç kalmayacaktır. Kısacası insan olmasa dünya mükemmel bir dengeyle devam edecektir ama sadece karıncalar olmasa dünyanın dengesi bozulur. Demek insan, bazılarının dediği gibi; tabiatın ahenkle işleyen çarkları içinde maddi bir çark değildir. Çünkü doğaya hiçbir katkısı olmadığı gibi tamamen zararlıdır ve dünyaya hizmet için yaratılmamıştır.

Hâlbuki insan; akıl, kalp, göz, dil gibi organlar bakımından diğer canlılardan bin kat daha mükemmeldir. Böyle bir varlık elbette asalak, parazit, tüketici ve pislik üreten bir canlı olamaz. Demek onun çok daha önemli bir görevi, vazifesi vardır. Fakat bu görev maddi ve dünyevi değildir, aksine manevi ve uhrevidir, yani ahirete dönüktür.

Evet, insan tüm renkleri görebilen gözü ile çiçeklerdeki sanatı fark edecek ve oradan da sanatkârına yönelecektir. Çiçek maddedir fakat sanat manadır, manevidir. Çiçeğe olan sevgi dünyevidir fakat sanatkârını düşünüp o güzelliği yaratanı sevmek uhrevidir.

Hem kendisine verilen ve tüm tatları zevk edebilen dili ile meyvelerdeki lezzetleri alarak bir ikram ve ihsanı hissedecek, kendisine böyle cömertçe nimetler sunan Rabbine yönelecek ve şükredecektir. Meyve maddedir, lezzeti dünyevidir; ikram ve ihsan ise manevidir, onu verene teşekkür etmek uhrevidir.

Hem aklıyla kâinattaki intizam ve düzeni kavrayacak, bu ölçüleri koyanı ve idare edeni bulmaya çalışacaktır. İntizam ve düzen soyut olduğu gibi onu koyan ve idare eden ‘Allah’ da her yerdedir.

İnsanın bu dünyadaki durumu âdeta okula gelmiş bir öğrenci gibidir. Nasıl ki okul binasıyla öğrencilere göre düzenlenmiş ve her şey öğrencilere hizmet etmek için yerleştirilmiştir. Öğrenci de okuldaki bu sıra, tahta, kalem, kitap vs. gibi maddî malzemeler ile eğitim ve ilim gibi manevi bir işle meşgul olmak için gönderilmiştir. İnsan bu görevini yapmadığı takdirde varlığıyla okula zarar veren, kapısını penceresini kıran, yerleri pisleten bir durumda olacaktır.

Öyle de doğa canlısıyla cansızıyla, bitkisiyle hayvanıyla insan için yaratılmıştır ve onun yaşam şartlarına göre düzenlenmiştir. Bunlar aynı zamanda insan için birer malzemedir. İnsan bunları kullanarak Allah’ı tanımak, şükür ve ibadet gibi manevi işlerle görevlendirilmiştir. Yoksa insan bahsettiğimiz gibi dünyaya zerre kadar faydası olmayan, tüketici ve zarar verici bir varlık durumuna düşer. Bu ise insanı hayvanlardan da aşağı düşürtür. Kur’an bir ayetinde müşrikler için şöyle der: “Müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) ancak bir pisliktir.” (Tevbe, 9/28)

Evet, insanın bu dünyaya hayvan kadar faydası olmadığı gibi dünyadan hayvan kadar da keyf ve lezzet de alamaz. Mesela bir serçe kuşu istediği yere evini yapar, istediği yerden beslenir, çok kolay bir şekilde iki çalı-çırpı veya bir avuç toprakla yuvasını kurar ve çocuklarına az bir süre bakar, çalışmadan özgürce semalarda kanat çırpar, geçmiş ve geleceği düşünmediğinden ölüm ve ayrılık gibi hiçbir şey lezzetini bozamaz.

Ama insan taş binaların arasında bir ev almak için senelerce çalışır, beslenmek için de devamlı çalışmalıdır, bundan dolayı da özgür değildir işe gitmek zorundadır. Hem aile kurmak çok masraflıdır, çocuklarına bakmak en az yirmi sene sürer, ayrıca geçmiş ve gelecekteki ölüm, ayrılık, musibet ve hastalık gibi şeyler de onun aldığı azıcık lezzeti cidden acılaştırır.

Demek insan sadece bu dünyaya hizmet etmek için gelmediği gibi bu dünyadan da istediği lezzet ve keyfi alamamaktadır. Okuldaki bir öğrencinin eğitim öğretimi bırakıp okulun duvarlarını boyaması, yerlerini süpürmesi ne kadar manasız ise insanın tüm hayatını dünya için harcaması da o kadar manasızdır. Hem o öğrencinin on dakikalık teneffüslerde aldığı lezzet ne kadar az ise insanın bu dünyada aldığı lezzet de o kadardır ve lezzetinin, her an çalacak ölüm ziliyle biteceğini düşünmesi o lezzeti de kaçırır.

Evet, bizim için dünyayı hayat şartlarımıza uygun bir şekilde yaratan ve ince bir ölçü ile güneşe konumlandıran, ozon tabakasını yerleştirerek bizi koruyan; renkleri, kokuları, tatları farklı binlerce bitkisel ve hayvansal gıdalarla besleyen şefkatli ve merhametli bir Rabbimiz var. Öyleyse O’nun kendisini bu nimetlerle ve sanatlarla tanıttırmasına ve sevdirmesine karşılık biz de O’nu iman ile tanımalı ve şükrümüzü de başta namaz olarak ibadetlerle yerine getirip kendimizi O’na sevdirmeliyiz ki nankörlük etmiş olmayalım. Yoksa yiyip-içip yatmakla bunları hiç düşünmemek insanlığımıza yakışmaz.

Bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz olan akıl, öncelikli iş olarak bize bunu göstermektedir ve zaten dünyaya gelmemizin asıl nedeni de budur. Nasıl ki bir polisin silahına ve kelepçesine bakıldığında onun suçluları yakalamak için donatıldığı anlaşılır ve asıl vazifesi de budur. İşini yapmadığı takdirde görünüşte polis olsa da diğer insanlardan farkı kalmadığı gibi vazifesini yapmadığı için ceza da görecektir. Öyle de; insanın dünyadaki sanatı ve ölçüyü anlayabilen aklı, merhameti ve şefkati hissedebilen kalbi, çeşit çeşit renkleri ve tatları fark edebilen gözleri ve dili de onun bu organları kullanarak yaratanını bulmasını, şefkatini ve merhametini hissetmesini, bunu da iman ve ibadetle göstermesini gerekli kılar ve asıl vazifesinin de bu olduğunu gösterir. O aklın gereği ve dünyaya geliş amacı yerine getirilmediği takdirde insanlıktan söz etmenin bir manası olmadığı gibi ahirette de ceza görmesi kaçınılmaz olacaktır.

Demek insan bu dünyaya hayvan gibi yiyip, içmek rahatla yaşamak için gelmemiştir, zaten bu da elinden gelmediği gibi hayvan kadar da dünyaya faydası yoktur. Ayet bu konuda kalp, göz, kulak gibi cihazlarını Allah yolunda kullanmayan kâfirler için bu tabiri kullanır: “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır onlarla görmezler; kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir hatta daha da aşağıdadırlar.” (Araf, 7/179) Öyleyse insan; Rabbini tanımak ve ona iman edip ibadet etmek için gönderilen, her türlü cihazı verilmiş, dünyadaki her imkan hizmetine sunulmuş şerefli ve vazifeli bir misafirdir.

Sözlerimi yine Kelam-ı Kadim’den bir mana ile sonlandırmak istiyorum: “ Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık, sonra da çevirip aşağıların aşağısına attık, ancak iman edip salih amel işleyenler başka, onlar için kesilmez bir mükâfat vardır. O halde artık sana dini ne yalanlatabilir. (Tin, 95/4-7)

Mehmet BİLEN


Etiketler: Kategori:

Yorumlar (2 Yorum)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?