RİSALE-İ NUR DÜŞMANLARI

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

 

Ehl-i küfrün kalelerini hak ile yeksan eden Risale-i Nur’a karşı hücumlar bütün şiddetiyle devam ediyor. Yapılan taarruz, büyük deccalın askerleri gibi açıktan değil; süfyanın hizmetlileri tarzında gizli ve münafıkana icra ediliyor. Kurt gibi gövdenin içine yerleşmek suretiyle ağaç kurutulmak isteniyor.

İcra edilen faaliyetlerden biri Said Nursî’nin adem-i rızasına rağmen kitapların alt tarafına, haşiye ve dipnot olarak ilave edilen hurafe ve safsatalardır.

Gizli bir komitenin Risaleye ilave ettiği binler değil on binleri varan tahrifatın sadece birkaçını okuyup mü’minleri Hak yoldan nasıl saptırdıklarına şahid olacaksınız.

Birinci Lem’a’da ilk inceleme esnasında dalalet ve nifaka tekabül eden takriben yüz ilmi tahrifat tespit ettik. Hatalar öyle böyle değil; doğrudan insanı dinden çıkaran cinsten…

Birinci tahrîf: Metta: Hz. Yunus Aleyhisselamın babası.

Elemanlar, Metta’yı Yunus aleyhisselamın babası olarak beyan etmiş. Buyurun, hâlbuki başta İbnu’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Tarih isimli eseri olmak üzere muteber İslam tarihçilerine göre Metta, Nebî aleyhisselamın babasının ismi değil annesinin ismidir. İki Nebî aleyhimesselâm annesinin ismiyle yâd edilir. Biri Îsâ aleyhisselâm diğeri de Yunus aleyhisselâmdır.  

İkinci tahrîf: Cevv-i sema: Gökyüzü, hava boşluğu.

Arabî lisanın muteber kamusları göre cevv: Hava ve hava hareketleri mealinde. Semâ: Gökyüzü. O hâlde cevv-i semâ: Yerden yüksek hava ve hava hareketleri manasınadır. Semaya izafe edilmesi gökyüzüne doğru olduğu içindir.

Risale-i Nur’da zikredilen cevv-i semâ ibaresi أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلاَّ اللهُ  âyetinde zikredilen جَوِّ السَّمَاء  terkîbidir. Âyet-i kerimeye göre kuşlar bu tabakada kanat çırpar.

Cevv-i semâ ibâresine, semâ şeklinde mânâ verilirse; kuşların semâda hayâtlarını devam ettirdikleri meâlinde çok garip bir mana meydana gelir ki; o beyânın semeresi; âyet-i kerîmenin sarîh mânâsını inkâr ve tekzîb olur. Çünkü kuşlar semâda değil, yer ve semâ arasındaki belli bir tabakada yaşar ki semâ, onların hayat vazîfesini îfâya müheyya ve münâsib bir mekân değildir.

Çünkü semâ ile dünya arasında öyle tabakalar var ki 1600 derece sıcaklık var. Dünyada yaşayan kuşlar semaya gidip gelirken yolda kebap değil kül olur.

Risâle-i Nur semâ, Arz ve cevv-i semâ ibaresini şöyle izah eder.

“Sâni-i zu’l-Celâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güya celâl ve cemâlini ifâde etmek için semâvâtı; güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semâda olan mevcudata dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksatlar takmış ki, güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor… Ve nasıl zemin kafasını hayvânât ve nebâtât denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san’atını kâinata gösteriyor.”

Mezkûr metinde birbirinden tamamen farklı üç tabakadan bahsedilir. Birinci tabaka: Yıldızlar, aylar ve güneşlerin tezyîn edip süslediği mahlûkatın medârı ve meydân-ı cevelânı olan semâvât… İkinci tabaka: Berkler, ra’dlar, şimşekler ve yağmur damlalarının intak edip konuştuğu mekân olan cevv-i semâ… Üçüncü tabaka: Hayvânât, nebâtât ve ağaçların neşv-u nemâ bulduğu mesken ve mekânı olan zemindir.

Bu üç tabakaya dair اَللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ  âyeti gibi birçok âyet-i kerîmenin açık beyânına göre السَّمَاوَاتِ semavât başlı başına muhtelif tabakat, وَالْأَرْضَ   arz ayrı tabakat, cevv-i semâ dahi وَمَا بَيْنَهُمَا ta’bîr edilen semâvât ve arz arasında mevcud atmosfer tabakalarından bir tabakadır.

Yüksek ‘ilm u irfana!’ sahip elemanlar, cevvi sema tabirinin bir manasını da ‘hava boşluğu’ şeklinde arz etmiş. Hâlbuki dünyada geçerli olan kimya kanunlarına göre gazlardan meydana gelen havada boşluk olması ilmen imkânsızdır.

Üçüncü tahrîf: Vesile-i icabe-i dua: Duanın kabulüne vesile.

Arabî lisânın muteber kaynaklarına göre icâbe: Suâle cevab vermek ve sorduğu mes’ele hakkında bilgi vermektir.

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ âyeti gibi birçok âyet-i kerime ve فَإِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا رَجُلٌ مُسْلِمٌ فِى شَيءٍ قَطُّ إِلَّا اسْتَجَابَ الَّلهُ لَهُ hadis-i şerifinde icabe: Cevap vermektir.

Hafızanızda Kur’an’a, Sünnet’e ve lisana dair herhangi malumatın bulunmadığını farz edelim. Peki, Risale-i Nur’un “cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır” beyanını da mı okumadınız?

Dördüncü tahrîf: Dalâlet: Hak yoldan sapkınlık, inançsızlık.

Arabi lisanda dalalet: Matluba ulaştırmayan bir yola girmek,  Yol ile alakalı olunca:  Yoldan çıkmak, yolu kaybetmek,  Bir amelin veya işin dalalet olması: Onun geçersiz olması ve boşa çıkması… Bir şeyin dall olması; kaybolması veya boşa gitmesi gibi çeşitli manalara gelir… Dalaletin başka bir manası da unutmak

Gaflet ve dalaletimiz sebebiyle’ cümlesinde kullanılan dalalet, unutmak veya nisyan manasınadır. O halde bu cümlede ‘gaflet ve unutkanlığımız sebebiyle’ şeklinde bir mana verilir.

Bir de ‘muhteremlerin!’ dalalet kelimesine verdiği manayı cümle içerisinde kullanın, bakın Risalenin o ibaresi ne hale gelir? ‘gaflet ve inançsızlığımız sebebiyle’ gibi ucube ve insanı dinden çıkaran bir mana ortaya çıkar.

Beşinci tahrîf: Zelzele-i Kübrâ: Büyük deprem, kıyamet.

Zelzele-i Kübrâ ibaresine büyük deprem şeklinde mana vermek Kur’anî tabirlere ihânet, Risale-i Nur’a hakaret ve müstevlilerin menhus emellerine halisane hizmettir.

Çünkü sarf-nahiv kaidelerine göre kübra; en büyük manasında olan ekber kelimesinin müennesidir. O halde Zelzele-i Kübrâ: En büyük deprem, en azîm zelzele ve en muazzaman sarsıntı mânâsınadır.

Allah-u zu’l-Celal de فَإِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرَى  âyetinde kıyâmet gününün haşmet ve dehşetini beyân ederken الْكُبْرَى el-kübrâ yani en büyük, en azametli, en muazzam, en dehşetli olarak tavsîf eder.

Bedîüzzaman da kıyamet hengâmında hâsıl olacak en dehşetli hadiseyi zelzele-i kübrâ şeklinde tabir eder.

Hem Kur’ân hem lisân hem de Risâle-i Nur’un tâbîrleriyle alay edip hafîfe almak ve en büyük deprem, en dehşetli ve en müdhiş zelzele manasında ve kıyamet gününün isimlerinden biri olan Zelzele-i Kübrâ terkîbini; büyük zelzele şeklinde ihanet edip tahrîf etmek  فَإِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرَى  âyetinin mânâsını tahkir ve inkârdan başka bir amel olabilir mi?

Altıncı tahrîf: Arz:  Yeryüzü

O eşsiz marifetler devreye sokularak dünya mealinde olan Arz ibaresine yeryüzü şeklinde mana verilmiş… Hâlbuki lisan ilminde Arz, Dünya mealindedir. Vechu’l-arz, yeryüzü demektir.

Risale-i Nur’un, Arz’ın zelzele ve ihtizâzâtından cümlesinde geçen Arz kelimesine bedel yeryüzü ibaresini aynı cümle içinde kullanın bakalım nasıl bir mana meydana gelir?

Yeryüzünün zelzele ve ihtizâzâtından…” Bu vaziyete göre zelzele ve depremlerin yerin yüzünde hâsıl olduğu mealinde akl-ı selimin kabul edemeyeceği garip bir mana ortaya çıkar.

Allah-u zu’l-Celal إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا * وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا gibi birçok âyet-i kerimede zelzele ve depremlerin yeryüzünde değil; yerin derinliklerinde meydana geldiğini beyan eder.  

Risâle-i Nur “zemin, yüzü îtibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle” cümlesinde depremin yerin yüzünde değil batnında yani derinliğinde vuku bulduğunu izah eder.

İlmi esaslara göre de depremler yeryüzünde değil; yerin binlerce metre derinliklerinde hâsıl olur. Meselâ Marmara Depremi yerin on yedi bin metre derinliğinde hâsıl olmuştu. Binlerce metre yerin derinliğine yeryüzü denilebilir mi?

Hem Kur’an’a hem hadise hem lisana hem akıl ve mantığa hem ilmi esaslara hem de Üstadımızın beyanlarına tamamıyla muhalif olan bir iddiayı Risale-i Nur gibi ilim ve irfan abidesi olan bir esere ilave etmekle çok mu münevver oluyorsunuz?

Yedinci tahrif: Kabza-i tasarruf: Hüküm ve idare eden el.

‘İlm u irfanla mücehhez allameler!’ ‘Kabza-i tasarruf’ ibaresine; ‘hüküm ve idare eden el’ şeklindeki manayı kimden iktibas etmiş biliyor musunuz? Sıkı durun… Doğrudan İsrail oğullarından. Çünkü Yahudi inancına göre ‘Allah, semâvat ve Arz’ı altı günde halk etmiş hâşâ yorulmuş ondan sonra hiçbir tasarrufta bulunmamıştır.’ Yani şu batıl inanca binaen hâlihazırda Allah, sadece bir idarecidir, halk ve icad işinde herhangi bir müdahalesi yoktur, haşa summe haşa…

Peki, Müslümanlara göre ‘kabza-i tasarruf’ ne demek?

Kabza-i tasarruf: Dünyadan semâvâta, zerreden Güneş’e kadar kâinatta mevcud ve gayr-ı mevcud her şeyi, milyarlarca mahlûkatı küçük büyük ne varsa nihâyetsiz ilim, mutlak hürriyet, hadsiz hikmetle eşi, benzeri, misli ve misali olmadan harika bir surette halk etmek, icad etmek, sonsuz kuvvet ve kudretle istediği gibi iş yapmak, her mahluka avucu içindeymiş gibi kolaylıkla tasarruf etmek, her mahlûk ve mevcûdu îcâd etmek, tanzîm etmek, yönlendirmek, her bir zerreyi belli vazifelerle istihdâm etmek, gerektiğinde ademe yollamak gibi çok geniş manalara gelir.

Görüldüğü gibi idâre eden el ibâresi; kabza-i tasarruf tabirinin çok ama çok alt mânâlarıdır, hiçbir zaman kabza-i tasarruf kelimesinde mevcud Rabbânî mânâları taşımaz.  

Risale-i Nur’un Kur’ânî, îmânî, umûmî ve şumûlî mânâlar ihtivâ eden kabza-i tasarruf ibâresini; mahdûd ve muayyen mânâlar taşıyan ve Allah’ın azamet ve şânını aşağılara indiren idare eden el şeklinde bir ibareyle manalandırmak; Hakîm-i zu’l-Celâl’in mahlûkatta icra ettiği hadsiz ve nihâyetsiz tasarrufunu tahdîd etmekten başka bir amel olabilir mi?

Sekizinci tahrîf: Şecere-i yaktîn: Kabak ağacı.

‘Nihayetsiz ilm u irfan’ devreye sokularak şecere-i yaktîn ibâresine kabak ağacı şeklinde mana verilmiş.

Nasıl yani, nebat ve bitki olan kabağın ağacı mı olur?

 وَأَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ âyetinde zikredilen yaktîn ibâresinin şeriat uleması mabeyninde manası: Gövdesi olmayan, toprağın üzerine serilen ve aynı sene içerisinde yok olan kavun, karpuz ve salatalık gibi nebât ve bitkilere verilen isimdir.

Lisan ilminde şecere kelimesi hem ağaç ve hem nebat manasında kullanılır. Ayette Belağî istiare sanatı kullanılmış. Yaktîn ibaresi şecere kelimesine ağaç manasını vermeye mani bir karine olarak zikredilmiş. “Fatih Camiinde hutbe veren bir aslan gördüm” cümlesinde zikredilen aslan, bilinen hayvan olmadığı gibi. Çünkü konuşma sıfatı aslana değil insana ait.

Risâle-i Nur ‘şecere-i yaktîn altında’ şeklinde bir ibare kullanır. Yani Yûnus aleyhisselâm o şecere-i yaktinin altında değil, o nebât Peygamber aleyhisselâmın altında, demek. Şâyet iddia edildiği gibi yaktîn, kocaman bir ağaç olsaydı ‘şecere-i yaktîn’in altında’ tarzında izâfeli zikredilirdi ki, Risâle-i Nur’un ibâresi öyle değildir.

Hadi diyelim ayette geçen şecere-i yaktîn ibaresinin nasıl bir mahlûk olduğunu idrak edemediniz. Pazarlarda testereyle kesilen ve her biri 40-50 kg ağırlığında olan bir kabağın; ağacın dalında nasıl duracağını da mı düşünemediniz?

Dokuzuncu tahrif: Sergerdan: Şaşkın, başı dönük.  

Risâle-i Nur’un anılan cümlesinde geçen sergerdân kelimesinin meali başı dönen demektir ve bu mana da sür’atle dönen dünyadan kinayedir.

Belli bir medâr ve muhadded bir nizâmla dönen dünyayı “şaşkın’’ şeklinde tavsîf etmekle kaç ayet-i kerimeyi inkâr ettiğinizin farkında mısınız biraderler?

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا âyeti ile تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ   âyeti gibi birçok âyet-i kerimenin açık manasına göre Dünya, Güneş, Kamer, yıldızlar, yedi semâvât ve cümle kâinatta bulunan her şey muayyen bir nizamla hareket ederek Allah’ı tesbîh edip ve zikreder.  

Sâni-i Hakîm’in tasarruf ve kudretiyle muayyen bir intizâmla dönüp Allah’ı tesbîh eden yerküremizi, “şaşkın” ve nereye gittiği belli olmayan bir şekilde tavsif etme icraatının küfür ve ilhad olmadığından emin misiniz?

Onuncu tahrîf: Kur’an’dan nebean eden eserlere bu kadar dalalet ve tahrifatı ekleyen zevatın sadece Risale-i Nur’a düşman olduğunu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Eşhasın doğrudan Kur’an-ı Kerim ile bir hesaplaşması var. Aşağıda zikredilen ve belağat âbidesi olan âyet-i kerimenin manasını, nasıl sıradan bir hâle getirdiğini okuduğunuz vakit hadisenin vehâmetine muttali olacaksınız…

Kripto adamlar, âyet-i kerimenin  أَنْ لَا إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ kısmına  “Senden başka ilâh yoktur” şeklinde meal verir. Allah-u A’lem bu meal, İsmet İnönü devrinde Fransızcadan Türkçeye çevrilen “Kur’an tercümelerinden” alınmış.

Hâlbuki âyette istisnâ üslûbu var. Buna binaen çok güçlü ve kuvvetli mealler verilmesi lazımdı. Şu meal; hiçbir zaman Kur’ân’ın rûhuna yakışmaz, Allah’ın da öyle ruhsuz ibâreleri olmaz.

İstisna üslubuyla beraber bir de âyet-i kerîmede أَنْ te’kîd ifâde eden bir edât var. Allah-u zu’l-Celal, hâşâ o أَنْ te’kîd edâtını yanlışlıkla veya süs maksadıyla değil, beyan edilen manaya güç ve kuvvet katması için zikreder. O güçlü ve kuvvetli meâni de izâle edilirse geriye ne kalır? Sadece Kur’ân-ı Mecîd’in şanına ve rûhuna yakışmayan ve meal olduğu zannedilen kelimeler kalır, o kadar.

Ayet-i kerimenin meali “Ya Rabbi, muhakkak ki Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur’’ şeklinde olması lazım iken öyle yapılmaz, son derece sönük ve zayıf bir meal verilerek ayetin ulvi manasına ihanet edilir.

Allah’ın kitabına, lisan ehline, şeriat ulemasına, akıl ve mantığa, Risale-i Nur’a ve Allah’ın kâinata koyduğu kimya kanunlarına kesinlikle muvafık olmayan ve olması da imkân ve ihtimal dâhilinde bulunmayan dalalet ve safsatadan ibaret malumatı Risale-i Nur gibi ilmî ve imânî bir esere ilave etmenin hıyanet olmadığını iddia eden varsa lütfetmekte gecikmesin…

Bilerek ve kasdî olarak Yahudi mahsulü nifak tohumlarını Risale-i Nur’a ilave eden komite ile iman elden gidiyor vaveylasıyla “mutlak vekil” meselesinde başta Hulusi, Tahiri, Sungur ve Hüsnü Bayram gibi Nur talebelerine hücum eden komite aynıdır…

Maksat, sadakatle Nur Külliyatını neşreden talebeleri itibarsızlaştırmak, onların makamına geçmek ve böylece ehl-i iman insanları müstevlilere uyumlu bir hale getirmektir.

Şüphe eden varsa kullanılan adamların kitap ve makalelerini Kur’anî bir nazarla incelesin. İslamiyet hakkında sarf edilen beyanat ile İgnoz Goldziher namında Macar asıllı Yahudinin yazdıklarını yan yana getirsin. İkisi arasında herhangi fark olduğuna şahid olabilecek mi?

Bediüzzaman, haşiyelerin nasıl olmasını talep etmiş?

“Risâle-i Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkan-ı îmâniyyenin her birisine, meselâ: Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem’ edilse ve hâkezâ, mükemmel bir îzâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.”

Demek o şerh, îzâhât ve haşiyeler; İslam düşmanı yahudiden alınan hurâfelerle kelimeleri açıklamak değil, Risâle-i Nur’un aslından nakille olacak.

Said Nursi, şahsi malumatla hazırlanan haşiyelerin ilavesine müsaade etmiş mi?

Merhum Abdulkadir Badıllı: “1953’te bir Nur talebesi Âsây-ı Mûsâ kitabına hususi bir lügatçe hazırlayıp Isparta’ya gönderir. Osmanlıca Âsây-ı Mûsâ’nın arkasına eklediğinde, Üstadımız Zübeyir Ağabey’e: Bu, Risâle-i Nur’u tahriftir buyurur… Bu hâdiseyi haber veren Zübeyr Ağabey’in mektubu bizde mahfuzdur.’’

Peki, bahsi geçen haşiyeleri Risale-i Nur’a ilave eden taife-i beşer kim?

Sakin olun… Nurculuk makamını kimseye kaptırmayan her iki yayınevinin haşiyelerini hazırlayanlar: Fethullat Terör Örgütü’nün KRİPTO ELEMANLARI. Neşriyat âleminde birbirleriyle kanlı bıçaklı olduklarına bakmayın. Herifler, taksîmu’l-a’mal düsturuyla hareket ederek vazife taksimi yapıyor. İslam’a karşı aynı cephede FETO müttefiki olarak gizlice mücadele veriyor.

Bütün bu manilere rağmen haşiyeleri Külliyata ilave fetvası hangi makamdan çıkmış?

Haşiye icraatını tanzim eden zevatın bizzat anlattığına göre Üstadımızın varis talebeleri, haşilerin Risaleye ilave edilmesine katiyyen müsaade etmemiş.

Her iki yayınevi de ‘ehl-i imana hizmet maksadıyla’ haşiyeleri Risaleye eklememeyi ‘istişare’ ederken o günlerde ‘Tütüncü Mehmet Efendi’ İmam-ı Gazali’yi rüyada görmüş ve o zat: ‘Gidin falan yayınevine söyleyin, sakın Külliyata haşiyeleri ilave etmeyi ihmal etmesinler’ buyurmuş… Diğerleri de bu hükme kıyasen aynı ameli icra etmiş…

Yani gayrın emanetine hıyanet etmeyi haram kılan Allah’ın hükmünü, ‘Tütüncü Mehmet Efendi’nin’ rüyası helal ederek o ahkâm-ı şer’iyyeyi izale etmiş… Ben de Fethullatçılar bu sahte rüya taktiğini nereden almışlar diye hep merak ediyordum…

Hadi diyelim Merhum Gazali’yi rüyada görme erdemliğine ulaştınız, o zat acaba “gidin şu işi, İsrail ve Amerika’nın halis muhlis adamı olan FETO’nun kripto adamlarına mı yaptırın” demiş?

Ehl-i imanı Hak yoldan saptırmak maksadıyla Risale-i Nur’â idhal edilen on binlerce hurafe ve safsataya ses çıkarmayıp mutlak vekil meselesinde ortalığı velveleye verenlerin samimi olduğuna inanıyor musunuz?

Onca laf u güzaf edeceğinize, evvela mıntıka temizliği yapınız… Sonra geliniz, Risale-i Nur’da beyan edilen şu vekil meselesini konuşalım…


Etiketler: Kategori:

Yorumlar (2 Yorum)

  • Selahaddin Yeşilçınar

    4.Murat ve kardeşleri!

    İfsad komitesi elamanları gibi çok şekillere giriyorsunuz. Risale-i Nur’u müdafaa eden yazıları karalamaya abone olmuşsunuz. Keşke kendi isminizle meydana çıksanız, o zaman görürdük gerçek yüzünüzü.

    Yazar, Metta meselesinde İbnü’l-Esir’i kaynak göstermiş. Siz de mason olmayan birisini gösteriniz o zaman. Yok sadece kuru kalabalık.

    Sayın yazarın belirttiği gibi bu haşiyeleri hazırlayan: Yoldaşınız ve dindaşınız FETÖ’nün kripto elemanları, onlar eleştirilirken zorunuza gitmiş galiba, merak etmeyin alışırsınız, yavaş yavaş…

    Geyiş getireceğinize iman hazinesine şu safsataları ilave etmeye nasıl bir hakkınızın olduğuna dair Risaleden tek bir satır getiriniz ki millet istifade etsin, daha iyi olmaz mı?

  • IV:Murat

    yunus (as)mın babası cumhura göre mettadır.metta annesinin adı değildir.sahihi buhari tercümesi tecridi sarihte geçmektedir (bakınız ezzebidi) ister kabul et ister etme.sizler ağzı salyalı ve küfürlü ,önüne geleni küfürle itham eden insanların, mazideki dostunuz ve perestiş ettiğiniz ,beraber türkçe olimpiyatlarında el ele kol kola olup ,”maşaallah barekallah” diyerek takdir ettiğiniz muğanniye denilen kızları dinlerken ağızlarının salyası akan fettoş alçağından hiç farkınız yok.yandaşlarınız zaman ve bugün gazetelerinde yazılar yazıp paraları cuk ederken biz fettoşun nurculukla alakası olmadığını risale-i nura büyük zarar verdiğini söylüyorduk bu günde aynı kanaatteyiz.sen ve senin gibi dünyasını ahiretine tercıh edenler fettoş alçağından gelecek olan cüzi bir menfaate konmak için adeta avuçlarınızı oğuşturup fettoş alçağının önünde iki büklüm olduğunuz anları çok gördük.çocuklarınız(camianızın) saman yolu ve yamanlar kolejinde bedava okuyordu ve burslarını alıyordu. abi dediğiniz insanların oğulları fettoş alçağının tuskon afrika temsilciğini yapıyorlardı.fettoş alçağına adeta yalvarıyordunuz “sodeste bizim de projelerimizi kabul edilmiş gösterin derhanelerimize para transferi yapılsın” diye.hastahanede hasta yatağında prof osman özsoyla “hoca efendiye selam söyleyin yardımcı olamıyoruz bizi mazur görsün zira siyasi baskı altındayız”diye haber gönderen sizlerin abi dediklerinizdir.fettoş alçağının paralarını biz yemedik ki geviş getirelim yiyen siz ve camianızdır öyleyse geviş getiren sizlersiniz.fettoş alçağına söylediğiniz sözleri, darbeci askerler tarafından isviçreden getirtilen ve 1969 yılında piyasaya sürülen milli görüş ve temsilcileri için de söylüyordunuz,ama bu gün ellerinmde güç olduğu ve cüzi bir makam ve menfaat için dün tu ka ka dediklerinizin önünde eğiliyorsunuz,çıkıp buna da haysiyet ,kişilk veya hizmet diyorsunuz öylemi yesinler hizmetinizi?vallahi fetö muvaffak olsaydı sizler bu gün onun safında yer alırdınız.bu gün iktidarda olanlar güç kaybedip iktidardan düştükleri gün en çok karalayan ve saldıranların siz olacağınızdan hiç şüphem yok zira fıtratınız tam da buna müsait.zira devrin adamı fırıldakları çok gördük.Geçmişte demirele nurlu süleyman lakabını takan sizin gibi risale-i nuru alet eden iradelerini sırf dünyevi menfaat için kullananlardır.Darbeci kenan evrene sabahlara kadar hatimler indirip muvaffakiyeti için dua eden risalei nur nasipsizleri biz değiliz.Gaziantep dershanesinde müdebbirlik yapanları darbeci kenan evrene hatim ve cevşen okumuyor diye NAZIM tarafından kapı önüne koyduklarınızı ne çabuk unuttunuz.Sakine evrene çankaya köşkünde hatim indirip darbeci kenanın iltifatlarına mazhar olan bizler değiliz……

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?