Nurdan Haber

Son şahitlerden Hilmi Çelik vefat etti

Son şahitlerden Hilmi Çelik vefat etti
31 Ekim 2017 - 12:56

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn

                             اِنَّا للهِ وَ اِنِّا اِلَيْهِ رَاجِعُون

 

Ahmet ve Hasan Çelik’in babası Hattat Muhsin Demirel’in kayınpederi Son Şahitlerden Hilmi Çelik ağabey Hakk’ın Rahmetine kavuşmuştur. Cenaze namazı bugün ikindi namazını müteakip Eyüp Sultan camiinde kılınıp yine Eyüp Sultan kabristanlığına defnedilecektir.

Nurdan Haber olarak Hilmi ağabeye Allah’tan Rahmet diliyor ve Ailesine de başsağlığı temenni ediyoruz.

Hilmi Çelik kimdir?

23 Haziran 1937’de Aydın’ın Karacasu ilçesinde doğan Hilmi Çelik, 1955 yılında Gaziemir Hava Okulu’ndan Jet Makinisti olarak mezun olmuştur. Türk Hava Kuvvetleri Balıkesir 9. Ana Jet Üssü’nde Astsubay olarak yaklaşık 8 sene vazife yapmış. 1962 yılında Risale-i Nur dersleri nedeniyle açılan davada, mahkeme beraat verdiği halde, Ordu’dan ihraç edilmiştir. Daha sonra İstanbul’da hayatını esnaflık yaparak idame ettirmiştir. Nuran Demirel, Hasan, Zehra Alemdar ve Ahmet Said isminde 4 çocuk babasıdır.

• • •

Risale-i Nur’ları tanımam; bir rü’ya-yı sadıka ve Tarihçe-i Hayat eseriyle oldu.

1956 yılında Balıkesir’de 9. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda Makinist Astsubay olarak bulunuyordum. Genç denilebilecek yaşta, bir gün, şöyle bir rüya gördüm:

“Sahabeler atlar üzerinde, harbden geliyorlar ve bana incir ağacının altında bir zâtı işaret ediyorlar.” Bu rüyayı gördüğümde daha Üstad Hazretlerini tanımıyorum.

Bu rüyadan 1-2 hafta sonra, Astsubay arkadaşım Necdet Fırat, bana merhum Eşref Edib’in “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı” eserini okumam için verdi. Kitabı mütalaa ederken; Üstad’ın Fatih Camii’nde çekilmiş resmini görünce, rüyada işaret edilen zâtın, O olduğunu anladım.

Risale-i Nurları tanımadan önce Nur Talebelerini görünce, onların aralarındaki samimiyet ve muhabbet dikkatimi çeker, onlara karşı hep alâka duyardım ve onlarla birlikte olmak için kalbi bir arzu hissederdim. Bilmediğim halde o hâl mıknatıs gibi beni cezbederdi. Belki de bu hâl, Bediüzzaman Hazretleri’nin “akılları ve kalbleri teshir” duasının bir tezahürüydü. Bir cihetle hazırdım, Üstad’ın hayat tarihçesini okumakla birlikte, Nur derslerine devam etmeye başladım. Dersler, Zağnos Paşa Camii’nin yanında Muzaffer Erdem ağabey’in evinde olurdu.

1956 sonlarında 1-2 aylık nurcu idim. Nazilli’de daha sonra şehid edilen merhum Terzi Mehmed Oğuz’un dükkanına gitmiştim. Oraya Sarraf Mehmet Büker geldi. Tanıştıktan sonra “Bu kardeşimiz Mehdi-i Azamı tanıyor mu? diye sordu. Ben, mehdi mes’elesini daha önce duymamıştım. Fakat çocukluğumda rahmetli babam ev sohbetlerini “İşlerimiz kaldı Lemyezele, Mehdi Alâ gele işlerimiz düzele..” diye bir tekerleme ile bitirdikleri için, mehdi sözü zihnimde yer etmiş. Bunun üzerine, bu mesele hakkında istihare yapmaya karar verdim.

İstiharede ilk gece, Üstad Ankara Mahkemesi’nde en önde otururken eliyle işaret ederek:

– “Ben mehdiyim.” dedi.

2. gece, yine Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Üstad ayağa kalktı, döndü bu defa:

– “Ben Hazret-i Mehdiyim.” Dedi.

3. gece, bu defa Üstad’ın yanında ağabeylerde var, Üstad ayağa kalktı ve bana döndü tane tane:

– “Ben.. Ahirzamandaki.. Zuhur edecek olan.. Hazret-i Mehdiyim.. evlâdım” dedi.

Bu istihare neticesi; Risale-i Nur’ların “Âhirzamanın hidayet edicisi olduğu” kanaatı hasıl olmakla birlikte, zuhur edecek olan Hazret-i Mehdi ile alakalı olarak şüphem kalmamıştı.

Bu hissiyat içerisinde, 1958 Haziran ayında, Üstad’ı ziyaret etmeye karar verdim. Balıkesir Dursunbey’deki Nalbant Ömer ve Tabancalı Hüseyin Ağabeyleri ziyaret ederek, onlardan izin aldım. Bu arada, Ömer isminde bir kardeş gelmişti. Onun niyeti de Üstadı ziyaret etmekti. Ömer Alaçam Ağabey: “Dur bakalım bir istihare yapalım da, öyle izin verelim” dedi. O akşam orada kaldık.

Sabah yola çıkarken, kapıda ben biraz geride kaldığımda, Ömer Alaçam Ağabey beni arkamdan çekerek “sen göreceksin ama ona nasip olmayacak” dedi. Ömer kardeş ile beraber Emirdağ’a gittik. O akşam, Osman Çalışkan Ağabey: “Üstad Isparta’da, bekleyin bugün gelir” dedi. O Akşam da rahmetli Hamza Emek’in evinde kaldık.

Ertesi sabah Ömer kardeşe hadi gidelim dedim, o kalalım dedi. İkindi oldu, ben yine gidelim, dedim. O kalalım, dedi. Dedim abi, Üstad’a ulaşana kadar, gidelim, gelelim. O yine kalmak için ısrar edince: “O zaman bana izin ver, Üstad’ı yakalayana kadar gidip geleceğim dedim.” O da, tamam dedi.

(Sonra Balıkesir’e döndüğümde anladım ki: O akşam, Ömer kardeşi Hamza Emek’in evinde derste tevkif ediyorlar.. ertesi gün serbest bırakıyorlar.. ama O da Balıkesir’e ziyaret edemeden geri dönüyor. O gün ben de orada kalsam, muhtemelen tevkif edilecekmişim.)

O günkü şartlarda, bir kamyona binip Bolvadin’e vardım. Fakat Isparta’ya oradan da vasıta yok. Bu sefer taksi ile Çay İstasyonu’na giderek, gece saat 2’deki trene yetiştim. Isparta’ya vardığımda, ikindi vaktiydi. Bana verdikleri adres, Saray Oteli altında Nuri Benli’nin dükkanı idi. Nuri Benli Ağabey’in dükkanına indim, selam verdim. Daha ismimi bile sormadan: “Neredesin kardeşim, ağabeyler seni almaya geldiler” dedi. Benden önce Tahirî ve Sungur Ağabeyler gelmiş. Ben geç kalınca gitmişler. “İkindiden sonra, Üstad kabul etmiyor” dedi. Vakit yolda geçtiği için o gece orada kaldım. Fakat Üstad’a soracaklarım vardı.

O zamanlarda Risale-i Nur’un mesleği ve onun tarikat hakkındaki hükümleri bizim dünyamızda tam tavazzuh etmemişti. Hususan Balıkesir tarikat ehlinin çoğunlukla bulunduğu bir yerdi ve Nur Talebeleriyle münasebetleri çokça oluyordu. Ben de Üstad’a tarikat meselesini soracaktım.

O gece rüyamda Üstad Hazretleri, “Kalk!” dedi. “Senin suallerini halledelim.”

Kalktım, diz çöktüm. Lem’alar Mecmuası’ndan “Bir Düstur” başlıklı mektubu okuttu. Anladın mı? diye sordu. Bir daha okuttu ve anladın mı? diye sordu. Üçüncü kez bir daha okuttu ve anladın mı? anladın mı? diye sordu. Anladım Üstad’ım, dedim. “Akıbetin de hayırlı olacak” dedi.

Bir düstur

Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur’un dâiresi hâricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren mânevî güneşe bedel bir lâmbayı bulur, belki güneşi kay​beder.

Hem Risale-i Nur’un dâiresindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren “meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet” ise, hâriç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; birtek peder ye​rine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddit şefkatleri, bir pederin şef​katini hiçe indirir.

Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza ede​bilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü’n-Nur’un velâyet-i kübrâ olan sırr-ı verâ​set-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâire​sindeki ilm-i hakikat dahi dâire hâricindeki tari​katlere ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikati yanlış an​layıp, güzel rüyalar, hayaller, nur ve zevklere müptelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet maka​mını isteyen nefisperestler ola…

Bu dünya dârü’l-hizmettir; külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür—dârü’l-mükâfat değil. Onun için​dir ki, ehl-i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazan kaçıyorlar, setrini istiyorlar.

Hem Risale-i Nur’un dâiresi çok geniştir; şâkirt​leri pek çoktur. Hârice kaçanları aramaz, ehem​miyet vermez, belki daha içine almaz. Her in​sanda bir kalp var. Bir kalp ise, hem dâirede, hem hâriçte olamaz.

Hem hâriçteki irşâda hevesli zâtlar, Risale-i Nur​’un şâkirtleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç ci​hetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâire​sindeki talebeler irşâda muhtaç olmadıkları gibi, hâriçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâ​kirtleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirt​lere peder değil, belki kardeş olsun—fazileti zi​yade ise ağabeyleri olsun.

Hem bu hâdisede göründü ki, Risale-i Nur’a in​tisâbın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziye​tini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mes​leği terk edip başka mesleklere giremez. (Osmanlıca Lem’alar sh:673-674)

• • •

Ertesi sabah Üstad Hazretleri’nin kaldığı eve gittim. Kapıyı çaldığımda Zübeyir Ağabey çıktı. “Kardeşim, Üstadımız çok hasta, ziyaretçi kabul etmiyor.” dedi. Sonra yukarıya çıktı, indi. “Seni talebeliğine kabul etti, dedi.” Ben o anda, gayri ihtiyarî ağlamaya başladım. Zübeyir Ağabey şefkatinden, dur kardeşim ben seni Üstad’la görüştüreceğim” dedi. Ceylan Ağabey bir kamyonet bulmaya gitmiş, Üstad Barla’ya gidecekmiş. Ben 50 metre ileride bekliyordum ki; Üstad kapıya geldi ve beni işaret ederek yanına çağırdı. Hemen koştum, gittim. Elini öptüm ve sarıldım. Sarılınca Üstad Hazretleri “Maşaallah Kardeşim.” dedi. Şefkatli bir tarzda eliyle başımı alnıma kadar sıvazladı.

Üstad’ın ifadelerini bazen anlıyordum, bazen Zübeyir Ağabey anlatıyordu.

Nereden geliyorsun? Dedi. Üstadım Balıkesir’den geliyorum, dedim. Muzaffer Erdem, Tabancalı Hüseyin, Ömer Alaçam ve Balıkesir’deki Ağabeylerin selâmlarını söyledim.

Ve aleyküm selâm dedi. Nerelisin dedi. Aydınlıyım dedim. Aydın’a gideceğimi söyledim.

O zaman dedi ki: “Zübeyir, bu Aydın Hapishanesi’ne gitsin, dört Mehmedleri ziyaret etsin, onlara selam söylesin, merak etmesinler ilk celsede çıkacaklar.” dedi.

O zaman Risale-i Nur davası nedeniyle Terzi Mehmet, Keresteci Mehmet, Otelci Mehmet, Sarraf Mehmet isminde dört Mehmetler hapishanedeydi.

Tam o sırada Ceylan Ağabey üstü açık ve kapısız bir kamyonetle geldi. Üstad Hazretleri’nin eşyalarını uzun bir sepete koymuşlardı, Zübeyir Ağabey onu arkaya yerleştirirken, bana da bir urgan vererek, Üstadın oturacağı sağ tarafa tutunması için bağlamamı söyledi. Bu arada, Üstad Hazretleri 18 yaşında bir delikanlı gibi çevik bir şekilde koltuğa oturdu ve bağdaş kurdu. Bir yandan ipi bağlamaya çalışırken, diğer yandan da Üstad Hazretleri’nin yüzüne dikkat ediyordum. Sağ tarafında beni vardı. Çok zayıftı. Yüzündeki kılcal damarlar sayılabiliyordu, sanki içinde elektrik varmış gibi parlıyordu. Bu halet içindeyken, Üstad eliyle işaret etti. Ben de ipi bağlama diye anladım ve bıraktım. Oysaki Üstad Hazretleri yüzüne baktırmıyormuş. Zübeyir ağabey geldi, benim ipi bağlayamadığımı görünce, kendisi bağladı. Üstad Hazretleri ile birlikte Zübeyir ve Ceylan Ağabey böylece Barla’ya gittiler.

Ben Otelden eşyalarımı aldım, sabah 9 sıralarında Afyon’a doğru yola çıktım. Trene bindiğimde Bir genç ile kara sakallı bir zat ile karşılaştım. Benim kompartımana geldiler ve oturdular. O zamanlar çok takip edildiğimiz için ihtiyatlı olarak “Ziyaret edebildiniz mi?” diye sordum. O zat Elhamdülillah dedi. Diğer kişi ise Van’dan Celal Alıcı imiş. Sakallı olan zat, Bitlisli imiş “Ben Seyda’yı çocukluktan tanırım.” dedi. “Tarikattan çıkıp çıkmamayı, sormaya geldim.” dedi. Üstad’ın Barla’ya gittiğini bildiğim için, nasıl ziyaret ettiğini sordum. Üstad Hazretleri Barla’ya giderken “Zübeyir dön! Arkadaşım geldi..” demiş. Üstad 5-10 dakika onları kabul etmiş ve sonra tekrar yola çıkmış.

Sonra o zat, bir hatırasını anlattı:

Üstad’ı genç yaşlarında iken, yemeğe davet etmek için hanımına: “Akşama Seyda’yı davet edeceğim. Kadayıf ve çorba yap demiş.” Sonra Üstad’a bu daveti söylediğinde: “Hanımına söyle, kadayıfı kaldırırsa gelirim” demiş. O da, mecburiyetle kadayıfı iptal etmiş. Üstad’a sadece çorba ikram etmiş.

Bu iki zatla Afyon’da istasyonda ayrıldık, ben Denizli tarafından Aydın’a geldim.

Ertesi gün resmi elbise ile Aydın Hapishanesi’ne gittim. Hapishane Müdürü beni resmi elbise ile görünce yanıma bir gardiyan verdi. O dört Mehmed Ağabeylere Üstad’ın selamını söyledim ve ilk celsede çıkacaklarını müjdeledim. Hakikaten üç gün sonraki celsede çıktılar. Muazzez Üstadımızın bir işareti de böylelikle tahakkuk etmiş oldu.

• • •

Üstad Hazretleri’nin sena ettiği, Seydişehir’li Hacı Abdullah Efendi’nin mensuplarından Hacı Hilmi Efendi ile alâkalı bir hatıram da şöyle:

1958’de İsmet kardeşle birlikte, onun ısrarı üzerine, ders almak için Eskişehir Muttalip Köyü’ndeki Hacı Hilmi Efendi’ye gittik. Bizi zikirhanesine aldı.

Hacı Hilmi Efendi’ye “İsmet kardeş ders almak istiyor” dedim.

Hacı Hilmi Efendi: “Yok.. Size ders yok.. Siz dersinizi almışsınız, kardeşim” dedi. Yani bizim Nur Talebesi olduğumuzu bilmediği halde ders vermedi.

Bu hadise ve Emirdağ Lâhikası’nın Hacı Hilmi Efendi hakkındaki takdirkârane ifadelerini görünce, bu büyük zatın Nur Talebelerine niçin tarikat dersi vermediğini anlamış oldum:

“Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahib çıkmaları lâzım ve elzemdir.”

İşte mühim bir nümunesi: Seydişehir’li Hacı Abdullah’ın bütün mensubları, hem Kastamonu’da, hem Isparta’da, hem Eskişehir’de Risale-i Nur dairesini kendi tarîkat daireleri telakki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârane sahib çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah!” (Emirdağ Lahikası-II s:54) ifadeleriyle Hazret-i Üstad, ehl-i tarîkatın Nurlara sahip çıkmalarını istiyordu.

Biraz sohbet ettikten sonra Hacı Hilmi Efendi: Benim şurada medfun mürşidim var, O’na 3 ihlas, bir fatiha okuyun, öyle gidin, diyerek bizi uğurladı.

• • •

Ali İhsan Tola Ağabey, İstanbul’a geldiğinde, Hüseyin Tola’nın evinde, bir hatıra anlatmıştı.

Üstad Hazretleri, 1959 yılında “Ali İhsan! Karacasu’ya yetiş. Orada hadise çıkaracaklar, onu önle” diyor. O sıralarda Karacasu’da Nur Talebeleri faaliyette ve camide Risale-i Nur okuyorlar. Bu sebeple, muarız olanlar bir komplo hazırlamışlar. Dersten sonra sorular soracaklar ve kavga çıkarıp, ders okuyanı linç edecekler.

Böyle bir ortamda; Ali İhsan Ağabey camideki derse yetişiyor. Tam sual faslında onların sorularına muknî ve yatıştırıcı cevaplar verince, komployu gerçekleştiremiyorlar. Fakat ufak bir kavga gürültü mesele yatışıyor.

• • •

Balıkesir’de iken, Şeyh Seyyid Maruf isminde bir zat Balıkesir’e geldi. Bitlis’teki Şeyh Seyda’nın halifesi imiş, 15 sene ondan ders almış. Bu zatı biz de ziyaret edip sohbet ediyorduk. Bir gün, Maruf Ağabey’e “Üstadın mehdiyeti hakkında ne diyorsun?” dedim.

Bunun üzerine “Ben şeyhime, Şeyh Seyda Hazretleri’ne bunu sordum” dedi. “Bediüzzaman Hazretleri’ne Mehdi diyorlar, ne diyorsun” diye sordum. Şeyh Seyda 20 dakika murakabe ettikten sonra:

“Evladım! Onun mehdiyetinin konuşulduğu mecliste itiraz edilmesin, konuşulmuyorsa bahis açılmasın.” dedi.

Şeyh Seyda’dan bir hatıra daha anlattı: “Birgün zikir halinde iken dizüstünde doğrulup elini kaldırıp “Mücadele et! Ya Said, peşindeyim” diye bağırmış.” Bu devre Allahualem Eskişehir veya Denizli Mahkemesi devri olabilir.

• • •

Risale-i Nurlarla imanımızı kurtarmamıza vesile olan, başta çok muhterem ve muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri olmak üzere O’nun meslek ve meşrebini takip eden fedakâr ve müstakim bütün ağabeylerimizden Allah (c.c.) ebediyyen razı olsun.

Alem-i İslamBediüzzaman'danDr. Mehmet Rıza DerindağDünyaGenelGünün Hadisiİslam ve HayatMisafir YazarlarNur TalebeleriTürkiyeYazarlarımız
Leyle-i Regaib Özel 5.000 Hatim Programı
Alem-i İslamBediüzzaman'danDünyaGenelGündemGünün DersiGünün Hadisiİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiyeYazarlarımız
Genç Hafızlardan Şehitlerimiz İçin Dualar ve Kur-an’ı Kerim Tilavetleri
Alem-i İslamDerslerDünyaEkonomiFıkıh & HadisGenelGündemGünün DersiGünün DuasıGünün HadisiHayatHizmetİslamİslam ve HayatKartpostal - VecizeNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSorularla RisaleSual-CevapTürkiyeYazarlarımız
Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri ile Risale-i Nur Dersi” ŞUALAR’DAN 9.DERS ( 9. ŞUA )