İNSANIN EN MÜHİM VAZİFESİ ŞÜKÜRDÜR

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Yüce Allah, insanı hilkat ağacının en mükemmel meyvesi olarak yaratmış, onu arzın halifesi seçmiş, yaratılmışların en şerefli yapmış, bütün mahlûkatı hizmetine musahhar kılmış, akıl, ruh, kalp ve vicdan gibi manevi latifelerle ve en güzel duygularla süslemiş, organlarını ruhuna göre harika bir şekilde tanzim ederek aza ve duygularını her nimetten istifade edecek bir şekilde terbiye etmiştir. Bu sayısız ihsanlara karşı insanın şükür, hamd ve sena ile mukabele etmesi, imanî ve vicdani bir vazifesidir. 

Kâinatın en son ve en cemiyetli meyvesi olan insanın yaratılış gayesi, en mühim vazifesi ve en harika meyvesi iman, ubudiyet, tefekkür, zikir, dua ve şükür gibi ulvi hakikatlerdir.

Şükür; Cenab-ı Hakk’ın ihsan etmiş olduğu maddi ve manevi, enfüsi ve afakî bütün nimetlere saygı göstermek ve hürmet etmektir. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi; “Halık-ı Rahmanın, kullarından istediği en mühim iş şükürdür.”

Eğer şükrederseniz, ben de nimetlerimi ziyadeleştiririm.” (İbrahim Suresi, 14/7) ayeti, şükretmemizi ve şükürle nimetlerin artacağını ifade etmektedir

Hiçbir insan; meyve verdiği için ağaca, bal verdiği için arıya, yumurta verdiği için tavuğa, süt verdiği için sığıra teşekkür etmez.
“Meyve verdiğin için sana çok teşekkür ederim ey ağaç!” demez. Allah’a inanmayan kişi de vicdanen bilir ki bu harika meyveler onların işi değildir. Bu yüzden o da sebeplere teşekkür etmez. Ama kendisine bir ikramda bulunan veya iyilik yapan kişiye teşekkür eder, etmelidir de. Zira insanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.

İnsan kendisine iyilik yapan birine ömür boyu minnet duyar. Bir çift ayakkabı veya iki eldiven veyahut gözlük hediye eden kimseye teşekkür eder. Peki ayaklarını yaratan, ellerini ihsan eden ve gözleri ikram eden sonsuz lütuf sahibi Yüce Allah’a şükretmemek olur mu? 
Cennetten daha kıymetli aklı, imanın mahalli olan kalbi ve bilgi deposu hafızayı ihsan eden Zat-ı Zülcelal’e kâinatın zerreleri adedince şükür gerekmez mi?

Bir yüzük hediye edene teşekkür edip de parmağı ikram eden Allah’a şükretmemek olur mu? Bütün hamd, medih, sena ve şükür Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Yüce Allah bizi taş yapmadı, hayvan olarak yaratmadı, iman ve İslamiyet ile şereflendirdi, kâinatın özü, mevcudatın başı, mahlûkatın ziyneti yaptı, en harika nimetlere mazhar etti. Buna rağmen kısmetine razı olmamak, şükretmemek ve isyan etmek niye?

Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…”

Şunu da ifade edelim ki, bir nimetin umumi ve çok olması onun kıymetini düşürmez, ehemmiyetsiz olduğunu göstermez.

Dünyayı verseler dahi birini vermeyeceğimiz göz nimetinin bütün insanlarda ve hayvanlarda bulunması, onun kıymetini düşürmez, ona olan ihtiyacımızı hafiflettirmez.

İnsan yemeden ve içmeden bir kaç gün yaşayabilir ama hava almadan bir kaç dakika bile yaşayamaz. Havanın her yerde olması, her canlının ondan istifade etmesi o nimetin kıymetsiz olduğunu göstermez. Günde iki veya üç defa yemek yediğimiz için, yemeye başlarken bismillâh, sonunda da elhamdülillâh deriz. Amma yemekten daha fazla muhtaç olduğumuz, onsuz bir dakika bile yaşayamayacağımız havaya, “elhamdülillah” demek hiç de aklımıza gelmez.

Şeyh Sadi Şirazi şöyle der: “İnsanın her nefeste iki defa şükretmesi lâzım Biri nefes aldığı için, diğeri verdiği için Çünkü; verip alamamak, alıp verememek var.”

Astım hastalarının hava almak için ne derece zorluk çektiklerine şahit oluyoruz. Elektrik ve doğalgaz gibi hava da para ile olsaydı, bütün kazancımız onun bir kaç saatini dahi almaya yetmezdi. Diğer bütün nimetler gibi havayı da bize lütfeden Rabbimize şükretmemek nankörlük değil midir? Yüce Allah bir saat hava almaya bedel beş vakit namaz kılmamızı emretseydi, her halde başımızı secdeden kaldırmazdık. Öyle ise bizi namazdan, ibadetten ve şükürden geri koyan bu gaflet nedir? 

Güneş her gün doğduğu için onun kıymetini ülfetimizden dolayı takdir edemiyoruz. Şayet güneş bir kaç senede bir defa dünyamızı aydınlatsaydı, onun tulu etmesini iştiyakla bekler, doğuşunu ve batışını seyretmek için en yüksek tepelere çıkardık.

Yüce Allah bu nimetlere dikkatimizi çekmek için şöyle buyurur: “(Resulüm!) De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size ışık getirecek kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?”
“De ki: Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?”
“Allah rahmetinden dolayı, geceyi ve gündüzü yarattı ki, geceleyin dinlenesiniz gündüzün ise O’nun lütuf ve kereminden (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.” (Kasas Suresi, 28/71-73)

Yüce Allah’ın bütün nimetleri harika, bütün eserleri garip, bütün fiilleri mucize. Ancak gafletimizden ve ülfetimizden o muhteşem nimetlere ve o antika eserlere bakamıyoruz.

Rabbimizin ihsanları saymakla bitmez. Bütün mahlûkat insana hizmet için âdeta seferber edilmiş. Rabbimiz her şeyi insanın istifadesine göre tanzim etmiştir. 

Bir pazara gittiğimizde veya bir manava girdiğimizde rengârenk mütenevvi meyvelerin, türlü türlü sebzelerin teşhir edildiğini görürüz. Her biri rengiyle, tadıyla, kokusuyla ve giydiği libasıyla âdeta yüzümüze gülmekte sanki; “lütfen beni yer misin?” demektedir. 

Yüce Rabbimizin tek bir topraktan sayısız nimetleri ikram etmesi, O’nun sonsuz şefkatini, nihayetsiz sahavetini ve kullarını ne kadar çok sevdiğini göstermektedir.

Bu sayısız ikramlara karşı, acaba bizler kulluk vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz? Şükür vazifemizi ifa edebiliyor muyuz? Ya da etmemiz mümkün mü? Habib-i Ekrem Efendimiz (sav.) şöyle buyururlar: “Bir adam, doğduğu günden, yaşlanıp öldüğü güne kadar Allah rızası için ve tâat niyetiyle alnını yerden kaldırmayıp gayret etse, o adam yine de kıyamet günü amellerini az görür.”

Almış olduğumuz meyvelere mukabil manav sahibine veya tablacıya ücret ödüyoruz. Asıl mülk sahibi olan Rabb-ı Rahim’in ve Rezzak-ı Kerim’in sayısız nimetlerine karşı zikirle, şükürle, fikirle, hasr-ı muhabbetle, ibadetle mukabele edip; fiilimizle, halimizle ve lisanımızla hamd ü sena etmemiz gerekmez mi?

Allahu Ekber, “Sübhanallah”, Mâşâallah” “Bârekâllâh” deyip, o harika nimetleri takdir ve tahsin etmeli, mahviyet içinde hayretle ve muhabbetle secdeye varmalıyız. Akıl ve vicdan bunu icap eder. Zaten kul olmanın gereği de budur.

Şayet insan kulluk vazifesini yapmaz, zikir, şükür ve tespihte bulunmazsa, o nimetlerin şükrünü ifa etmemiş, yaratılış gayesini yerine getirmemiş olur. Bunun da hesabı çok çetin, azabı elim olacaktır.

Tavuğun meyvesi yumurta, sığırınki ise süt ve buzağıdır. Bu onların hem ibadeti hem de vazifesidir. Yumurta vermeyen tavuk kesilir, meyve vermeyen ağaç yakılır, sütü ve yavrusu olmayan sığır kasaba verilir. Çünkü onlardan beklenen maksat hâsıl olmamıştır.  İnsanın meyvesi de iman, ubudiyet ve şükürdür.

İnsanın asıl şerefi de Âlemlerin Rabbine hakkıyla kul olmasıdır. “Ben Allah’ın kuluyum. Benim Rabbim bütün âlemlerin rabbidir” demek, bunun idrakinde olmak en büyük saadet, en ulvi bir şereftir.

Rabbim bizleri gerçek kul olanlardan ve hakiki şükredenlerden eylesin inşallah!..



Etiketler: , ,
Kategoriler: Yüksel Uca

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?