Siyaset mefhumu ve “hakikat-perestlik sıddıkıyeti”…

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

 

Emir, nehiy ve terbiye mânâlarına gelen siyaset ( Lügat mânası ise atı yönlendirmek)  kelimesi Arapçâ ve sase fiilinden masdar.
İbn-i Abidin “siyaseti” şu şekilde târif etmekte: “Siyaset, halkı dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve manfaatlerine çalışmaktır.”(1)

Bu târifin devamında bütün İslâmî hükümlerin “iman” ve “siyaset” çevresinde döndüğünü beyan etmektedir.( Anlattıkları siyaset ile bugünkü politika mefhumunun bir alâkası yoktur.)  Hz. Âdem (as) ile başlayan tevhid mücadelesi de  bugünkü mânasıyla değil- , bir nevi siyaset üzerine kurulmamış mıdır?

Resul-i Ekrem (sav)’in: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)’ya yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.”(2) buyurduğu bilinmektedir. Bu hükümlerin İcrasının mesuliyeti ehl-i hal vel-akde ait; itikadı da bize demek ki…

İçinde yaşadığımız toplumda sürekli gündemde kalan meselelerin başında “siyasetin” geldiği tartışılamaz. Halkı müslüman olan ülkelerde hakiki mânasında- “siyâset’ten nefret” psikolojisi hususi niyetlerle yaygınlaştırılmış. Hakiki ehl-i iman temelde yalana dayandığı gerekçesi ile siyasî hareketlere karşı soğutulmuştur.

“Siyaset’ten nefret” psikolojisini, umumi olarak bir kaç cihetten izah etmek mümkün. Birincisi; Hz. Hüseyin (ra)’in Kerbelâ’da feci şekilde şehid edilmesinden sonra başlayan Melik-i Adûd dönemi mü’minlerin siyasî haklarını engellemiştir.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) başta olmak üzere birçok müctehid imamın zindanlarda şehid edilmesi, ikrah-ı mülciye varan bir baskı ve kılıç zoruyla alınan bey’atlar, ümmet-i Muhammed’i “siyasetten” soğutmuştur.

Bütün muteber ve sahih kaynaklarda “devlet kapısından uzak kalmanın” faziletinden bahis boşuna değildir. İkincisi; Resûl-i Ekrem (sav)’den geldiği malûm ve meşhur olan hükümlerin aksine olan itikadlar da, “siyaset” kanalı ile gelişmiştir. Başta hariciler olmak üzere “ehl-i sünnetten” ayrılan bütün fırkalar, siyasî bazı tezler ileri sürerek taraftar toplama yolunu seçmişler.

Üçüncüsü; “siyaset” kelimesinin Osmanlı döneminde ölüm mânasına kullanılması da, nefret psikolojisini geliştirmiştir. O dönemdeki herhangi bir fetvada yer alan; “siyaset oluna” hükmü ta’ziren öldürülmeyi beraberinde getirmektedir.

Hevâ ve heveslerine göre hükümlerin cebr-i keyfi-i küfri ( Emirdağ Lahikası) edinen tiranların, kralların ve müstebit şahs-ı manevilerin sınırlarını çizdiği siyaset ise;  zalim propagandayı neşreden bir siyaset-i zâlime hükmündedir.

“Kalû Bela” dan beri müslümanım” diyen her mükellef, şer’i şerifin hududları içerisinde dahil olan siyaset-i âdile hususunda hassas olmak zorundadır. Zira imamet ve bey’at ile ilgili ilimler,- eğer öylesi bir hal mevcutsa- her mükellef üzerine farz-ı ayndır. (Bugünkü şartlarda itikadı mecburi- ameli ise ehl-i hal ve’l-akde aittir.)

Nur Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin (ranh)  siyasi kanaatını soran ya da açıklayan herhangi birini ya da bir kalem erbabını görünce  yahut dinleyince, işitince- aklıma hemen şu benzetme gelir:

Üzerinde beyaz dalgacıkların ardı sıra huzur dağıttığı, o pespembe bulutçuklar altında uzanan mavilik tonlarıyla göz ve gönüllere bir sürü ince his bırakan; gemi, pupa yelken, vapurlarıyla semanın derinliklerine selam veren, bize ait renklerimizden fezadan fark edilen tek rengin, turkuaz da dahil olmak üzere bütün mavi, tonlarıyla astronotlara – ve diğer sekenelere- selam gönderen koskoca bir okyanus; derya dengiz bir dışdeniz.  Böyle bir okyanusu, elindeki iri değil, ufacık bir kovaya sıkıştırma gayretine bir ad koyamaz, sadece şaşar kalırım.

“Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceği diye beyhûde yoruldu. Ve gördü ki, o yol meşkuk ve müşkilatlı ve bana nisbeten fuzuliyane, hem en lüzumlu hizmete mani ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına alet olma ihtimali var.”

Bu  dahi bu nevi- satırları her okuyanın düşünmesi ve Üstad Hazretlerinin bu ifadesindeki siyaset” mefhunu hangi mânada kullandığını tahkik etmesi vazgeçemeyeceği bir vecibedir. Çünkü yukarıdaki satırların birinci muhatabı  meslek-i hakikat ( Lemalar, İhlas Risalesi, Kastamonu Lahikası) içinde bulunan Nur talebesi kardeşlerimiz,  tahkik  hakikatını yaşamama gibi bir meşrep değişikliği içinde bulunamazlar şeklindeki hüsn-ü zannımı devam ettiriyorum.

KAYNAKLAR
(1) İbn-i Abidin, Reddü”1 Muhtar Ale”d Dürri’1 Muhtar, Terc., İst.1983, Şamil Yay. c. VIII, sh.186.
(2) İbn-i Kesir, Tefsirû’l Kuı’ân’il Azim, c. III, sh. 490.
(3) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh.186.
4- Kelime ve Kavramlar, Bey’at, Hilâfet ve siyaset maddeleri.
5- Nursi Said, Mektubat, İstanbul, Nisan 2004, s. 64

 


Etiketler: , , , ,
Kategoriler: Mehmet Nuri Bingöl Yazarlarımız

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?