Astrofiziğin Darwin’e İtirazı

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

SOY AĞACI TÜRLERİN ORTAYA ÇIKIŞINA KANIT OLAMAZ

İşaratü’l- İ’caz adlı eserinde üstad Bediüzzaman Said Nursi diyor ki: “Ezel cihetine sonsuz olarak giden hiçbir nev’i yoktur. … Bu nev’iler için birer âdem ve birer evvel-baba lazımdır. … Çünkü bu nevi’lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri batıldır. Ve bazı nev’ilerin başka nev’ilerden husula gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü, iki nev’iden doğan nev’, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtâ’a uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.1

Charles Darwin tarafından 1859 yılında yayınlanan “Doğal Seleksiyon ile Türlerin Kökeni (On the Origin of the Species by Natural selection)” adlı bir kitap2 ile ilan edilen canlı türlerinin ortaya çıkışı ile ilgili evrim görüşü neredeyse bir buçuk asırdan beri biyologların paradigması haline gelmiştir. Bu görüşü bilimsel olarak eleştiren veya kabul etmeyenler paradigma savunanları tarafından afaroz edilip, bilimsel olmamakla itham edilmektedir. Artık, mızrak çuvala sığmaz hale gelmiştir. Türlerin ortaya çıkışı ile ilgili evrim görüşünün geçersizliği, sadece sınırlı sayıda müslüman biyolog ve ilahiyatçı tarafından değil, Astrofizik de dahil olmak üzere, Moleküler Biyoloji, Biyokimya, Sosyoloji, Dinler Tarihi, Jeoloji, Tıp, Paleontoloji, Antropoloji gibi onlarca farklı alanda ve 10 ülkeden kendi sahasında uzman bilim adamları tarafından 30 Kasım – 2 Aralık 2017 tarihleri arasında Şanlıurfa’da gerçekleşen I. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresinde bilimsel ölçüler çerçevesinde tartışılmış “.. bir türden bir başka türün tesadüfen meydana geldiğini ifade eden Evolusyon manasındaki evrim … herhangi bir delile dayanmayan felsefi bir görüştür.3 sonucuna varılmıştır.

Astrofizik Biyolojiden bağımsız, farklı bir alan olması bakımından ilgisiz gibi görülebilir. Ancak, yıldız astrofiziğinin sonuçları hem üstad Bediüzzaman Said Nursi’yi hem de yukarıdaki kongre sonucunu doğrudan desteklediği gün gibi ortadadır.

Sadece Astronomi ve Astrofizik değil, genelde her hangi bir bilim dalı konusuna önce tanımlama sonrasında sınıflama ile başlar. Tanımlama ve sınıflama tamam olmaz ise o bilim dalında ilerleme mümkün olmaz. Bilgi ve teknoloji eksikliği bakımından yıldızların tanımlanması ve sınıflanması, biyolojide yapılan canlılığın tanımı ve canlıların sınıflanmasına göre geç kalmıştır. Ortaçağda İslam alimlerinin canlıları sınıfladığı bilinmektedir. Aynı gelenek batıda da devam etmiştir. Darwin’in 1859 yılında yaptığı da aslında o günlerde mevcut olan canlıların sınıflandırılmasını gösteren “soy ağacı”na bakıp canlı türlerinin nasıl var olduğu hakkında bir görüş önermekten başka bir şey değildir.

Astrofizik açısından bakıldığında ise görünen manzara şudur: Galile’nin 1609 yılında keşfettiği mercekli teleskoptan sonra insanların yıldızlara olan ilgisi artmaya başlamıştır. Yıldızların paralaksı (eski dilde ihtilaf-ül manzar), yani uzaklığı 1838 yılından sonra ölçülebilir hale gelmiştir. Yıldızın uzaklığını bilmeden gerçek parlaklığını bilmek mümkün değildir. Yıldız gerçekte çok parlak, ama çok uzak olduğu için sönük görünüyor olabilir. Aynı şekilde, sönük bir yıldız yakın olduğu için göze parlakmış gibi görülebilir. Bu yüzden ancak 1838 yılından sonra uzaklığı ölçülebilen yıldızlar arasında gerçek parlaklıkları kıyaslama imkanı ortaya çıkmıştır. Böylece yıldız astrofiziğindeki en büyük atılım, yıldız yüzey sıcaklıklarının bir göstergesi olan renklerine ve yıldız ışığının prizmadan geçirilip tayflarının incelenmesine bağlı olarak, yıldızların tayf türü sınıflamasının yapılmasından sonra mümkün olmuştur. 1911 yılında Ejnar Hertzsprung ve 1913 yılında Henry Norris Russell birbirlerinden bağımsız olarak, yıldızların göreli (Güneş’e göre) gerçek parlaklıklarını bir eksende, renklerinden veya tayflarından bulunmuş sıcaklıklarını da diğer eksende işaretleyerek bir diyagram hazırlamışlardır. Bu ilkel diyagram aslında yıldızların zahiri parlaklıklarına göre değil göreli gerçek parlaklık ve sıcaklıklarına göre yapılan ilk sınıflamadır. Bu diyagram duyarlı ölçümlerin birikmesiyle, günümüz astrofiziğinin en temel veri bankası haline gelmiş, adına da Hertzsprung – Russell, kısaca H-R diyagramı denmiştir. Örnek bir H-R diyagramı aşağıda gösterilmektedir.

Şekil 1 – Yıldız türlerinin sınıflandırılması – H-R diyagramı – Yıldızların soy ağacı http://peter-mulroy.squarespace.com/stars/)

Düşey eksende yıldızların ışınım güçü (Güneş’e göre ), yatay eksende Kelvin4 biriminde sıcaklıkları vardır. Gücü kendine eşit olduğu için düşey eksende 1 den geçen yatay çizgi üstünde Güneş ( Sun ) diye işaretlenmiştir. Ayrıca, sıcaklığının 6000 K (6000-273= 5727 C) olduğu görülmektedir. Diyagram üstünde her bir nokta bir yıldızdır ve yıldızların diyagramda homojen dağılmadığı açıkça görülmektedir. Yıldızların en çok konumlandığı bölge, sol üst köşeden, sağ alt köşeye uzanan hat boyuncadır. Bu hat üstündeki yıldızlara anakol (MAIN SEQUENCE) yıldızları denir. Dünya’ya en yakın yıldız Alpha Centauri, gök yüzünün en parlak yıldızı Sirius, ve diğerleri: kutup yıldızı (Polaris), PolluxAldebaranBetelgeuseDenepRigelSpika gibi bilinen yıldızlar da işaretlenmiştir. Anakol dışında yıldızlar azdır, ancak belli başlı birkaç yerde toplanmışlardır. Devler (GIANTS), süperdevler (SUPERGIANTS) ve beyaz cücelerin (WHITE DWARFS) toplandığı bölgeler görülmektedir. Devler bölgesindeki bir yıldızın ışınım gücü, aynı sıcaklıkta (3000-5000 K) bir anakol yıldızına göre 100 veya 1000 kat daha fazladır. Aynı sıcaklıkta 100 veya 1000 kat daha fazla ışınım yapması için bu yıldızların 10 veya 30 kat daha büyük olmalarıyla mümkündür. Işınım gücü yıldızın hem sıcaklığına hem de büyüklüğüne bağlıdır. Bu yüzden, çapı büyük olan yıldızlara dev yıldızlar denmiştir. Süperdevler devlerden daha büyüktür. Bir de, Güneş’ten daha sıcak oldukları halde daha az ışınım yapan yıldızlar vardır. Bu yıldızlara da beyaz cüceler denmiştir; çünkü Güneş’e göre çok küçüktürler (Dünya kadar).

Yıldızları kendi aralarında karşılaştırabilmek düşüncesiyle hazırlanan H-R diyagramı, farklı yıldız türlerini ortaya çıkarmıştır. Yıldız türlerini gösteren bu diyagram, bu nedenle, farklı canlı türlerini gösteren canlılık soy ağacına benzemektedir. Canlılık soy ağacının temsili bir gösterimi aşağıda görülmektedir.

Şekil 2 – Dünya’da yaşayan canlıların sınıflandırılması – Canlılık soy ağacı (http://www.origin-of-mitochondria.net/?attachment_id=164)

Biyoloji ile astrofizik karşılaştırıldığında görülecektir ki, biyolojinin 1859 da ulaştığı düzeye, astrofizik ancak 20nci yüzyılın ilk çeyreğinde ulaşabilmiştir. Işık yayarak enerji kaybeden yıldızın soğuması ve enerjisi bitince öleceği termodinamik ilke olarak zaten beklenen bir durumdur. Şekil 2 deki gibi, aslında yeryüzündeki canlıların sınıflandırılmasından ibaret olan, “Canlılık Soy Ağacı”na bakıp, şimdi teori diye iddia edilen, türlerin ortaya çıkışı görüşüne benzer tarzda, astrofizikçiler de Şekil 1 deki gibi bir diyagrama bakıp, hemen bir yıldız evrimi görüşü ortaya attılar. İlk görüş Sir Arthur Eddington5 tarafından savunuldu. O günlerde, uzaklıkları henüz ölçülemediğinden, Süperdevler ve beyaz cüceler diyagram üstünde yoktu. Birkaç tane dev yıldız dışında, yıldızların neredeyse tamamı anakol üstündeydi. Öncelikli amaç, diyagramdaki dağılımı açıklamaktır. Sıkışan gazların ısınacağını zaten termodinamik söylemektedir. Galaksi içinde, yıldızlar arasında, bulut gibi yaygın halde bulunan yıldız maddesi kendi çekim kuvveti (gravitasyon) altında büzülmeye başlar. Büzülme sıkışma demektir ve yıldız maddesi ısınmaya başlar. Sıcaklığı 2500-3000 K olduğunda yıldız gökyüzünde görünür hale gelir. Böyle bir yıldızın H-R diyagramında konumu anakolun sağ alt ucudur. Görülür hale gelen yıldızın üstüne madde düşmeyede devam etmektedir. Düşen madde yıldızın kütlesini arttırdığı gibi, daha fazla sıkışmasına sebep olduğundan yıldız giderek ısınır. Bu da yıldızın diyagram üstünde sağ alt köşeden sol üst köşeye doğru anakol üstünde, yer değiştirmesine sebeb olur. Sol üst köşeye gelen yıldız Eddington limitine ulaşmıştır. Yani sıcaklığı o kadar artmıştır ki, yıldızın radyasyon basıncı çekim kuvvetine eşit hale geldiği için çökme durmuş, yıldız ulaşabileceği en büyük sıcaklığa, en büyük kütleye, en hızlı dönme hızına ulaşmıştır artık. Bundan sonra, yıldız artık kütle kaybetmeye (yıldız rüzgarları), soğumaya, ve dönmesi yavaşlamaya başlar. Anakolda geldiği yolu takip ederek başladığı noktaya geri döner; daha da soğuyarak gözlenemez hale gelir. Köşeden köşeye hareket binlerce yıl süreceği için diyagramda yıldızların yeri değişmez gibi görünür. Yıldızların bir kısmı, muhtemelen yarısı, anakol üstünde yukarı, geri kalanlar da aşağı doğru hareket ediyor olmalıdır.

Bu görüş günümüz yıldız evrimi teorisinin, teori haline gelmeden önceki halidir ve tutarlı bir hesaba dayanmadan görünüşü kurtarmak maksadıyla daha çok tasvire dayalı açıklamalar ile kurgulanmıştır. Astrofizikçiler bu ilk görüşün doğru olmadığını 1940 lardan sonra anlayabildi. Yıldız iç yapısı ve evrimi teorisinin 1940 lı yıllara kadar anlaşılamamış olmasının sebebi, yıldız çekirdeklerinde gerçekleşen, yıldıza enerji temin eden, nükleer füzyonun tam olarak bilinmemesidir. Bu ilk teoriyi açıklayan Sir Arthur Eddington, Einstein’in 1905 de yayınladığı E= m c2(kütle enerjiye dönüşebilir, çıkan enerji kütle ile orantılı, orantı katsayısı da ışık hızının karesidir) formülünü kullanarak yıldızların hidrojen füzyonu ile enerji üretebileceğini iddia eden ilk kişidir. Ancak, füzyon reaksiyonlarının nasıl ve hangi hızda gerçekleştiği bilgisi henüz ortada yoktur. Bu bilgiye ancak 1940 lı yılların başında ulaşılmıştır6. Mevcut üç tane yıldız içyapısı denklemine, füzyon ile enerji üretimini hesaba katan dördüncüsünün eklenmesi ve dört denklemin çözülmesinden sonra anlaşılmıştır ki yıldız evrimi Sir Arthur Eddington’un tasvir ettiği gibi değildir.

Önce, anakoldaki yıldızların hidrojen füzyonu ile enerji üreten yıldızlar olduğu anlaşıldı. Sıfır yaş anakolu tarif edildi. Sıfır yaş anakolu; hidrojen yakmaya yeni başlamış yıldızların H-R diyagramında konumlanıp oluşturduğu çizgidir. Bir yıldız hidrojen füzyonu ile enerji üretimine başladığı anda (tanım gereği sıfır yaşında) kütlesine bağlı olarak bu çizgi üstünde yeri bellidir. Hidrojen füzyonu en uzun safhadır. Bir yıldız ömrünün %90 ında hidrojen yakar helyum üretir. Geriye kalmış ömrünün %90 ında ise helyum yakarak karbon üretir. Yıldızın kütlesi yeterliyse (kütlesi Güneş’ten en az 20 kere büyükse) geri kalmış %1 lik ömrü içinde demire kadar diğer elementleri üreten füzyon reaksiyonları ile enerji üretir. Kütleli yıldızların anakol ömrü kısadır (birkaç milyar yıl), Güneş gibi yıldızların anakol ömrü göreli olarak daha uzundur (10 milyar yıl). Yıldız kütlesi küçüldükçe anakol ömrü uzar. Örneğin, Güneş’in yarısı kadar kütleye sahip bir yıldızın ömrü galaksimizin yaşından (12.5 Milyar yıl) daha büyüktür. Bu yüzden anakolun sol üst tarafında genç, kütlesi büyük, en sıcak yıldızlar vardır, sağ alt tarafında ise kütlesi küçük, en soğuk ve en yaşlı (maximum galaksimizle aynı yaşta) yıldızlar bulunur. Yıldızları en çok anakol üstünde buluyoruz çünkü yıldızın anakol ömrü, anakol dışındaki ömrüne kıyasla çok uzundur. Günümüz hesaplarına göre, yıldızlar sıfır yaş anakolu üstündeki konumlarına aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi farklı farklı yollardan gelirler.

Şekil 3 – Anakol öncesi evrim (yıldız teşekkülü veya tekamülü) hesaplarına göre farklı kütledeki yıldızlar farklı yollar izleyerek sıfır yaş anakolu üstündeki konumlarına gelirler. Sıfır yaş anakolu kırmızı düz bir çizgi ile gösterilmiştir (http://universe-review.ca/F08-star05.htm )

Bir yıldızın anakola ulaşma süresi onun anakol ömrüne göre daha kısadır ve kütlesi büyüdükçe anakola gelme süresi de kısalır. Farklı kütleli yıldızlar için hesaplanmış anakola gelme yolları ve süreleri Şekil 3 üstünde görülmektedir. Bir yıldızın kimliğini, yani bir bakıma türünü belirleyen, onun sıfır yaş anakolu üstündeki konumudur. Kütlesi ve kimyasal karışımı belli olan yıldızın sıfır yaş anakolu üstündeki yeri (sıcaklığı, ışınım gücü ve yarıçapı) de bellidir. Sıfır yaş anakolu üstündeki her bir konum soy ağacında ayrı bir tür gibidir. Bir yıldız çekirdeğindeki nükleer enerjinin miktarına (bu da kütlesine ve kimyasal karışımına bağlıdır) ve yıldız lüminositesine (birim zamanda kaybettiği enerji) bağlı olarak evrimleşir. Türden türe geçiş yoktur. Farklı türdeki yıldızların doğumdan sonraki (sıfır yaşından sonraki) evrim yolları aşağıdaki şekilde (Şekil 4) gösterilmiştir. Her bir yol, yıldız iç yapısı denklemlerinin bilgisayarlar yardımıyla nümerik olarak çözümünden elde edilmiş yollardır.

 

Şekil 4 – Anakol bölgesi (düz ve kesikli çizgi arası), anakol içinde ve sonrasında evrim yolları (https://www.tcnj.edu/~pfeiffer/AST161Lec/AST161Chap10StelEvol.html )

SONUÇ

Canlılık Soy Ağacı (Şekil 2) türlerin ortaya çıkışına kanıt olamaz. İlim teferruattır. Ancak, teferruatı anlayıp takip edebilmek az da olsa ilim ehlinden olmayı gerektirir. Yıldızların nasıl teşekkül ettiğini, nasıl evrimleştiğini takip edemeyenler merak etmesin, sonucu anlamak hiç de zor değildir. Bu sonuca nasıl vardığımızı avam lisanıyla anlatmak gerekirse kısaca durum şundan ibarettir: Darwin 1859 yılında Şekil 2 deki gibi bir soy ağacına bakıp, canlı türlerinin ortaya çıkmasıyla ilgili bir görüş ortaya atmıştır. Günümüz biyologları, aslı Dünya’daki canlıların sınıflandırılmasından ibaret olan bu ağacı, bir kanıt gibi kullanmaktadırlar. Biyologların yaptığı bu hatayı yıllar sonra astrofizikçiler de yapmışlardır. Yıldız soy ağacına bakıp, sadece görünüşü kurtarmak veya açıklamak için ilk yıldız evrimi görüşünü öne sürmüşlerdir. Sir Arthur Eddington’un savunduğu bu ilk görüş, biyologların bu gün evrim teorisi diye savundukları Darwin’in iddiası; türlerin ortaya çıkışı görüşüne benzemektedir çünkü yıldız anakol üstünde önce soğuktan sıcağa doğru, sonra sıcaktan soğuğa doğru yani türden türe atlayarak evrimleşmektedir. Ancak, 1940 lardan sonra, yeni hesaplar, yıldız evriminin türden türe geçiş tarzında değil, aynı tür bir canlının (mesala insan) teşekkülü, doğumu (sıfır yaş anakoluna oturması) ve hayat safhaları ve ölümü şeklinde olduğunu ortaya koymuştur.

Açıkça görülmektedir ki, yıldız evriminin, hangi yolu takip edeceğini, nasıl gelişeceğini H-R diyagramına (Şekil 1 deki yıldız soy ağacına) bakarak aklen kestirmenin bir yolu yoktur. Bu yüzden, yıldız türlerinin dağılımına ve benzerliğine bakarak, türden türe geçişi öngören Sir Arthur Eddington’un yaptığı ilk yıldız evrimi görüşü ilk bakışta doğru ve turarlı gibi görülse de, yıldız evrimi hesapları bu ilk tahminin yanlışlığını göstermiştir. Aynı durum, yani türden türe geçiş olmadığı gerçeği, galaksi evriminde (bir sonraki yazımızda anatılacaktır) de görülmektedir.

Nasıl ki, tevhid ve nübüvvetin ispatları, yalnız delil-i naklî ile doğru olmaz çünkü devir lazım gelir. Hz Muhammed (S.A.S) peygamberdir çünkü Kur’anı getirmiştir. Kur’an Allah kelamıdır çünkü Hz Muhammed’den (S.A.S) nazil olmuştur diye biri diğerine delil gösterilmez çünkü tartışma kısır döngü içine girer. Benzer şekilde, Darwin’in evrim görüşü de kısır döngü içindedir. Söz konusu görüş zaten soy ağacına bakıp oluşturulmuştur. Bu yüzden aynı soy ağacı aynı görüşe kanıt olamaz. Başka soy ağacı yok ne yapalım? Zamanla canlı örneklerinin çoğalması, soy ağacını değiştirmez, ancak dalların sayısını arttırır. Yıldız soy ağacı gibi, canlılık soy ağacı da türlerin nasıl ortaya çıktığını söylemez, o sadece bir sınıflamadır. Zorlama olmayan, zevahiri kurtarma amacı gütmeyen, yani soy ağacına bakmadan, temel kuvvetler ve etken faktörlerin eksiksiz kurgulandığı bağımsız bir teori var ise, yıldız evriminde olduğu gibi, hesaplar sonunda çıkan sonuçlar yıldız soy ağacındaki gibi dağılımı doğruluyor ise o teori doğrudur denir. Aksi takdirde, görünüşü kurtarma amacı ile önerilen bir teori zaten aynı sonucu vermek durumundadır.

Yıldız evrimi evrenin evrimine, galaksi evrimi (bir galaksinin doğmasından ölümüne kadar geçirdiği safhalar) de yıldız evrimine göre daha karmaşıktır. Karmaşıklık kademeli olarak artar; Güneş Sistemi ve gezegenlerin evrimi, Dünya atmosferinin evrimi ve nihayet yer yüzünde canlıların ortaya çıkması. Yıldız evrimi teorisi bugün büyük bir aşama kaydetmiş olsa da, hala detaylardaki eksiklerini tamamlama yolundadır. Galaksi, Güneş Sistemi ve Dünya atmosferinin evrimi ile ilgili araştırmalar devam etmektedir; henüz tam olarak anlaşıldığı söylenemez. Kaldı ki, karmaşıklığı kıyas götürmeyen, temel kuvvetleri ve etken faktörleri yıldızlar ve galaksilere hiç benzemeyen, yer yüzünde canlılık ve canlı türlerinin ortaya çıkışı benzer şekilde anlaşılabilsin.

Belli ki, biyologlar canlı türlarinin açıklanmasında 1859 yılından beri ciddi bir aşama kaydedememişler, ilk öneriye takılıp kalmışlar, ötesine geçememişlerdir. Bu konuda yapılması gereken aynı görüşte (belli ki hatalı) ısrar değil, yıdız evriminde olduğu gibi türden türe geçişin olmadığını vurgulayan yaratılış gerçeğini göz önünde bulundurarak, yaratılışın sırlarını, hikmetlerini, gerekçelerini anlamaya ve anlatmaya çalışmak olmalıdır.

 

Prof.Dr. Zeki EKER

Akdeniz Üniv. Fen Fakültesi.

Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü

Antalya

1 İşârâtü’l-İ’caz fi Mezãnni’l-İcâz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yaynları – 983, İlmi Eserler – 156, sayfa 416.

2 Charles Darwin, Kitap: On the Origin of the Species by Natural Selection, or, The Preservation of Favored Races in the Struggle for Life (London: Murray, 1859), p.285 Pelican Preprint of first edition, 296-297, 1968

3 1. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresinin Sonuç Bildirgesi. 30 Kasım – 2 Aralık 2017, Şanlıurfa.

4 Kelvin sıcaklık birimi Celsius birimi gibidir. Ancak, aralarında 273 lik sabit bir fark vardır. O K = -273 C dir.

5 Arhur S. Eddington, Kitap: The İnternal Constitution of the Stars, Cambridge University Press, 1926, sayfa

6 Clayton, D. D., 1968. Principles of Stellar Evolution and Nucleosynthesis. McGrow-Hill Book Company, New york, sayfa 625


Etiketler: , , ,
Kategoriler: Prof. Dr. Zeki Eker Yazarlarımız

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?