“BENİ KUR’AN BAĞLAR” DİYENLER 

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Geçenlerde bir ortamda sohbet ederken, birisi:
“Bu konu hakkında bir ayet var mı? Beni Kur’an bağlar” dedi.
Bu sözü, son zamanlarda sıkça duymaktayız.
Ona; “Kur’an okumasını biliyor musun?” diye sordum. “Hayır” dedi.
Ne tuhaf bir durum değil mi? “Beni Kur’an bağlar” diyen adam, Kur’an okumasını bilmiyordu.

Dedim ki, “Muhterem kardeşim, elbette ki Kur’an’ın bütün hükümleri her Müslüman’ı bağlar, bunda hiç şüphe yoktur. Zira Kur’an ezelden gelmiş ebede gidecektir. Ondaki hükümler kıyamete kadar geçerlidir. Yazılan bütün tefsirler ve İslami eserler o sonsuz nurun izahıdır, tefsiridir. 
“Mademki seni Kur’an bağlıyor, sünnetlere ehemmiyet vermiyorsun, o zaman niçin sabah namazının farzını iki, öğle namazının farzını dört rekât kılıyorsun?

Eğer Resul-i Ekrem Efendimizin sünnetlerine uymasak, herkes kendi kafasına göre hareket eder. Yüce Allah namazı emretmiş ama hangi vakitlerde, kaç rekât kılacağımızı ve nasıl eda edeceğimizi bildirmemiştir.

Kur’an’da zekât vermemiz emredilmiş, kimlere verileceği belirtilmiş ancak hayvanlardan kaçta bir verileceği, hububatlardan, altın, gümüş ve paradan ne kadar verileceği açıklanmamıştır. Bütün emirlerin nasıl ifa edileceğini, ibadetlerin şartlarını, şeklini ve miktarını tafsilatıyla ortaya koyan Habib-i Edip Efendimizdir (sav). Nitekim Habib-i Kibriya (sav.) şöyle buyurmaktadır: “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın. Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alın.”

“…Peygamber size her ne (emir) verdiyse onu tutun. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Haşir Suresi 59/7) gibi birçok ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, Resulullah Efendimize (sav.) tabi olmamızı emir buyurmuştur.

RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ EŞSİZ BİR MODELDİR

Cenab-ı Hak, Üstad-ı Mutlak, Muktedâ-yı Küll, Rehber-i Ekmel, Şems-i Hidayet”  olan Resul-i Ekrem Efendimizi (sav.), her hususta bütün insanlık için en güzel bir model, eşsiz bir rehber, en mükemmel bir mürşit ve numune-i imtisal olarak göndermiştir. Habib-i Edip Efendimizin (sav.) sünnetlerini hayatlarına tatbik edenler, dünyevî ve uhrevî saadete nail olurlar. Bir mü’min her halinde, her sözünde ve her işinde O’nun sünnetlerine uyduğu nispette kıymet kazanır, istikamet çizgisinde yürür. 

İslâm dininin Kur’an, sünnet, icma ve kıyas olmak üzere dört ana kaynağı vardır. Kur’an’dan sonra ikinci ana kaynak sünnettir. Kur’anın birinci muhatabı Resulullah Efendimiz, O’nun birinci tefsiri ise sünnetlerdir.
Sünnet, Kur’an’ın yoludur, rıza yoludur, cennetin yoludur. Her mümin Habib-i Edip Efendimizin (sav.) güzel ahlâkını örnek almalı, sünnetlerini hayatına tatbik etmelidir. Bu, O’na ümmet olmanın ve O’nu sevmenin icabıdır. Habib-i Kibriya Efendimizin her hareketinde, her tavrında ve her sözünde nice hikmetler ve alınacak dersler ibretler vardır.

Andolsun ki, Resulullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi 33/21)

 “…Peygamber size her ne (emir) verdiyse onu tutun. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Haşir Suresi 59/7)

“(Ey Habibim) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran Suresi 3/31)

Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.”  (Nisa Suresi 4/80)

Bunun gibi birçok ayet-i kerime Fahr-i Âlem Efendimize uymamızı ifade ettiği hâlde, bazı kimselerin (hâşâ) O’nu sıradan bir insan gibi gösterme çabalarını, hadis-i şerifleri yok sayma gayretlerini anlamak mümkün değil.

Unutulmamalıdır ki, Resul-i Ekrem Efendimizi (sav.) sevmeden Allah’ı sevmek, O’nu razı etmeden Mevla’yı razı etmek mümkün değildir. Allah Resulünün kapısı çalınmadan, sünnetlerini rehber edinmeden saadeti bulmak, istikamet çizgisinde yürümek imkânsızdır.

HER İLMİN ERBABI VARDIR

Beni Kur’an bağlar” diyen kişi; “Ben doktora gitmem, tıp kitabı bana yeter” diyebilir mi? Tıp eğitimi almadan, sadece tıp kitaplarını okumakla hekim olunamadığı gibi, sadece meal okumakla da Kur’an Kerim anlaşılmaz. Bilge olmak başka, âlim olmak başkadır. Kur’an sonsuz bir hazine, uçsuz bucaksız bir deryadır, herkes kendi kabiliyetine göre ondan istifade eder, kabına göre o deryadan su alır.

Merhum Kırkıncı hocamın ifade ettiği gibi; “Bir kişi; “Mademki bütün ilâçlar bitkilerden yapılıyor; öyle ise ben de ilaçları kendim yaparım, eczaneye ne gerek var? diyebilir mi? Ya da kendisi ilaç yapabilir mi?

Bizler kanı, kırmızı bir su olarak görürken, hematoloji uzmanı bir doktor o kan içindeki milyarlarca alyuvar ve akyuvara nazar edebilmektedir. Bir şişe kanı tahlil etmek suretiyle çeşitli hastalıkları tespit edebilmektedir.”

Başı veya dişi ağıran kişi hekime başvurur, onun verdiği ilaçları ağız yoluyla midesine gönderir ve biiznillah şifa bulur. Hasta, hapları başına veya dişine sürerse ilaçların bir faydasını göremez. 
Hastalığın tedavisinde hekimin verdiği ilaçları dikkatlice kullanmak, onun tavsiyelerine uymak elzemdir.

Maddi hastalıklarımızın teşhis ve tedavisinde hekimlere başvurduğumuz gibi, manevi hastalıklarımızın tedavisinde de; Ezeli ve Ebedi bir ferman olan Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’a, eşsiz rehberimiz Habib-i Edip Efendimizin sünnetlerine, Kur’an’ın nurlu yolunda yürüyen, ehlisünnet çizgisinden ayrılmayan, sünnetleri kendilerine rehber edinen mürşit ve âlimlere, onların telif ettikleri tefsirlere ve eserlere müracaat etmek lazımdır. 
Çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi, nebatatların büyümesi için güneşe, havaya ve suya nasıl ihtiyaç varsa, gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de Kur’an, sünnet, icma ve fukahaya o derece ihtiyaç vardır. Bizler müfessirlerin tefsirlerini, âlimlerin eserlerini okur, istifade eder, bir nebze de olsa Kur’anı anlamaya çalışırız. Ayetleri kendi aklımıza göre yorumlarsak yanılırız, Allah muhafaza tehlikeye düşeriz. Kur’an-ı Kerimin derin sırlarını açıklayan, ayetlerden hüküm çıkaran başta Resullullah Efendimiz ve O’nun yolundan giden mürşitler, müçtehitler ve âlimlerdir.

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Senden önce de Biz, sadece kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekler gönderdik; bilmiyorsanız, haydi zikir ehline (bilgisi olanlara) sorun!” (Enbiya Suresi 21/7)

Her hastalığın tabibi, her mesleğin ustası, her ilmin erbabı olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında da söz sahibi âlimlerdir. Bir meselede o sahada ihtisas sahibi olan kimselerin sözüne itibar edilir. Bir binanın çürük mü yoksa sağlam mı olup olmadığına inşaat mühendisleri karar verir. Onun sözü, o konuda fikir beyan eden yüz doktorun sözünden daha inandırıcı ve daha tesirlidir. Aynı şekilde bir kişinin hastalığı konusunda da yüz mühendisin değil, bir doktorun sözüne itibar edilir. Zira o konuda söz söyleme salahiyeti onundur.

Tıraş olmak için berbere, elbise diktirmek için terziye, tedavi için doktora gideriz.

Hücreyi anlatmak için ciltlerce kitaplar yazılmış, dişi tanımak ve tedavi etmek için fakülteler kurulmuş, binlerce bilim adamı yetişmiş, yüzlerse eser yazılmış. Hastalıkları tedavi etmek için nice branşlar oluşturulmuş.

Tıp, fizik, kimya, biyoloji gibi ilimler de kendi aralarında çeşitli dallara ayrılmıştır. Hiçbir öğrenci kendi kendine bir dersi öğrenemez; bu yüzden her dersin öğretmeni vardır.

Öyle ise ezelden gelmiş ebede gidecek olan, her bir ayetinde hatta her bir harfinde nice derin manalar bulunan Kur’an-ı Kerimi anlamak için de mürşitlere ve âlimlere ihtiyaç vardır.

SİNEK DE UÇAR AMMA

“Kur’an bize yeter!” iddiasında bulunan, ekranlarda sürekli bunu dile getiren kişilere sormak gerekmez mi? Mademki Kur’an bize yetiyor, o zaman siz niçin kitap yazıyorsunuz? Diyeceksiniz ki, “Bizler doğrudan Kur’an’dan yazıyoruz.” 

Ey büyük zatlara hakaret eden, hatta sahabe efendilerimize bile dil uzatan, Resulullah Efendimizi hâşâ sıradan bir insan gibi gösteren haddini bilmezler; sizler kitaplarınızı Kur’an’dan yazıyorsunuz da bin beş yüz yıldan beri gelen mürşitler, mücedditler, müfessirler, seçkin âlimler milyonlarca İslâmî eseri ve tefsirleri nereden yazdılar?

Asr-ı saadetten sonra ilim ve irfan noktasında en feyizli, en bereketli ve en muhteşem devir tabiin ve tebe-i tabiin dönemidir. Başta İmam- Azam, İmam Şafii, İmam Hanbelî ve İmam Malik olmak üzere çoğu müçtehid bu dönemde yetişmiştir. 

“Kur’an bize yeter” iddiasında bulunan bu kişiler; Kur’an güneşinin manevi feyzinden kemaliyle istifade eden müçtehit imamlarımızı ve büyük âlimleri beğenmemekte hatta kendilerini onlardan daha üstün görmektedirler. Zaten bunlar müçtehidi de içtihadı da kabul etmemektedirler. Bu müstesna insanlar Kur’an’ı Kerimi anlayamamışlar da günümüzdeki insanlar anlamışlar.

Merhum Kırkıncı Hoca Efendinin buyurduğu gibi; “Sinek de uçar amma, kartal gibi yükseklerden uçamaz. “Ben kartalım” demekle kartal olunmuyor. Buğday da sümbül verir amma ağaç olamaz. Gölde balina olmaz.”

Bir damla su da sudur, okyanus da. İkisi de iki hidrojen ile bir oksijenin birleşiminden oluşur. Lakin damla; “Ben de okyanus gibiyim” diyemez. Çakıl taşı da taştır; inci, mercan ve yakut da taştır amma aralarında mukayese edilmeyecek derecede kalite farkı vardır. Bütün insanların da maddeleri birdir, şekil olarak hepsi birbirine benzemektedirler. İnsanları birbirinden üstün kılan, Allah’ın rızasına mazhar eden, O’na yaklaştıran; iman, salih amel, ihlâs, ilim, marifet, fazilet, sadakat, ubudiyet, takva, sabır, metanet, şefkat ve merhamet gibi ulvi hasletlerdir.



Etiketler: , ,
Kategoriler: Yüksel Uca

Yorumlar (1 Yorum)

  • Araştırmacı yazar BİLGE SALİH

    Sünnet, Kur’an-ı Kerimin izahıdır, tatbikatıdır. Bana Kuran yeter diyen biri tam olarak Kurandan anlasa sünneti ötelemez, zira Kuran aynı zamanda Fahri Alem Efendimize itaati de emrediyor, bu itaat sadece harbi bir itaat değildir, aynı zamanda hayatın her noktasına onu taşımaktır. Bu hakikati anlatan güzel bir yazı. Bana Kuran yeter diyen veya düşünenler için irşad edici bir yazı.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?