Eğitim Dosyası Yaratılış Raporu-5

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

 

EĞİTİM DÜNYAMIZIN YENİDEN İNŞASI DEĞERLENDİRME RAPORU

FEN İLİMLERİ ATEİST FELSEFEYE GÖRE TAKDİM EDİLİYOR

Bütün eğitim kurumlarındaki fen ve sosyal ders kitaplarında olaylar; tabiatın, sebeplerin veya tesadüfün eseri olarak takdim edilmektedir. Eşyanın yaratılmasında ilim, irade, kudret sahibi bir yaratıcının varlığı bu anlatım tarzı ile unutturulmaktadır. Gerçek yaratıcı olan Alîm, Hakîm, Kadîr bir zatın varlığından gaflet edilerek, bunun yerine akılsız, şuursuz, cansız varlıklar, tabiat ve sebepler gerçek fail ve özne gibi takdim edilmektedir.

İşte böyle bir eğitimle yetişen genç, kâinatta kendisinin başıboş ve sahipsiz olduğunu, her şeyin gelişigüzel hareket ettiğini, kendisinin de hiç kimseye karşı sorumluluğunun bulunmadığını vehmedecektir. Bu da gençliği dinsiz, inkârcı, sefih, helal, haram, emir ve yasak tanımayan serkeş, itaatsiz, nefsinin istek ve arzularına tâbi hale getirecektir.

 

İLİMLER TEFEKKÜR VE DÜŞÜNCE UFKUNU AÇACAK TARZDA VERİLMELİDİR

Tefekkür bir şey hakkında fikir yürütme ve düşünmedir. Tefekkür gafleti, yani dikkatsizliği, kaygısızlığı, vurdumduymazlığı kaldırır. Fikri harekete getirir.  İnsanı, kâinatta olup biten hadiselerin mahiyetini, sebep ve sonuçlarını düşünmeye sevk eder. Bilimde, fen ve sanatta terakki hep bu düşünce ve fikir yürütmenin sonucudur. Bu bakımdan gençlere fikir yürütme ve düşünme sanatının ve alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir.

Bunun en güzel yollarından birisi de, kitaplarda münazaraya, soru ve cevaba çok yer verilmesidir. Bedüzzaman bu yapılmadığı takdirde ne gibi sonuçların doğacağını şu ifadelerle dile getirmektedir:

İstanbul’a geldim, gördüm ki, sair şuabâta nisbeten medâris az terakki etmiştir. Bunun da sebebi, kitaba nazarla istinbat-ı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikâme olunmuş ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap tam olmamak sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intac etmiş”[15].

O, İstanbul medreselerinin geri kalışını, insandaki istidat ve kabiliyetlerin gizli, derin ve ince manaları araştırıp inceleyip ortaya çıkarma yerine, mevcut bilgilerin tekrarına sarf edildiğini tespit etmiştir. Böyle bir eğitimde soru-cevap ve münazaranın tam yapılmamasının, talebelerde öğrenmeye karşı isteksizlik, tecrübelerin ve tekrarların sonucu kazanılan bilgi ve beceri alışkanlığının yitirilmesine ve atalete, yani tembelliğe ve fikri hareketsizliğe sebep olduğunu belirtir.

Deme ki, eğitimde talebeleri derinliğine incelemelere alıştırmak, konular üzerinde münazaralar yaptırmak, soru-cevaba yer vermek büyük önem taşımaktadır.

Akıllı düşünme ve akıl yürütme ile ilgili Kur’an’da 75’den fazla ayet vardır. Cenab-ı Hak Kur’an’da düşünmemizi, akılla hareket etmemizi istemekte ve şöyle buyurmaktadır:

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır[16]”.

Sizi (önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alekadan (embriyodan) yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O’dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)”[17].

Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve:

Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! (derler)[18]

Tefekkür, fikir yürütme ve ilim tahsili konusunda peygamberimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır[19].

“Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin…”[20].

 “Tefekkür gibi ibâdet yoktur”[21].

Kim ilim öğrenmek uğrunda yurdundan çıkarsa O, evine dönünceye kadar Allah yolundadır[22].

İlim öğrenmek isteyene, talebelik halinde bulunurken, ölüm gelecek olsa şehit olarak vefat eder[23].

Tefekkürün ibadet kabul edilmesi, talebenin ve ilim adamlarının çalışmalarında bir teşvik unsurudur. İşte tefekkürün, düşünmenin ilim yolunda tahsilin ne kadar önemli olduğu sadece bu hadis ve ayetlerden de anlaşılmaktadır.

 

Sebep-sonuç üzerinde tefekkür

Eşyanın meydana gelmesinde sebep sonuç ilişkilerine bakıldığı zaman, sebeple sonuç birbirine zahiren yakın görünüyor. Bundan dolayı fen ve sosyal ilimler ders kitaplarında varlıkların meydana gelmesinde sebepler doğrudan işi yapıyor gibi takdim ediliyor. Hâlbuki sebepler iş yapan kudret sahibine zahirî bir perdedir. Perde arkasında asıl iş yapan Cenab-ı Hak’tır.

Abese suresi 24.-32. ayetlerinin tefsirinde bu konu şöyle takdim edilmektedir:

“Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları (doğuş yerleri) görünüyor[24].

Demek ki, suyun gökten inmesi, bitkilerin topraktan çıkmasında hava ve toprak sebep olarak görünüyor. Ama meydana gelen neticeleri bu sebeplerin yapması mümkün değildir. Nasıl ki, zahirî nazarda dağlar ufuk dairesinde semanın etekleri ile bitişik ve yakın görünüyor. Hâlbuki hakikatte aralarında yıldız ve gezegenlerin bulunduğu çok uzak bir mesafe vardır. Uzaktan birbirine yakın görünen dağ ile semanın adeta sonsuz denecek kadar uzaklığı, dağın yakınına varıldığı zaman anlaşılır.

İşte âdi, basit sebeplerin, çok harika ve mucize olan müsebbepleri, yani neticeleri ve sonuçları yapamayacağı açıktır. Neticelerin sebeplerden daha harika olması, bu sebeplerin arkasında bulunan sonsuz ilim, irade ve kudret sahibinin eseri olduğunu, onu yakından inceleyip tefekkür edince anlaşılmaktadır.

Mesela, elma ağacı sebep, elma ise müsebbeptir. Üzerinde tefekkür edip düşünüldüğü zaman, ilim, irade ve kudret sahibi olan insan elmayı yapamazken, akılsız, şuursuz, iradesiz ve kudretsiz olan ağacın veya aynı hususiyetlere sahip hava, su, toprak ve güneş gibi sebeplerin yapması nasıl mümkün olacaktır?

Evet, nasıl ki bir elmayı halk edecek, elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir. Baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır (küçük bir misalidir). Hem san’at itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i san’attır ki, onu öylece icad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz[25]”.

Bir başka misal; her bir kar tanesi kendine has belirli bir kristal yapısına sahiptir. Bu yapı çok mahir sanatkârların günlerce çalışmakla yapamayacağı kadar san’atlı ve harikadır. Üstelik hiçbir kar tanesi diğerine benzememektedir. Birkaç dakika içinde adeta sonsuz sayıda kar tanesinin teşekkülünü, yapısını ve hâsıl ettiği neticeleri tefekkür edip üzerinde düşünmeden sadece; “Su buharının soğuk havaya temasıyla kar yağar” şeklindeki bir bilgi ile yetinmek çok büyük kayıp değil midir? Böyle fennî konularda derinliğine düşünce alışkanlığı kazandıramayan, yani tahsil yapana marifeti veremeyen bir eğitimin, o şahsa ne faydası olacaktır? Bu eğitimden geçenler de haklı olarak kar’ı, “Büyük bir musibet ve beyaz bir felaket” olarak adlandıracaklardır.

İşte derinliğine bir tefekkür, insanın kâinattaki varlıklara bakış açısını ve düşünce âlemini büyük oranda etkilemekte ve ister istemez insana şu soruları sordurmaktadır:

Acaba bu harika işleri kim yapıyor? Nasıl yapıyor? Niçin yapıyor? Bu kâinatta benim yerim ve pozisyonum nedir?

Bu ve benzeri sorular insanın başıboş olmadığını, cemiyetteki yeri itibariyle bir takım sorumluluklarının bulunduğunu, nefsine ve ailesine karşı da yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin olduğunu hatırlatacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirmediği zaman ahirette hesabının sorulacağını düşünecek davranışlarını ona göre ayarlayacaktır.

Şimdi yeni eğitim sisteminden istenen de bu derinliğine düşünme alışkanlığını ve marifetullahı, yani eserleri üzerinde tefekkür ederek Allah’ı bilme ilmini gençlere kazandırmasıdır.

Dindar ve imanlı gençlik de böyle yetişebilir.

 

 

[15] Nursi, Bediüzzaman, S. Âsar-ı Bedîîyye. Envar Neşriyat, İstanbul, 2012, s. 435.

[16] Âl-i İmran Suresi, 190. ayet.

[17] Mü’min Suresi, 67.ayet.

[18] Âl-i İmrân, 190-191.ayetler.

[19] Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310.

[20] Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81.

[21] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, XVI, 121.

[22] Tirmizi, İlim, 2.

[23]Münziri,  et-Tergib ve`t-Terhib  I.,s.97.

[24] Nursi, Bediüzzaman, S. Sözler. Türkiye Diyanet Vakfı yayınları-600, 2. baskı, 2016, s. 514-515.

[25] Nursi, Bediüzzaman, S. Sözler. Türkiye Diyanet Vakfı yayınları-600, 2. baskı, 2016, s.  96.

 

 

Yarın: FEN İLİMLERİ TEVHİT İNANCI İLE MEZC EDİLEREK VERİLMELİDİR



Etiketler: , ,
Kategoriler: Eğitim

Yorumlar (1 Yorum)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?