Risale-i Nur’da Genelleme ve İzafiyet-2

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

DEĞİŞİM VE ZAMANIN DEĞERLERİ

Yaratılışta hareket ve değişim esastır ve kâinatta atomaltı parçacıklardan galaksilere kadar her şey hareket halindedir. Değişim daha çok serbestiyeti ve daha çok serbestiyet de daha hızlı değişimi netice verir.

Son yüzyılda bilişim ve iletişim sahalarındaki ilerlemelere paralel olarak toplumların değişimi başdöndürücü hızlara ulaşmıştır. Artık neredeyse her on yılda bir eski bir dünya gitmekte ve yerine yenisi gelmektedir. Yani adeta dâimi olarak mini kıyametler kopmakta, ardından da yeni bir düzen kurulmaktadır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle

Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir.4 

Yeni gelen kâinat da kendi şartlarıyla gelmekte ve özü aynı kalsa da kabuğu değişmektedir. Bu değişimin motoru hürriyet ve bilimsel gelişmelerdir.

Hızlı değişim rüzgarlarını çok iyi algılayan Bediüzzaman, yeni dünyada eski dünya hayali ile yaşama arzusunu ve geçmişi geleceğe taşıma gayretlerini imkânsızı taleb etmek olarak görür, ve net bir tavır sergiler:

Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte: eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlal [çöküş, perişanlık, yok oluş].5 

Yani seçenek ikidir ve ezberciliğe yer yoktur: Ya dünyanın yeni şartlarına ayak uydurup izzetle ön saflarda yürümek, ya da eskide ısrar ederek zillete düşmek ve saf dışı kalmak.

Değişim rüzgarlarının hızı ve yönü insanın kontrolü dışındadır. Akıllı insan bu rüzgarları karşısına değil arkasına alan kimsedir. Bediüzzaman, genel akıma karşı hareket edenlerin yok olup silineceğini ifade eder:

Cereyan-ı umumî [genel akım] ise, muhalif [aykırı] harekette bulunanları adem-âbâd hiçahiçe [hiçlik ve yokluk alemleri]atacaktır.6

Bediüzzaman tüm insanlığı bir insan olarak nazara alır ve insanlığın da bebeklikten yetişkinliğe kadar tabiî gelişim safhalarına dikkat çeker. Vahşîlikten başlayıp kölelikle devam eden bu serüven, günümüzde insanlık izzetine yakışır medenîlik ve kişisel hak ve hürriyetlerde karar kılmıştır:

Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesi [sosyal hayatı] noktasında bakılsa, görülüyor ki, hayat-ı içtimaiye-i siyasiye [insanlığın sosyal ve siyasî hayatı] itibariyle beşer birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevilik devri, ikinci devri memlükiyet [kölelik, birinin mülkü olma] devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir [ücretle çalışma, işçilik] devri, beşincisi mâlikiyet [malik ve sahib olma] ve serbestiyet devridir.7.

Yani kamuoyu olarak bilinen ve ülke yönetiminde bile söz sahibi olmaya kadar varan malikiyet ve en geniş manada serbestiyet, içinde bulunduğumuz modern çağa damgasını vuran temel değerlerdir. Bunu idrak edemeyip yasaklara sığınanlar, fikren hâlâ geçmiş çağlarda mahsur kalanlardır. Bu hürriyet asrının ruhuna uygun olan şey, serbestliğin esas yasakların ise istisna olmasıdır ve yasakları devletin herkese değil bireylerin kendilerine koymasıdır.

İslam aleminde geri kalmışlığın ve fikir ayrılıklarının en mühim bir sebebi, olayların dar bir çerçevede değerlendirilmesi, ilmin rehber alınıp değişik şartların etkisinin dikkate alınmaması ve aklın çok defa devre dışı bırakılmasıdır. Halbuki, Bediüzzaman’ın Münazarat’ta ifade ettiği gibi, herbir zamanın bir hükmü vardır. Zamanının geçerli akçesini bilmeyen ve zamanın akış istikametini görmeyen akıntıya karşı kürek çeken gibidir ve bütün emekleri boşa gidecektir.

Genel akıl, zararları faydalarına baskın ve artık zamanı geçmiş bazı adetlerin kaldırılmasını gerektirir. Olayları ve fikirlerı değerlendirirken muhtemel neticelerine bakılmalıdır. Benzer görünen ağaçları birbirinden ayıran, meyveleridir.

Bediüzzaman, fertleri birbirine bağlıyan millî değerleri korumanın öneminden çok yerde bahseder, ama onun ana çizgisi muhafazakarlık değil rasyonelliktir. Nitekim adet ve geleneklerin bile zaman zaman gözden geçirilmesini ve fayda-zarar muhasebesi yapıp zararlı olanların tardedilmesini teklif eder. Onun bu yaklaşımından rahatsız olup

-“Neden çok âdât-ı müstemirremizi [kökleşmiş devam edegelen adetlerimizi] tezyif ediyorsun [küçümseyip aşağılıyorsun]?” sorusuna şu cevabı verir:

Herbir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın [adetlerin] mevtine ve neshine [ölümüne ve kaldırılmasına] hükmediyor. Mazarratlarının menfaatlarına olan tereccuhu [zararlarının faydalarına olan üstünlüğü], idamına fetva veriyor.8

Yani zaman ve şartların değişmesiyle artık faydadan ziyade zarar getiren adetlerin, ısrarla sürdürülmek yerine kültür müzesine kaldırılması veya kültür mezarlığına gömülmesi gerekir. Bediüzzaman başka bir soruya da benzer şekilde cevap verir:

İşte zaman onu nesheder [kaldırır]. Zararı faidesine galebesi, neshine fetva verir. Mensuh [hükmü neshedilmiş, geçerlilikten kaldırılmış] ile amel caiz değildir.9

Bir zamanlar maslahat olan bir şey, zaman ve şartların değişmesiyle mazarrata dönebilir ve bu durumda hüküm değişir:

Birşeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensuh [nesh edilmiş; hükmü kaldırılmış] ve gayr-ı muteber [itibar edilmeyen, geçersiz] olur. Maslahat [fayda, yarar], o şeyi terk etmekte olur. 10

Bediüzzaman bir fikri değerlendirirken de fikrin mücerret değerinden ziyade doğuracağı muhtemel neticelere dikkatleri çeker. Yani mevcut zaman ve zeminde ekilen o fikir tohumu istikbalde ağaç olunca ne tür muhtemel meyveler verecektir, ona bakılmasını teklif eder:

Delil ve akibete bakınız. … Müştebih [birbirine benzeyen] ağaçları gösteren, semereleridir [meyveler]. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır.”11 

Veya kısaca nazarları meyvelere çevirir:

Bir şeyin aslını gösteren semeresidir.12

Duygusallıktan uzak bu rasyonel çizgi, zamanın değerlerine duyarlılık ve herşeyi akıl süzgeçinden geçirmek Bediüzzaman’ın olaylara bakış ve yaklaşımının ana hatlarını çizer. O, ayaklarını her zaman sağlam zemine basar ve hayalle hakikatı karıştırmaz. Bediüzzaman için küçük bir hakikat pek çok büyük hayallerden daha değerlidir:

Bir dane-i hakikat [hakikat tanesi] bir harman hayalâta [hayallere] müreccahtır [üstündür].13

Temel fizik prensiplerini dikkate almadan yapılan teknik çalışmalar nasıl fiyasko ile sona eriyorsa, temel sosyal prensiplere, mukteza-i hâle ve dünyanın genel gidişatına aykırı hareketler de ters tepki verecek ve akim kalacaktır. Allah’ın yardımını isteyen, Allah’ın koyduğu kanunlara itaat etmelidir. Yoksa asi muamelesi görüp red cevabı alacaktır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile

Kim tevfik [Allah’ın yardımı] isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile aşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir.14

Bediüzzaman bir rasyonalist gibi önermelerin değerlendirilmesinde ve aşırılıklardan kaçınılmasında mantık, uyumluluk ve tutarlılık testlerinin önemine vurgu yapar ve bunları bir mihenk olarak kullanır:

Herşeye zahire [görünen, dışa yansıyan yönler] göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin [gerçekleri araştıran âlimler] şe’ni [öz, gereklilik, özellik], gavvas [inci arayan dalgıç; gayretli] olmak, zamanın tesiratından [tesirler] tecerrüd etmek [sıyrılmak], mazinin a’makına [geçmişin derinlikler] girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını [kaynak] bulmaktır.” “Mantığı ve belâgatı rehber etmek gerektir.” “Hadd-i evsatı [orta yol] gösterecek, ifrat [aşırılık] ve tefriti [tersine aşırılık] kıracak yalnız felsefe-i şeriatla [dinin mantığı, hikmeti] belâgat [hale uygunluk] ve mantık ile hikmettir [maslahat, fenler].”15

Yani, bir hükmün doğruluğunu muhakeme ederken o hükmü birçok teste tabi tutmak gerekir. Bunlar:

(1) dinin öz değerleri (adalet gibi) ve temel çigisiyle uyumluluk,

(2) mevcut şartlara ve halin gereklerine uygunluk,

(3) mantıklılık ve

(4) ilim ışığında fayda/zarar analizi sonucu faydalılık.

Bu testlere tabi tutulduğu zaman, bir hüküm bazı durumlarda ‘doğru’ olurken bazı durumlarda da yanlış olabilir. O yüzden genellemelerden kaçınmak ve muhakemeyi her zaman devrede tutmak lazımdır. Aksi taktirde çok büyük yanlışlar yapılabilir ve telafisi zor zararlara maruz kalınabilir. Durum değişince hüküm değişir ve hatta tersine dönebilir:

Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.”16 

Bu sözün Batı’daki karşılığı, ‘İlaç ile zehir arasındaki fark, dozajıdır.’

Geçmişte doğru olup da bugün geçerliliğini yitirmiş olan değerlerin başında “kuvvet” yani “zor kullanma” gelir. Eskiden bedenen kuvvetli olanlar ve güçlü bir silahlı kuvvete sahip olanlar hükmediyordu ve hedeflerine kolayca ulaşıyordu. Ama zaman değişti. Artık sopa göstermek, zor kullanmak ve silaha sarılmak problemleri çözmüyor, aksine onları müzminleştiriyor. Güç kullananlar güçlenmek yerine güç erozyonuna uğruyor. Hatta toplumu istedikleri yöne sevk etmek için devletin tüm gücünü arkasına alanlar, gayelerinin tam tersiyle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyorlar.

Bediüzzaman bu yeni paradigmayı bir asır evvel şarktaki aşiretlere şöyle anlatır:

Mânen herbir zamanın bir hükmü ve hükümrânı [hükmedeni] vardır. Sizin ıstılâhınızca [tabirinizle], o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte, zaman-ı istibdadın [baskı döneminin] hâkim-i manevîsi [görünmüyen hâkimi] kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kasî [katı] olsa idi, yükselirdi. Fakat, zaman-ı meşrutiyetin zenbereği [itici güç kaynağı], rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir [bilgi], kanundur, efkâr-ı âmmedir [kamuoyu]. Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüd [artma], kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus [eksilme] ettiklerinden, kuvvete istinad eden [dayanan] kurun-u vusta [ortaçağ] hükûmetleri inkiraza [çökme, yok olma] mahkum olup, asr-ı hâzır [şimdiki asır] hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvâri [Hizır gibi] bir ömre mazhardırlar.” “Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre [zorunlu olarak] düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr [zorlama] yerine muhabbeti istimâl [kullanma] ve hissiyâtı [hisleri], efkâra [akla, fikirlere] tâbi ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.17

Zamanının geçerli akçesini bilmeyen ve zamanın akış istikametini görmeyen, akıntıya karşı kürek çeken gibidir ve bütün emekleri heba olmaya mahkumdur. Eskiden zaman makinesini çeviren kuvvet idi. Şimdi ise akıl, sevgi, bilim, hak ve komuoyudur ve bunu gözardı eden ne kadar kuvvetli olursa olsun, yükselemeyecektir. Silah ve kaba kuvvet yerine bilime, yeniliçiliğe, sevgiye, adalete ve kamuoyuna yatırım yapanlar ise emeklerinin karşılığını fazlasıyla alacaklar ve hedeflerine kolayca ulaşacaklardır.

Bediüzzaman, zamanın değerlerine ve dolayısı ile muktezayı hale riayete çok yerde vurgu yapar. Mesela silah ile mücadelenin zamanının geçtiğini, yeni düzende mücadelenin artık kılıçlarla değil kelimelerle, güzel davranışlarla ve her sahada ilerleme ile olacağını ifade eder:

Evet, nasılki eski zamanda İslâmiyet’in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def’etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak.”18

Bu zamanda belağat ve delil ile akılları ve vicdanları fetheden, insanları ve dünyayı da fetheder. Bediüzzaman, düşmanlığın vaktinin geçtiğini ve zamanın artık muhabbet zamanı olduğunu ifade eder:

Husumet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.” “Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden [insanların toplum hayatı] kat’î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki: Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete [düşmanlığa] en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber [darmadağın] eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.”19

 

4 Nursi, B. S., Sözler, 33. Söz, 30. Pencere, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 683.

5 Nursi, B. S., Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 52.

6 Nursi, B. S., Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 152.

7 Nursi, B. S., Mektubat, 28. Mektup, 6. Mesele, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 353.

8 Nursi, B. S., Münazarat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 63.

9 Nursi, B. S., Münazarat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 76.

10 Nursi, B. S. İşarat-ül İcaz, Bakara Sûresi 9-10. âyetin tefsiri, İstanbul: Söz Basım Yayın, s. 135.

11 Nursi, B. S., Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 50.

12 Nursi, B. S., Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 25.

13 Nursi, B. S., Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 25.

14 Nursi, B. S., Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 152.

15 Nursi, B. S., Muhakemat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 26, 27.

16 Nursi, B. S., Sözler, Lemeat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 718.

17 Nursi, B. S., Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 33.

18 Nursi, B. S., Hutbe-i Şamiye, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 35.

19 Nursi, B. S., Hutbe-i Şamiye, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 51.



Etiketler:
Kategoriler: Prof. Dr. Yunus Çengel

Yorumlar (1 Yorum)

  • Maşallah Yunus Hocam, fevkalade güzel tahliller yapmışsınız, istifade ettim. Rabbim aklınıza daha ziyade nur, kalbinize feyiz, kaleminize kuvvet versin. Sizin gibi mütefekkir bilim insanlarına çok ihtiyaç var.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?