Bilirkişi Terörü

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

BİLİRKİŞİ TERÖRÜ

Yıl 1926…

Anadolu halkı; müstevlilerin emellerine hizmet eden şeflerin olmayan merhamet ve insafına terkedilmişti. Kemalizm’e başkaldıran on binlerce vatan evladı idam edilmişti. Dağlardan duman evlerden feryad u figan yükseliyordu.

Sıra başkaldırma ihtimali olanlara gelmişti.

Cumhuriyet Halk Parçasına hafiyelik yapan bilirkişiler, köy köy dolaşarak imha edileceklerin listesini hazırlıyordu. Hafiyelerin ihbarları anayasanın değişmez hükümleri sayılıyordu o günlerde… Hukuk mukuk işlemiyordu memlekette…

O yılların canlı şahidi olan bir hemşehrim hatıralarını şöyle anlatıyordu:

“Cumhuriyet Halk Parçası hafiyesi bilirkişi raporlarına binaen toplanan köylüler, sinema salonuna doldurulmuştu. Orası mahkeme salonu olarak kullanılıyordu. Cumhuriyete başkaldırma ihtimali olanlar arasında benim de akrabalarım vardı. Şimdiki gibi mahkemeler uzun sürmüyordu. Bunca insanı yargılamak için hâkim, elinde ufak bir kâğıt parçasıyla içeri girdi ve şu hükmü beyan ederek salondan ayrıldı:

“Birden ona kadar idam, diğerleri de serbest…”

O yıllarda Hilvan/Şanlıurfa’da ikamet ediyordu ailem. Evin iki gencini şehit vermişti Cihan Harbinde. Evde idam edilecek kimse kalmadığından biraz şanslıydık. Bu sefer de bilirkişinin marifetiyle binlerce dönüm arazimize el konuldu. Tapusu bizde olmasına rağmen doksan senedir mücadele veriyoruz, lakin bir arpa boyu kadar mesafe kat etmiş değiliz maalesef…

Anadolu halkının bir kısmı da bilirkişi raporlarına binaen ana yurdundan kopartılarak sürgüne yollanıyordu. Hadisenin en acı tarafı: Bu zatların tamamı Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Harbine binlerce talebe, mürit ve adamlarıyla gönüllü olarak iştirak etmiş, binlercesini şehit vermiş medrese âlimleri, tarikat şeyhleri ve memleketin ileri gelenlerinden müteşekkildi.

Sürgün fermanıyla yola düşenlerden biri de üç yüz talebesiyle beraber Gönüllü Kürt Süvari Alay Komutanı olarak Birinci Dünya Savaşına iştirak etmiş, başta yeğeni Ubeydullah olmak üzere iki yüz doksan yedi talebesini şehit vermiş, Rus’un Bitlis muhasarasında ayağı kırıldığı için esir düşmüş Said-i Nursi de vardı.

İlk sürgün kafilesi Van’dan Erzurum’a doğru yola çıkmıştı. Mevsimlerden kış, aylardan Şubat’tı. Sıcaklık sıfırın altında -30 dereceydi. Memleketin ileri gelenleri, elleri zincirle sımsıkı birbirlerine bağlanarak yaya olarak sürgüne gönderiliyordu. Sürgün değil; doksan bin askerin donarak şehit olduğu bir coğrafyada düpedüz ölüme gönderiliyordu. Dondurucu soğukla beraber jandarmanın dipçiği, ellere vurulan zincirli kelepçeler ve vatan uğruna canlarını feda etmelerine rağmen vatan haini muamelesine maruz kalmaları adeta kahrediyordu onları…

Yıl 1996… 28 Şubat Cuntasının başlangıç yıllarıydı…

O meş’um devirde cuntanın zulmüne maruz kalma şerefine nail olan ilk insanlardan biri de bendim. Yedi yıllık zorlu bir eğitimden sonra üç arkadaş Mekke Üniversitesinden mezun olmuştuk. İki arkadaşa diploma denkliği verilmiş; bendenize yedi yıllık eğitime karşılık iki yıl denklik verilmişti. Devre arkadaşlarımdan biri ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi oldu. Mastırını yaptı, doktorasını bitirmek üzere iken kendisine bir teklif yapıldı. Teklif neydi biliyor musunuz, sıkı durun:

Mason olmak ister misiniz?

İlahiyatta mason olmak… Kim bilir, her ilahiyatta halka İslam’ı anlattığını iddia eden kaç düzüne mason hoca var? Arkadaş kesinlikle teklifi reddeder. Ertesi gün fakülteye vardığında diploma denkliğinin iptal edildiğini ve görevine son verildiği haberini alır. Garibim öğretim görevlisinden pazarda maydanoz satan pazarcı haline döner. Başka bir arkadaş da denkliği iptal edilince kalp kriziyle şu fani hayata veda eder. Hesap öbür dünyaya kalır.

Cunta şefleri sudan bahanelerle; ilkçağ felsefesi, ortaçağ felsefesi, din felsefesi, din sosyolojisi ve din psikolojisi gibi din ve imanla hiçbir alakası olmayan dersleri okumadığımız için diplomalara denk vermiyordu. Bu dersler okunduktan sonra ancak denklik verileceği şartını ileri sürüyorlardı, lakin bana pek inandırıcı gelmiyordu. Yedi senelik üniversite eğitimine iki yıl denklik verenlerin bu dersler okunsa da başka ayaklara yatacağından emindim. Nitekim de oldu. Birkaç malayani dersi tam üç yılda ancak bitirebilen arkadaşlara denklik verilmiş ve şu tarihi ibareyle diplomaları mühürlenerek tekrar madur edilmişti. “Bu diploma öğretmenlik için geçerli değildir.”

On yaşında iken kurşunlara göğüs geren biri olarak ceberuta teslim olmayı asla düşünmedim. YÖK denklik bürosu başkanına vardım. Diploma denkliğinin mevcut hangi kanuna binaen verilmediği sualime karşılık, vicdanlı başkan:

“Arkadaş bu işler benim elimde değil. Müslüman ülkelerde okuyan öğrenciler hakkında bilirkişiler rapor hazırlamış. Türkiye’yi ayağa kaldırsanız da sizlere hiçbir hak tanınmayacak. Benden tavsiye, gidin pazarda domates satın ama bu davadan vazgeçin. Masasındaki dosyaları göstererek bak beyefendi, bu dosyalar kimin biliyor musunuz? Dağılan Sovyet ülkelerinden Türkiye’ye gelen nataşaların dosyası. Karadeniz illerinde icraat yaparken yakalanmış, çantalarında YÖK’ün denklik verdiği diplomalar çıkmış. Emniyetten bize resmi yazı göndermişler: ‘Şu hanım efendilerle ne alakanız var’ diye…”

Rus nataşalara müsavat, eşitlik ve denklik; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına müfavat, ayrımcılık ve eziklik… Cuntacıların marifet ve akidesi budur işte…

Uzun bir uğraştan sonra vaziyetin düzelmeyeceğini anlayınca YÖK’ü idari mahkemeye verdim. Duruşma, yazışma derken mahkeme hâkimi işi bilirkişiye havale etti. Hâlbuki bilirkişilik herhangi bir durum yoktu. Yurtdışında sekiz yarıyıl üniversite okuyan kişilere fakülte diploması verileceğine dair Bakanlar Kurulu kararı vardı. Bendeniz, sekiz yerine tam on dört yarıyıl okudum. Tembellikten değil mecburi eğitimden dolayı. Zaten üç yıl hazırlık sınıfı vardı. Bir de Milli Eğitim Bakanlığının şahsım hakkında tanzim ettiği ve fakülte diploması denkliği verileceğine dair resmi öğrencilik belgesi vardı.

Sağ olsun bilirkişi devreye girdi ve %100 yalan ve sahte bilgilerle bir rapor hazırladı. İddialarından biri de mealen şöyleydi: “Her ne kadar bakanlık, mezkûr şahıs üniversiteyi bitirdiği vakit diploma seviyesinin fakülte olduğunu beyan etmişse de Türk dilinde seviye, denklik manasında değildir. Dolayısıyla Bakanlığın tanzim ettiği belgede bahsi geçen şahsın yurtdışından aldığı üniversite diplomasının Türkiye’de fakülte diplomasına eş değer olacağına dair hiçbir ifade yoktur.”

Buyurun…

Şu bilirkişi raporunu hazırlayan şahıs, ilk mektep mezunu olmayan Fetullah Gülen gibi cahil birisi falan değil; ilkokulu bitirmiş, ortaokulu bitirmiş, liseyi bitirmiş, ilahiyat fakültesini bitirmiş. Sonra mastır yapmış sonra doktora yapmış sonra doçent olmuş sonra da profesör olmuş. Mesleki hayatta çeşitli ödüller almış, Başkent Ankara, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi gibi Türkiye’nin sayılır üniversitelerinde görev yapmış lakin “seviye” ile “denkliğin” aynı manada olduğunu idrak edememiştir.

“Seviye” ibaresi ile “denklik” kelimesinin aynı manada olduğunu bilmeyen bir kişinin profesör veya bilirkişi değil; sığır çobanı olması lazımdı. Ne hikmetse hâlihazır hukuk ve eğitim sisteminde ise profesör hem de bilirkişi oluyor. Hâkim Bey de sayın bilirkişi raporuna binaen davayı reddetti, an itibarıyla yirmi üç senedir Danıştay aşamasında mücadelemiz hala devam ediyor.

Mağdur edilen talebeleri bekleyen çok ciddi tehlikeler vardı. Evli olanların eşleri baba evine doğru yola çıkmış, nişanlı olanların üzerine yüzük atılmış ve bekâr olanlara da kimse kız vermiyordu zaten.

Üniversite mezunu olmamıza rağmen on sekiz ay er olarak askere sevk ediyorlardı. Askerliğini daha evvel kısa dönem olarak yapanlara ise on sekiz aya tamamlamak üzere tekrar celp kâğıdı yollanıyordu.

Müslüman ülkelerde üniversite okuyan gençlere, askeri kışlada terörist ve vatan haini muamelesi yapılıyordu. Sabahtan akşama kadar vücutta hiçbir beyaz et parçası kalmayana kadar odun parçalarıyla dövüyorlardı. Akşam olunca “askerlikte hiçbir işkenceye maruz kalmadığına dair” bir de kâğıt imzalatıyorlardı.

Cuntanın Gül’ü

Maruz kaldığımız haksızlığı yıllar sonra dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’e e-mail olarak takdim ettim. Kendisini şahsen tanırdım. Fakir Mekke’de öğrenci iken o da Cidde’de İslam Bankası’nda çalışıyordu. Sağ olsun derdimize derman olmadığı gibi zat-ı alilerine yazdığım e-maili YÖK’e gönderdi. YÖK de mahkemede aleyhimde delil olarak kullanıyor.

Kadir Sarmusak ve Bülent Orakoğlu adında iki devlet yetkilisi, 28 Şubat darbesi hazırlıkları dosyasını henüz rahmetli olmayan Nurlu Baba’ya takdim etmişti. Baba da o raporun fotokopisini cuntacılara vermiş, garibanlar, yıllarca hapishane ve mahkemelerde sürünüp ter dökmüştü. İşte ben de o vaziyete düştüm… Hapishaneye atılmadığıma şükrettim…

Sonra öğrendik, meğer halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan Gül 2011 yılında, 28 Şubat Cuntasının Müslüman öğrenciler aleyhinde tanzim ettiği kararları kanun haline getirmiş. Yani ‘mücahit’ Abdullah Gül; “başörtü takan Arabistan’a gitsin” diyen Süleyman Demirel’e inkılap etmişti.

O günlerde YÖK yetkilileri; Genelkurmay Başkanlığıyla yüz on üç sayfa değil; yüz on üç klasörlük yazışma yaptığı tespit edilmiştir. ‘Muhteremler’ sanki Genelkurmaya bağlı.

Halkın oylarıyla başa geçtiği halde İngiliz menfaatlerine hizmet eden cümle hain ve zalimlere hakkımızı helal etmiyoruz. Onları Aziz, Kahhar, Cebbar ve Müntakim olan Allah’a havale ediyoruz…

Çünkü onların ceberut ve zulmünü ancak Cehennem ateşi temizler…


Etiketler: , , ,
Kategoriler: Muhammed Kahtavi Yazarlarımız

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?