Henüz fırsat varken…

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

 

Bir dost meclisindeydik. Çay faslında söz döndü dolaştı anne sevgisinin önemine geldi. Herkes fikrini söylüyor, deneyimlerini anlatıyordu. Bir ara ben de söze karıştım. Küçük yaşta anne terbiyesinin öneminden, ana sevgisinin gönül dünyamıza etkisinden söz ettim.
“Başka sevgiler olsa da anne sevgisinin yerini tutamıyor. Hep bir yanı eksik kalıyor insanın” dedim. Deneyimlerimi, gözlemlerimi, izlenimlerimi anlattım.
Beni dikkatle dinleyen bir ihtiyar söz alıp dedi ki: “Ben seksen yaşındayım. Küçükken annemden sevgi görmedim. Hala bunun açlığını çekerim. Bazen, keşke annem hayatta olsaydı da beni dizine yatırıp başımı okşasa derim.”
Saçı sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyarın anne hasreti hepimizi çok etkiledi, uzun süre sustuk. Yaşadığı hiçbir olay o boşluğu dolduramamıştı.
“Neden sevgi görmediniz? Neler yaşadınız?” diye sordum.
“Ben küçük bir çocukken babamla annem ayrı yaşıyorlardı. Bilmediğim bir sebeple annem yuvasını terk etmişti.
İlkokulumun ilk gününde çoğu arkadaşlarım anneleriyle okula geldiklerinde ben yalnızdım.
Bir anım var ki ne zaman hatırlasam içim acır. Hafızamdan silmek isterim, silemem.
Milli bayramlardan biri kutlanacaktı. Hani hep yaptırırlar ya, bizim sınıfı da caddelerde, sokaklarda yürüteceklerdi.
Bunu haber alan annem, beni uzaktan da olsa görmek istemiş, öğretmenime ricada bulunmuş.
Elime küçük bir bayrak tutuşturup onun görebileceği bir sıranın en önüne koydular.
Dedemin evinde kalıyordu annem. Kapının önünden düzgün adım geçtik.
Annem beni gördü mü, gördüyse nasıl gördü bilmiyorum. Çünkü onun tarafına hiç bakmadım, onu görmek istemedim. Kalbim kırıktı, anneme kırgındım.
Bütün çocukların, bütün öğretmenlerin, dünyadaki bütün insanların bana baktıkları vehmine kapılmaktan kendimi alamıyordum.
Hiçbir zaman gururum o kadar incinmedi, hiçbir zaman o kadar büyük bir hissi karmaşa yaşamadım.
Hem o zamanlarda hem de daha sonraki yıllarda annemi ‘beni bırakıp giden kadın’ olarak görüyordum.
Çünkü onun da bir insan olduğunu, kim bilir ne acılar çektiğini, hangi sebeple beni bırakıp gittiğini bilemiyordum.
Yıllar geçti, ben büyüdüm, annemle babam bir araya geldiler, fakat münasebetimizde kayda değer bir değişiklik olamadı.
Ne annem bana sevgisini yeteri kadar gösterebildi ne de ben ona yaklaşabildim.
Ben, annemin yanında annesiz büyüyen bir çocuk oldum adeta. Hem vardı, hem yoktu.
Yavrusunu okşayan bir anne, annesinin omzuna başını koymuş nazlanan bir çocuk gördüm mü içim cız ederdi.
Biliyordum, hem de nasıl, annem beni seviyordu, benim için canını verebilirdi ama sevgisini gösteremiyordu işte.
İleriki yaşlarımda anladım bunun sebebini.
Yaralı bir kuştu annem. Sevgiyle beslenememişti. Erkekler arasında annesiz büyümüştü.
Kadın olmak nedir, anne olmak ne demektir yaşayarak öğrenememişti.
Mazurdu, onu anladım, onu sevdim, ona sarılmak istedim ama iş işten geçmişti artık.
Bir toprak yığınıydı annem, üstünde yazılar bulunan bir dikili taştı.
Geç anladım, geç bildim, çok yandım.
Fatihalar yolluyorum ardı sıra.
Ebedi âlemde yeniden bir araya geleceğimizi düşünerek kendimi teselli etmeye çalışıyorum.
Bir de, annesi henüz hayatta olanlara şunu söylüyorum:
Hazır fırsat varken git annene, sımsıkı sarılarak sevgini göster. Gidemiyorsan ara, hasretini söyle. Çok şey istemezler ki anneler, bir sevgi sözü, tatlı bir gülüş, sıcak bir dokunuş, yeter.”

Ömer Sevinçgül



Etiketler: , , , ,
Kategoriler: Ömer Sevinçgül

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?