Drake Eşitliği

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Prof.Dr. Zeki EKER

RADYO İLE HABERLEŞEBİLEN UZAYLI MEDENİYETLER VAR MI? VARSA KAÇ TANE?

Drake Eşitliği, SETI (Search for ExtraTerrestrial Intelligence – Dünya Dışı Zekanın Araştırılması) projesinin babası, Frank Drake tarafından Green Bank, West Virginia (ABD) Radyo Astronomi Gözlemevinde çalıştığı yıllarda (1961), galaksimiz Samanyolu içinde radyo ile haberleşmeyi başarmış uzaylı medeniyetlerin sayısını tahmin etmek için ortaya attığı bir formüldür. Bu formül astronomlar arasında hemen meşhur olmuş, astronomi ders kitaplarına girmiş, uzayda medeniyet kurma düzeyine yükselmiş başka canlıların araştırılması konusunda tartışmaların odağı haline gelmiş bir formüldür. Eşitlik SETI sayfasında1 ifade edildiği şekli ile aşağıda görüldüğü gibidir:

N = R* x fp x ne x fl x fi x fc x L

Eşitlik birinci adımda Samanyolu içinde, sonra tüm kâinatta radyo teleskop ve alıcıları ile tespit edilebilir medeniyetlerin sayısını (N) bulmayı hedeflemektedir. Galaksimiz içinde yıldız teşekkülü devam etmektedir. Madem biyolojik hayat sahibi canlıların meskeni bir gezegene ve bu gezegene enerji ve ışık temin edecek bir yıldıza ihtiyaç vardır, en birinci parametre olarak, R* parametresi düşünülmüştür.

R* Samanyolu’nda bir yılda teşekkül eden yıldız sayısını ifade etmektedir. Ama, her yıldızın gezegenleri veya gezegeni olmayabilir. Bu yüzden,

fp gezegen (İngilizce: planet) sistemine sahip yıldızların oranını ve “p” indisi planet kelimesinin ilk harfini ifade eder. Ancak, yıldızın etrafında dolanan gezegenlerin olması, hepsinin yaşanabilir olmasını garanti etmez. Bu yüzden,

ne sistem başına Dünya’ya benzer (yaşanabilir) gezegenlerin sayısını ve “e” indisi İngilizce Earth (Dünya) kelimesinin ilk harfini ifade eder. Ancak, gezegenlerden bir veya birkaç tanesinin yaşanabilir olması, biyolojik hayatın başlamış olmasını garanti etmez. Bu yüzden,

fl yaşanabilir gezegenler arasında biyolojik hayata sahip gezegenlerin yüzdesini ve “l” indisi İngilizce life (hayat) kelimesinin ilk harfini ifade eder. Ancak, biyolojik canlıların var olması, o gezegende medeniyet kurmuş şuurlu (zişuur) zeki canlıların varlığını garanti etmez. Bu yüzden,

fi medeniyet kurabilmiş zeka/şuur sahibi canlıları barındıran gezegenlerin oranını ve “i” indisi İngilizce intelligence (zeka) kelimesinin ilk harfini ifade eder. Ancak, bir gezegende medeniyet kurmuş şuurlu zeki biyolojik canlıların olması, onların telsiz telgraf ve radyo kullanma seviyesine çıkmış olmalarının garantisi değildir. Bu yüzden,

fc böylesi gezegenler arasında iletişim kurulabilir gezegenlerin oranını ve “c” indisi İngilizce contactable (iletişim kurulabilir) kelimesinin ilk harfini ifade eder. Bu da bu medeniyetlerin telsiz/radyo kullanma düzeyine çıkmış olmalarıyla mümkündür. Böyle gezegenleri keşfetmek bundan böyle, telsiz/radyo alıcılarının duyarlılığına ve zamana bağlıdır. Bu yüzden,

L telsiz/radyo sinyallerini kullanabilecek düzeye erişmiş medeniyetlerin medeni yaşam süresini ifade etmektedir. “L” sembolü de İngilizce Life (hayat, yaşam) kelimesinin birinci harfidir. Dikkat! Bu süre, medeniyet kurmuş canlı türünün var oluş süresi değil, kaç yıldan beri uzaya sinyal gönderdiği ve kaç yıl daha gönderebileceğini ifade eden bir parametredir. Örneğin, tarihi kayıtlarda insanlık 30 bin yıldan beri vardır. İnsanlar, ancak, son yüz yıl içinde telsiz (radyo) haberleşmesini keşfetmişler, haberleşmede radyo sinyallerini kullanmaya başlamışlardır.

Galaksimiz, Samanyolu’nun büyüklüğünü idrak etmeden, içinde olup bitenleri anlamadan, ihtiva ettiği yıldızların sayısını ve yıldızlar arasındaki mesafeleri kavramadan Drake eşitliğini kullanmak, verdiği sonucun ne anlama geldiği hakkında fikir yürütmek, değerlendirmeler yapmak mümkün olmayabilir. Bu yüzden, önce, günlük hayatımızdan örnekler vererek idrakinde zorluk çektiğimiz Galaksimizin büyüklüğünü kavramaya çalışmalyız.

SAMANYOLU NE KADAR BÜYÜK, YILDIZLAR ARASI SEYAHAT MÜMKÜN MÜ?

Ansiklopedik bilgi olarak “Samanyolu diskinin yarıçapı 80 bin ışık yılı, içindeki yıldız sayısı 200-400 milyardır” demek kolaydır2. Ancak, böyle astronomik rakamları hazmedebilmek için bildiğimiz ölçüleri düşünüp karşılaştırmalar yapmamız gerekmektedir.

Saatte 120 km hızla giden bir otobüs/araba ile hiç durmadan yol alırsak Dünya’nın çevresini (ekvatorda) yaklaşık 14 günde dolanabiliyoruz. F-35 uçağı dünya çevresini 20 saat 42 dakikada dolanabilmektedir. İnsanoğlunun yaptığı ve içine bindiği en hızlı araç Uzay Mekiğidir (Space Shuttle), hızı da saatte 28000 km dir. Uzay mekiği ile, Dünya’nın çevresini bir buçuk saatte dolanmak mümkündür. Ancak, Uzay Mekiği ile Güneş’e gitmeye kalkarsak, ışığının 8 dakikada geldiği yere, yani Güneş’e gitmek için hiç durmadan 223 gün yolculuk yapmak gerekir. En yakın yıldıza ışık hızıyla gidebilseydik yaklaşık dört buçuk (4.5) yıl yolculuk yapmak gerekecekti, ama ışık hızıyla gidebilen aracımız yok. En hızlı aracımız, Uzay Mekiği ile gitmeyi düşünürsek; bir insanın ömrüne sığmayacak kadar, 164 bin yıl sürecek bir yolculuğu göze almamız gerekecektir.

En hızlı aracımızla, en yakın yıldıza gitmek için bir insanın ömrü yetmiyor. Samanyolu’nu boydan boya geçmek için, ışık hızıyla bile gitsek, 160 bin yıl sürecek bir yolculuk olacağını astronomi söylüyor. Samanyolu içinde yıldızlar arası mesafeler o kadar büyüktür ki, seyehat hızı ışık hızıyla bile olsa, insan ömrü için imkansızdır. Madem Galaksimizde seyahat ışık hızıyla (saniyede 300 000 km) bile imkansızdır, o halde muhtemel uzaylı yaratıkların varlığını nasıl bilebiliriz? Gidip onları yerinde keşfetmemiz imkansız olduğu gibi onların da bize gelmesi imkansızdır. Tek çare: elektromanyetik dalgaları kullanmak yani radyo vasıtası ile onlardan haber almak veya onlarla haberleşebilmektir. Bunun için de uzaylıların bizim gibi medeniyet kurması, bilimsel yasaları keşfetmeleri, ve radyo ile haberleşme düzeyine çıkmış olması gerekmektedir. Aksi takdirde biyolojik yaşam ve zeka var olabilir, ama radyo ile haberleşmeyi öğrenmemişler veya geliştirememişler ise başka yıldız sistemlerinde yaşayan uzaylılardan hiç bir zaman haberimiz olmayacaktır.

UZAYLILARI KEŞFETMENİN TEK ÇARESİ

Atlantiğin iki yakası arasında düzenli radyo/telsiz telgraf haberleşmesinin başlamasından bugüne 111 yıl geçti3. 1932 yılından beri de, uzaydan gelen radyo sinyallerinin farkındayız. Bell Telefon Şirketi adına Atlantik okyanusunun iki yakası arasında radyo haberleşmelerini zora sokan gürültünün ne olduğunu anlamaya çalışan Karl Jansky, gürültü gibi algılanan sinyalin Galaksimizin merkezinden geldiğini 1932 yılında keşfetti. Böylece, uzaydan gelen radyo sinyallerini algılayan, araştıran radyo teleskoplar yapılmaya başlandı. Radyo astronomi diye bir bilim dalı ortaya çıktı. Pulsar denen nötron yıldızları radyo teleskoplar sayesinde 1967 yılında keşfedildi4. İlk pulsar keşfedildiğinde astronomlar çok heyecanlandı. Çünkü, bu pulsarın 1.3 saniyelik aralıklarla puls denen atımları, yani parlamaları vardır. O zamana kadar uzaydan gelen radyo sinyallerinin uzaylılar tarafından değil, yıldızlardan, galaksilerden gelen doğal sinyaller olduğu anlaşılmıştır. Ancak böylesine küçük periyodlu (1.3 saniye) bir sinyalin o günün bilgisi dahilinde doğal süreçler ile üretilemez diye bilindiğinden, bu bir uzaylı sinyali olabilir diye astronomlar önce çok heyecanlandılar. Daha sonra çok sayıda, hatta daha küçük (milisaniye periyodlu) başka pulsarların bulunmasından sonra bu kısa periyodlu sinyallerin de doğal olduğu anlaşıldı.

Evreni Anlama Serüveni5 başlıklı kitaptan aktarıyorum: Frank Drake 1960 yılında Ozma Projesi çerçevesinde Ulusal (Amerikan) Radyo Astronomi Gözlemevi teleskobunu kullanarak yakınımızdaki iki yıldızdan gelen radyo sinyallerini analiz etti ve bu sinyallere yüklenmiş radyo televizyon programları gibi, suni (yapay) sinyaller var mı diye araştırdı. 1970’li yılların ortalarında yakın uzayımızdaki 600’den fazla yıldız, aynı maksatla yıldız başına ortalama 30 dakikalik gözlem süresi ile gözlendi. 1971 yılında, bir grup radyo astronom ve mühendis uzaylı sinyalleri aramak maksadı ile Cyclops Projesi adı altında radyo teleskop dizileri inşaa etmeye karar verdiler. Bu proje daha sonra SETI projesi tarafından sahiplenildi. 1995-2004 yılları arasında Phoenix Projesi çerçevesinde 240 ışık yılı uzaklığa kadar yaklaşık 800 yıldız, milyonu aşkın radyo frekansı bandında dinlendi (yani radio teleskoplarla gözlendi). Dünya dışı bir medeniyetin izlerini taşıyan hiç bir sinyale rastlanmadı. Araştırmalar günümüzde de devam etmektedir, Allen Teleskop Dizisi ve 100 metre çaplı bir radyo teleskoba eşdeğer SETI teleskopları için hazırlıklar devam etmektedir. Porta Riko daki dev, yere sabitlenmiş Arecibo Radyo Teleskobu uzaylı sinyallerini doğal sinyaller içinde arayacak süper komputer ile donatıldı. 1999 da SETI@home projesi başlatıldı, bu proje çerçevesinde Dünya çapında 5.5 milyondan fazla kişi kendi kişisel bilgisayarına SETI web sayfasından indirdiği uygulama ile çok zaman alan indirgeme işlemlerinde SETI’ye yardımcı oldu. Sonuçlanması için 3 milyon yıl beklememiz gereken bir işi, el birliği ile bitirmiş oldular ve bu proje hala devam etmektedir.

Sadece, radyo teleskoplarla uzayı dinlemedik; biz buradayız diye uzaya sinyaller de gönderdik ve hala gönderiyoruz. Bir örnek: 1974 yılında, Arecibo Radyo Teleskobu ile Herkül Burcu doğrultusunda 300 bin yıldızın bir arada bulunduğu bir yıldız kümesine morse kodları ile 1679 harften oluşan bir mesaj gönderildi. Mesajın gönderilmesi sadece 10 dakika sürdü. Burada ilginç olan şudur: zekice hazırlanmış bir mesaj. Mesajı alacak zeki uzaylıların dilimizi bilmese de bu mesajı anlamaları beklenmektedir. 1679 sayısı özel bir sayıdır. 1 ve 1679 hariç, 23 ve 73 sayılarından başka iki sayı yoktur ki, iki sayının çarpımı 1679 etsin. Bu durumda 1679 mors kodu iki türlü sıralanabilir, 23 satır ve her satırda 73 kod olan bir mesaj veya 73 satır ve her satırda 23 kod olan bir başka mesaj. Biri anlamsız, diğerinde mors kodları ile oluşturulmuş kaba bir resim. Radyo teleskobu kullanan bir medeniyet mesajın gönderildiği 300 000 yıldız içinde varsa, mesaj alınacak ve çözülecektir. Peki cevap ne zaman gelir? 300 000 yıldızdan oluşan küme, 26 000 ışık yılı uzaktadır. Mesajı göndereli henüz 50 yıl olmamıştır; ne yazık ki bunu öğrenmek için en az 51956 yıl daha beklememiz gerekiyor.

UFOLARA İNANMAK BİLİMİ İNKAR ETMEKTİR

Uzaya gönderilen sinyaller sadece Arecibo Radyo teleskobu ile 1974’te yapılan 10 dakikalık yayın değildir. Yaklaşık 100 yıldır telsiz telefon, ve radyo yayınları, bunun yanında yarım asrı aşkın süredir televizyon yayınları Dünya’dan uzaya yayılan doğal olmayan, yapay elektromanyetik sinyallerdir. Uzaya ister istemez kaçan bu sinyaller ya henüz farkedilmedi, ya farkedildi çözülemedi, ya çözüldü cevap yolda, ya da diyebiliriz ki en azından 25-30 ışık yılı uzaklığa kadar bizi algılayan uzaylılar yok6. Aksi takdirde 60 yıl ve daha önceki sinyallerimize cevap almamız gerekirdi. Yapay uzaylı sinyallerine henüz raslamadık. Bu yüzden, radyo astronomi araştırmaları ve SETI uygulaması uzayda yalnız olduğumuzu ima etmektedir. Çünkü seksen altı (2018-1932= 86) yıldan beri uzaydan aldığımız tüm radyo sinyalleri uzaylı sinyali değil, doğada zaten var olan doğal sinyallerdir.

Bu durumda, UFO gördüğünü söyleyen, UFO’ların varlığını iddia eden şarlatanlara ne diyeceğiz? Aldırış etmeyelim; söylediklerine de inanmayalım! Şecaatini söylerken sirkatini ele vermesi7 gibi bu kişiler ya kasıtlı düpedüz yalan söylüyorlar veya bilime, bilimsel çalışmalara inanmıyorlar.

Hadi diyelim ki, iddia ettikleri gibi UFO ile bizi ziyaret eden uzaylılar var ve ileri teknolojiye sahipler; yani ışıktan hızlı seyahat edebildikleri için (bugünün bilimi ve teknolojisi ile bu imkansız, imkansız olduğu gibi, şimdi olmuyor ileride olabilir diye bir emare de yok. Biz onlara gidemediğimiz gibi onların da bize gelmesi mümkün değil; ışık hızıyla bile mümkün değil!) gelip bizi ziyaret ediyorlar ve bunu da gizli tutuyorlar kendilerini ifşa etmek istemiyorlar. Böylesi bir durumda bile, iddialar tutarsız.

Çünkü bu UFO’lu uzaylılar hiç mi kendi aralarında telsiz/radyo haberleşmesi yapmıyorlar? Hiç mi geldikleri yerle haberleşmiyorlar? İddia edildiği gibi uçan dairelere binip bizi ziyaret eden uzaylılar varsa, ve teknoloji kulanıyorlarsa, haberleşmelerinde elektromanyetik dalgaları kullanmak zorundalar. Elektromanyetik tayfın tüm kanallarının her an dinlendiğini, veya gözlendiğini biliyoruz. Amatör telsiz kullanan biri, amatör bandının dışına çıkıp sinyal göndermeye kalksın da görelim ne oluyor? Casusluk suçu ile yakalanıp hapse düşme ihtimali var! Uzaylı sinyallerini kaçırma ihtimalimiz gün geçtikçe azalmaktadır. Uzaylıların sinyalleri, hele yakınımıza kadar gelmiş uzaylıların sinyalleri mutlaka alıcılarımızdan birine takılacaktır. Eğer bu sinyalleri alamıyor, bulamıyor, göremiyorsak, UFO’lar ve uzaylılar var diye iddia etmek bilime inanmamak demektir.

DRAKE EŞİTLİĞİNİN SONUÇLARI VE FERMİ PARADOKSU

İlerleyen teknoloji ve elde edilen bilgiler çerçevesinde Drake denkleminin son terimi (L) hariç diğer terimleri ile ilgili belirsizliklerin 1961 yılından günümüze azaldığını söyleyebiliriz. 1988 yılına kadar, yıldızların etrafında dolanan ötegezegenler olduğunu söylüyor ama tespit edemiyorduk. NASA ötegezegen8 arşivine göre 1988 yılından bugüne kadar keşfedilmiş ötegezegen sayısı 3735 e ulaşmıştır9.

Bütün bu gelişmeleri göz önünde bulunduran Oxford Üniversitesinden Anders Sandberg, Eric Drexler, ve Toby Ord10 parametrelerini tek tek ele alıp Drake denklemini günümüz şartlarında değerlendirmiş ve bilimsel bir makale yayınlamıştır. Sandberg ve arkadaşlarına göre, literatürde Drake denkleminin çözümünü veren, N sayısını (radyo ile iletişim kurulabilir medeniyetlerin sayısı) hesaplayan, düzinelerce tahmin sonucu vardır. Bu tahminler N=0.0003 ile N= 100 000 000 (yüz milyon) arasında değişmektedir. Buna rağmen, Sandberg ve arkadaşlarının ulaştıkları sonuç: Büyük bir ihtimalle (%53-%99.6) Galaksimiz içinde, daha az ama yine de muhtemelen (%39-%85) görünen evren (kâinat) içinde yalnızız, bizden başka radyo haberleşmesi yapan yok!

Önerildiği günden beri, Drake Eşitliğinin sonuçları hep tartışmalıdır. Bu yüzden, sonuçlar iyimser ve kötümser diye ikiye ayrılır. N’yi çok büyük (N L) bulan sonuçlar iyimser (optimistic), bir (1) veya birden küçük bulan sonuçlar (N =< 1) ise kötümser (pessimistic) sonuçlar olarak nitelenmektedir.

Bir sonuç, neye göre iyimser neye göre kötümser olur? Şimdi bunu inceleyelim. İyimser sonuçlardan birini, N= 1 000 000 (bir milyon) olması durumunu, düşünelim. Bu durumda bize en yakın medeniyet ne kadar uzaktadır? Radyo haberleşmesi yapabilen bir milyon farklı medeniyet Samanyolu diski içinde homojen dağılmışlarsa, bize en yakın olanı bizden 142 Işık yılı uzakta olacaktır. Milyon değil de N= 1000 olduğunu düşünürsek, en yakın medeniyetin bize uzaklığı 4484 Işık yılı olur.

İyimser sonuçlar aslında biyolojik hayatın varlığını tesadüflere veren, Dünya gezegeninde hayat tesadüfen nasıl ortaya çıkmışsa başka yıldızların gezegenlerinde de aynı şekilde var olması gerekir diyen, N nin büyüklüğü ile ilişkili olarak hayatın var oluşu ve evrimini (Darwin’in iddiası) sıradan ve yaygın doğa olayı zanneden, yeter ki biyolojik canlılık bir gezegende başlaşın, belki biraz hızlı, belki biraz daha yavaş, ama eninde sonunda bilimsel bilgiyi kullanan medeniyetlerin seviyesine geleceğine inanmış bilim adamlarının taraftar olduğu sonuçlardır.

Ancak, iyimser diye nitelenen bu sonuçlar, Dünya dışı zeka araştırmalarımızın günümüzdeki sonuçları ile çelişki içindedir. Yüz yılı aşkın süredir, uzaydan gelen radyo sinyelleri arasında tek bir uzaylı sinyaline rastlamadık. Uzaylı sinyali alamıyor, gönderdiğimiz sinyallere cevap da yoksa, ortada bir paradoks var demektir! Enriko Fermi, Los Alamos Laboratuvarında çalıştığı 1950’li yıllarda “Herkes nedere?” demesiyle, söz konusu paradoksa ilk dikkat çeken bilim adamıdır, bu yüzden bu paradoksa “Fermi Paradoksu” adı verilmiştir11.

Bu durumda kötümser sonuçlara taraftar olmak veya savunmak da Fermi Paradoksunu çözmek isteyen bilim adamlarına kalmıştır. Max Tegmark12 bu bilim adamlarının başında gelir. Max Tegmark gibi Sandberg ve arkadaşları da N parametresinin hesabında en büyük belirsizliğin fl ve fi’den kaynaklandığını düşünmektedir. Dört bine yakın ötegezegenin keşfedilmesi, bu gezegenlerin hangi tür yıldızlarda hangi sıklıkla (yıldız başına gezegen sayısı) olabileceği bilgisini verse de, bir gezegende biyolojik canlılığın başlaması ve evrilmesi ile ilgili bilgi için yeterli değildir. Sandberg ve arkadaşları Samanyolu içindeki yıldız sayısını (200-400 Milyar) ortalama değer 300 Milyar kabul edip, diğer parametreleri de sırasıyla

R* parametresini 1 ile 100 arasında (log X =2) (bugün için en iyi tahmin 2 ile 16 arasındadır)

fp parametresini 0.1 ile 1 arasında (log X= 1) (bugün için en iyi tahmin fp 1)

ne parametresini 0.1 ile 1 arasında (log X = 1)

fl belirsizliği en büyük olan parametredir (log X= 200) (ortalama ve medyan değeri: 0.5 ve 0.63)

fi parametresini 0.001 ile 1 arasında (log X = 3)

fc parametresini 0.01 ile 1 arasında (log X = 2)

L parametresini 100 ile 10 Milyar yıl arasında (log X = 8)

Not: log X belirsizlk aralığının derecesini gösterir, en büyük ihtimalin logaritmasından en küçük ihtimalin logaritmasının farkı demektir.

kabul edip, N parametresinin hangi aralıkta, hangi ihtimal ile 1 veya 1’den küçük olabileceğini hesaplamıştır. Görüldüğü gibi, N sayısını 1’den büyük hesaplamaya sebep olabilecek sadece iki parametre vardır. bunlardan birisi R* (bir yılda teşekkül eden yıldız sayısı) diğeri L (bir medeniyetin ortalama medeni yaşam süresi) dir. Sadece, R*’yi 20’en küçük ve L’yi bin yıldan az almakla N sayısının 50 milyon kere küçüleceği aşikardır. Ancak Sandberg ve arkadaşları bunu yapmamışlar, aksine R*’nin 100’e kadar ve L’nin 10 Milyara kadar büyük değerlerini de hesaba katmalarıyla objektif olmaktan öteye, iyimser bir yaklaşım ile analizlerini yapmış, ancak birçoklarına göre kötümser diye nitelenen Galaksimizde ve evrende yalnızız (N=1) gibi bir sonuça ulaşmışlardır.

Aslında L parametresinin ne kadar büyük olması gerektiğine dair hiç bir öngörümüz yoktur ve olamaz. Çünkü, insanlar, ulaştıkları mevcut medeniyet seviyesini kaç yıl daha devam ettirebileceklerinden emin değildirler. Geliştirdikleri nükleer teknoloji, sebep oldukları çevre kirliliği, ekili dikili alanların sınırlı olması, artan nüfus gibi tehlikeler dışında büyükçe bir asteroidin Dünya’ya çarpmasi gibi uzaydan gelebilecek tehlikeler her an medeniyetimizi topyekün yok edebilecek tehditler arasındadır.

İYİMSER SONUÇLAR MI İYİ, KÖTÜMSER SONUÇLAR MI İYİ?

Bir hesap sonucunun iyi veya kötü olması, sonucu değerlendirenin dünya görüşü ve beklentisine göre olduğu anlaşılıyor. Evrende yanlız olmak anlamına gelen N=1 veya N< 1 gibi sonuçlar, Frank Drake gibi Galaksimiz içinde çok sayıda ETI (ExtraTerrestrial Intelligence-Dünya Dışı Zeka) beklentisi olanların hoşuna gitmeyecek souçlardır. N=1 bulunması bazıları için gerçekten kötü bir sonuçtur. Çünkü böylesi bir durumda SETI gibi uzaylıları arayan projelerin anlamlılığı ortadan kalkacağı gibi, UFO’cu şarlatanların foyaları meydana çıkacak; piyasası bozulacaktır. Ancak ve ancak, objektif, önyargılardan uzak bir bilim anlayışı için, bilimsel bilgilerdeki tutarlılık daha önemlidir. Objektif bilim anlayışı çerçevesinde, Sandberg ve arkadaşlarının ulaştığı büyük bir ihtimalle (%53-%99.6) Galaksimiz içinde, daha az ama yine de muhtemelen (%39-%85) görünen evren (kâinat) içinde yalnızız sonucu bir paradoxu (Fermi Paradoksunu) ortadan kaldırdiği için aslında iyimser olmanın ötesinde tutarlı bir sonuçtur.

N < 1 SONUCU MÜMKÜN MÜDÜR? İSLAM BİLİMİ ANLAYIŞI AÇISINDAN NE ANLAMA GELİR?

Gerçekliği ifade etmesi bakımından, N sayısının tam sayı olması gerekiyor, çünkü aslında hesaplanan radyo haberleşmesi yapabilen canlıların (ETI) yaşadığı gezegenlerin sayısıdır. Buçuk, çeyrek veya kesirli gezegen olmayacağına göre, hesap sonunda buçuklu bir sayı bulunmuş ise, N sayısı olarak buçuklu kısmına bakmadan cevabın tamsayı kısmını almak gerekir. Bu anlamda N sayısının bir (1) den küçük olmasının da anlamı yoktur. En azından, insan medeniyetinin yaşadığı Dünya diye bir gezegenin varlığını biliyoruz. Bu yüzden, aslında iki (2) den küçük bulunan her sayı, binde bir (0.001), milyonda bir (0.000001) de olsa aslında 1 demektir.

Bir gezegende biyolojik hayat varsa evrim vardır, evrim varsa bilimsel bilgileri kullanabilen zeki canlılar mutlaka ortaya çıkacaktır diyenlerin beklentisi N sayısının (N > 1000) çok büyük bir sayı olmasıdır. Ancak gözlemler daha duyarlı hale gelir, teknoloji ve bilgi birikimi sonunda Drake denkleminin sonucu N bir (1)’den çok küçük bulunsa bile, evrimci anlayış böylesi bir sonucu iki medeniyet aynı anda yaşamıyor şeklinde yorumlayacaktır. “Şimdi biz varız, bizden önce Galaksimizin bir başka köşesinde yaşamış ama yok olmuş başka medeniyetler olabileceği gibi, biz yok olduktan sonra Galaksimizin bir başka köşesinde bir başka evrim sonucu, bir başka medeniyetin olması ihtimal dahilindedir” demek onların başvurduğu argumanları olacaktır. Nükleer tehdit, çevre kirliliği gibi farklı sebeplerle medeniyetler çok yaşamıyor olabilir diyerek beklemedikleri böylesi bir sonucu uzaylı medeniyetlerinin medeni yaşam süresinin kısalığına da bağlayarak durumu kurtarmaya çalışacaklardır.

İslam bilimi anlayışı açısından bakıldığında Drake Eşitliği hayatın yaratılmasını hafife alan, Darwin’in iddiası anlamında evrime fazla ihtimal atfeden, bu yüzden mevcut hali ile abartılı sonuç veren bir eşitliktir. Evet bu haliyle, Drake eşitliğinin sonuçları abartılıdır. Çünkü:

A) R* değeri kabaca Samanyolu içindeki tüm yıldızların sayısının Samanyolu’nun yaşına bölümü işlemi ile tahmin edildiği için Samanyolu içindeki her bir yıldızın aynı ihtimal ile biyolojik hayatı destekliyebileceği kabul edilmiştir.

B) L parametresini dikkate alırken, uzaylı bir medeniyetin medeni yaşam ömrünü, Güneş’in ömrüne eşit kabul ederek hesap yapmaktadır.

Oysa,

1) Samanyolu’nun her yeri Güneş civarı gibi hayata uygun değildir. Bulge adı verilen Samanyolu çekirdeğine yakın yıldızlar sayıca çok (yoğun), hayat için gerekli elementler açısından zengin olmasına rağmen, hayat için elverişli değildir. Bu kadar yoğun yıldız ortamında bir gezegenin bir yıldıza çekim (gravitasyon) kuvveti ile bağlı kalması mümkün olmayacağı gibi, Galaksimizin merkez bölgesinden yayılan tehlikeli radyasyon da biyolojik hayata uygun değildir.

2) Öte yanda, galaksinin halosunda, ve merkezden uzak dış kısımlarda demir ve hayata gerekli (karbon, oksijen, azot vs) diğer elementler az olduğundan hayat mümkün değildir. Galaksimiz içindeki yıldızların belki üçte ikisi, belki de beşte dördünün Samanyolu içindeki konumu nedeni ile hesaba dahil edilmemesi gerekir.

3) Güneş civarındaki yıldızların neredeyse üçte ikisi çift yıldız, veya çoklu yıldız sistemleridir13. Çift ve çoklu yıldız sistemlerinde gezegenler kararlı değildir. Çekim kuvvetleriyle sistem dışına (çok uzaklara) atılma ihtimali yüsektir. Yıldızlardan birine yakın bir yöründe bir gezegen mğmkün olsa bile bu gezegende hayat Güneş Sistemindeki gibi olmaz. Farklı zamanlarda doğan iki güneş, biyolojik hayatın düzenini bozar (Ay Güneş kadar parlak olsaydı diye düşünün). Bu yüzden, hayata uygun bir gezegen arıyor isek, bu gezegen Güneş’e benzeyen tek bir yıldız etrafında dolanan gezegenler arasında olmak zorundadır. Yıldızların çoğu Güneş’e benzemez, büyük olanların ömrü birkaç milyon yıl kadar kısa olabilir. Evrime vakit yoktur. Büyük yıldızların ışıkları çok daha güçlü, biyolojik hayat için, o kadar da tehlikelidir. Küçük yıldızlar ise, ömrü Güneş’ten çok uzun olsa da, yeterince parlak değildir. Hesaba katılan yıldızların onda dokuzunu veya daha büyük çoğunluğunu bu madde çerçevesinde hesaba katmamak gerekir

4) Galaksimizin diskinde sarmal kolları vardır. Sarmal kollar içinde yıldız teşekkülü devam etmektedir. Yeni teşekkül etmiş, genç yıldızların olduğu bu bölgeler, yaşam için uygun değil, hatta çok tehlikelidir. Böylesi yıldızlar genellikle kütlesi Güneş’ten çok büyük yıldızlar olduğu için, ömürleri evrime yetmeyecek kadar kısa, birkaç milyar, hatta birkaç milyon yıl içinde süpernova olup patlarlar. Atom bombasının hayatı yok etmesi gibi, süpernovalar kendilerinden 26 Işık yılı uzaklığa kadar etraflarında hayat varsa yok ederler14. Bu yüzden biyolojik hayata uygun bir gezegene sahip yıldızların, galaksinin sarmal kollardan uzak olması gerekir.

SONUÇ

Bu durumda Drake eşitliğinin gerçek ile ilgisi olmayan abartılı, hatta çok abartılı bir sonuç vereceği apaçık ortadadır. Sandberg ve arkadaşlarının yukarıdaki olumsuzlukları dikkate almadan, hatta iletişim kurulabilir medeniyetin medeni yaşam süresinin gerçek değerini bilmeden, üst sınır olarak L = 10 Milyar yıl ihtimalini hesaba katarak böylesi bir sonuca ulaşması, gerçek sonucun çok daha küçük olmasına işaret etmektedir. Bu durumda:

Uçsuz bucaksız, ıssız ama müthiş yok edici tehlikelerle dolu bir kainat içinde yalnız olmak korkutucu ve ürkütücü değil midir?

İslam bilim anlayışı ile, seküler bilim anlayışı arasındaki fark işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Seküler modern bilim anlayışına sahip kişiler açısından durum gerçekten vahimdir. Tesadüfen var olan, tesadüfen yok olabilir.

İslam bilim anlayışına göre hayat, özellikle şuur ve zeka ile donatılmış hayat, tesadüflere havale edilemiyecek kadar kıymetlidir. Hayatı yaratan bilerek, isteyerek, mukaddes bir maksat için yaratmıştır. Mukaddes bir amaç için yaratılan böylesi bir hayat, sürdürülmesi bakımından tesadüflere bırakılamaz. Nasıl, dünyaya yeni gelmiş nazik, nazenin, yavrular tesadüfen var olmuyorlar, anne ve babalar o yavrunun hayatını korumak için seferber oluyorlar; hayattar bir gezegene sahip Güneş Sistemimiz de, uçsuz bucaksız Galaksimiz içinde bir bebekten daha kıymetlidir. Yaradan, onu Galaksinin rasgele yerinde yaratmamış, en uygun yerini seçmiş, en uygun zamanda yaratmıştır. Yaratıp, sonrasında onu kendi haline bırakmış da değildir. Yaratıldığı günden beri Güneş sistemi bir Kàdir-i Külli Şey, Rahman ve Rahim olan bir Allah’ın koruması altındadır.

Bir sonraki yazımızın konusu, Güneş Sisteminin tesadüfen değil, Galaksi içindeki yeri özenle seçilip, hayatı tahrip eden süperonalardan korucak şekilde Galasimiz içinde muhafaza edilmesi hakında oacaktır.

Prof.Dr. Zeki EKER

Akdeniz Üniv. Fen Fakültesi.

Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü,

Antalya

1 https://www.seti.org/drake-equation , (26 Haziran 2018)

2 Theo Koupelis, Evreni Anlama Serüveni,7. Basımdan Çeviri, Çeviren Tolga Güver, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, Ekim 2017, sayfa 455.

3 Guglielmo Marconi atlantik ötesi radyo-telgraf haberleşmelerine 1904 yılında başladı. 17 Ekim 1907 den itibaren Clifden, İrlanda ile Glace Bay, Kanada arasında düzenli telsiz-telgraf haberlemesini başlattı.

4 Kourganoff, V. 1980, Intoduction to Advanced Astrophysics, Reidel Publishing Copany, Dordrecht, Hollanda, sayfa 190.

5 Theo Koupelis, Evreni Anlama Serüveni,7. Basımdan Çeviri, Çeviren Tolga Güver, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, Ekim 2017, sayfa 547.

6 80 yıl önceki radyo programı veya telsiz sinyali 30 yılda gitti. 20 yılda çözüldü ve cevap hazırlanıp gönderildi ise, 30 Işık yılı uzaklıktan böylesi bir cevab ancak şimdilerde bize ulaşmak üzeredir.

7 Kahramanlığını anlatmak isterken kelimeler aralarında farkına varmadan yaptığı hırsızlığı ele vermesi gibi.

8 Ötegezegen: Güneş sistemi ötesinde, başka yıldızların etrafında dolanan gezegenler.

10 Sandberg, A., Drexler, E., ve Ord, T., 2018, submitted to Proceedings of the Royal Society of London A, https://arxiv.org/abs/1806.02404

11 Erik M. Jones, 1985, Where is everybody? An account of Fermi’s question. Technical report LA-10311-MS, los Alamos National Laboratory. https://www.osti.gov/accomplishments/documents/fullText/ACC0055.pdf

12 Max Tegmark, 2014, Our Mathematical Universe: my quest for the ultimate nature of reality. Penguin Random House.

13 Duquennoy, A., & Mayor, M. 1991, A&A, 248, 485

14 Gehrels, laird, Jackman, Cannizzo, Mattson, and Chen, 2003, ApJ, 585, 1169



Etiketler: , , , , , ,
Kategoriler: Prof. Dr. Zeki Eker

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?