Suizan

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Suizan; kötü düşünce, şüphe, tereddüt, vehim ve hayal gibi manalara gelir.

    Başka bir ifadeyle;  insanlar hakkında kötü düşünmek, fiil ve davranışlarını kötüye yormak, ihtimal ile hüküm vermektir.

    Suizannın zıddı ise hüsnü zandır.

Hüsün; güzellik, iyilik, hoşluk, olgunluk, mükemmellik demektir. 

Hüsnü zan ise, bir kimse veya olay hakkında güzel düşünme, iyiye yormadır.

    Hüsnü zan sahibi olanlar, kendini kusurlu görür, kimsenin ayıplarını araştırmaz. Şahit olduğu kötü durumları bile hayra yorar, insanlar hakkında her zaman güzel düşünür, onların hoş olmayan hareketlerini bile hayra yorar. Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi; “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.

 Suizandan son derece sakınmak lazımdır. Faraza bir insan tuvaletten çıkıp abdest almadan camiye girse; “Şu adam abdestsiz namaz kıldı” dememeli. Aksine; “Onun bir özrü vardı, kendisini kontrol etmek için lavaboya gitti” diye düşünmelidir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurat Suresi, 49/12)
     Habib-i Edip Efendimiz (sav.) bir gün minbere çıktı ve yüksek sesle şöyle nida etti: “Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan münafıklar! Müslümanlara eza etmeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içindeki insanlardan gizli bile rüsva eder.”
Suizan, ihtimal üzerine verilmiş bir hükümdür. Eğer bir kimse hakkında söylenilen veya düşünülen durum onda yoksa o zaman ona hem iftira atılmış hem de gıybeti edilmiş olur ki, bunlar da büyük günahlardandır.

İnsan kendi hatalarını ve işlemiş olduğu günahlarını çok iyi bildiğinden, başına gelen bir musibetten dolayı; “Şu çirkin fiili işlediğim için bu musibet başıma geldi” diyebilir, kendisini sorgular. Ama başkalarının başına gelen bela ve musibetlerden dolayı böyle düşünmemelidir. “Acaba ne etti de bu başına geldi” diyerek suizan etmemelidir. Aksine; “Yüce Allah onu bu hadiseyle imtihan ediyor” demelidir.  Bir insanın başına gelen her hangi bir musibeti, onun işlediği günahlarının veya yaptığı hatalarının bir neticesi olarak görmek de doğru değildir. 

Bizler ne kaderin sırlarına vakıfız ne de başkaları hakkında suç dosyaları biriktirme hususunda vazifeliyiz. Biri hakkında hemen peşin hüküm vermek Müslüman’a asla yakışmaz. Biz kendi günahlarımıza tövbe edip gözyaşı dökelim. Başkalarının başına gelen musibetler bizim günahlarımızı affettirmez veya bizi cennete götürmez. Başkalarının başına gelen musibetlerde bize düşen görev, hadiseye iyi niyetle bakmak, elimizden geliyorsa maddi ve manevi yardımda bulunmak, kederlerine ortak olmak ve teselli etmektir. Unutmayalım ki, ismet sıfatıyla muttasıf olan Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.), birçok peygamber ve nice âlim dayanılmaz eza ve cefalara maruz kalmışlardır. 

   Habib-i Edip Efendimiz (sav.) şöyle buyurmaktadır: “Kimseyi kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz.”

     İmam Ahmed de şöyle buyurur:” Kim günah işleyip de tövbe eden kimseyi, işlediği günahtan dolayı kınarsa, kendisi o günahı işlemeden ölmez.”      

  Herkes Kendi Penceresinden Bakar, Aynasına Göre Görür

İnsanın bütün duyguları ve cihazları birer vasıtadır. Bu vasıtaların arkasında hangi fikir ve inanç varsa, alet ve vasıtalar ona göre çalışır ve onun rengi ile boyanır. 

Kederli insan herkesi kederli zanneder. Mutlu bir insan da herkesi mutlu zanneder. 

Gözü görmeyen kişiye güneşin varlığını anlatmak zordur.
Ağzının tadı bozulan adam, tatlı suya acı der.
İnsan, kendi duygu ve düşüncelerinin kapasitesi ve kalitesi nispetinde olaylara bakar ve öyle yorumlar. Şayet duygu ve düşünceler, iman ve ibadet ile terbiye edilip kemale ermişse; o zaman insan her hadiseye iman ve ibadet penceresinden bakar. Kâinatı iman gözlüğü ile seyreden insan, her şeyin içyüzünü ve eşyanın hakikatini müşahede eder. Hiç bir hadisenin başıboş olmadığını, her bir varlığın kendine mahsus ibadeti ve tesbihi olduğunu anlar. Hiçbir hadisenin başıboş, hikmetsiz ve abes olmadığını idrak eder. Bütün hadiselerin sırları ve hikmetleri iman nuru sayesinde anlaşılır ve çözülür.

Mütefekkir bir insan nimete iman gözüyle bakarsa Mün’im’i, sanata bakarsa Sâni’yi, sebeplere nazar ettiği zaman da Müessir-i Hakikî olan Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını müşahede eder.

Göz bir penceredir; hangi fikre ve inanca açılırsa, gördüğü şeyleri o fikir ve inanç ile yorumlar. 

Kulak bir penceredir; hangi fikre açılırsa, ona hizmet eder.

Kalp bir aynadır; neyi ve kimi severse, onun hayali ile yaşar. Ne ile meşgul olursa onda fani olur.

Aynaları kirli, fikirleri bozuk, niyetleri kötü, kalpleri eğri ve içleri fesat dolu olan kimseler, herkesi kendileri gibi zanneder, insanlar hakkında kötü düşünür, temiz olan şeyleri dahi pis görür, samimi Müslümanları bile; “Samimi olmamakla ve riyakârlıkla” itham ederler. Böyle kimselerin ne niyet okuyan aletleri ne de samimiyet ölçen cetvelleri var. Onlar insanların içinden geçenleri okuyacak kadar da terakki etmemişlerdir. Zaten manen ermiş olsalardı kimse hakkında kötü düşünmez, kimseyi itham etmezlerdi. 

Samimi ve olgun bir Müslüman, suizandan, kötü düşünmekten uzak durur, herkes hakkında iyi düşünür, kendi hatalarını düzeltmekle meşgul olur. Bediüzzaman Hazretleri Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde; başkaları hakkında kötü düşünmenin ve onların hareketlerini kötüye yormanın asıl sebebini şöyle ifade etmektedir:

      “İnsan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, sû’-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin.”    

Evet, “Dervişin fikri ne ise zikri de odur.” Herkes kendi niyetini açığa vurur, kabındakini sızdırır. Her insan kendi penceresinden bakar. Bakışımız; penceremizin temiz mi yoksa kirli mi olduğunu gösterir.

  Gözleri görmeyen iki arkadaş sarma yiyorlarmış. Biri diğerine; “Sarmaları niye ikişer ikişer yiyorsun” demiş. Diğeri; “Benim sarmaları ikişer yediğimi nasıl anladın” diye sormuş. Arkadaşı; “Ben öyle yiyorum da” demiş.

Yeni evli bir çift sabah kahvaltı yaparlarken, komşuları da çamaşırları asıyormuş. Kadın kocasına; “Komşunun çamaşırları yeterince temiz değil, ya çamaşır yıkamayı bilmiyor, ya da iyi deterjan kullanmıyor” demiş.

Kocası yüzüne bakmış, ama hiçbir şey söylememiş.

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her seferinde aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Aradan bir ay geçmiş, yine kahvaltı yaparken, kadın komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu görmüş, çok şaşırmış ve kocasına; “Bizim komşu sonunda çamaşır yıkamayı öğrenmiş. Merak ediyorum, acaba kim öğretti” demiş.

Kocası; “Ben bu sabah erkenden kalktım ve kirli olan penceremizi sildim” demiş. 

 Evet, başkalarına baktığımızda gördüklerimiz aslında kendi penceremizin kirliliği, zihnimizin bulanıklığı, kalbimizin eğriliğidir. Birilerini eleştirmeden ve yargılamadan önce kendi zihin aynamızın pasını silsek, gözümüzdeki önyargı perdesini kaldırsak, kalbimizdeki su-i zan kirini temizlesek, peşin hükümlü olmaktan kaçınsak, kusuru karşıda aramak yerine, kendimizde arasak, penceremizin kirli olabileceğini hesaba katsak, o zaman huzurlu bir hayat süreceğiz, dünyamız da cennet olacak. B

 



Etiketler: ,
Kategoriler: Yüksel Uca

Yorumlar (1 Yorum)

  • Rıdvan ÇEVİK

    Bu da onlardandır… Olabilir… At gitsin… Beraat etmiş, takipsizlik almış…. Olsun, zanlı, şüpheli… Biz öyle sanıyoruz, öyle değerlendiriyoruz… At gitsin….

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?