Yolu Ona Kedi Tarif Etti

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

SAHABE GİBİ HAYATI İLE BİR KÖY İMAMI

İBRAHİM ETHEM TALAS (1897-1971)

Emirdağ Lâhikası’nda “Sandıklı Alamescit köy imamı İbra­him Ethem” şeklinde dört yerde ismi geçen bu Nur hadimini, bazı Nur talebeleri gibi ben de hep merak ediyordum. Bazen, “Kimdir, ne gibi hizmetleri olmuş?”

TALEBESİ Hasan Hüseyin Erol anlatıyor:

İbrahim Ethem Hocaefendi’nin Hizmetleri

İbrahim Ethem Talas Hocaefendi’nin aslı Makedonya Üsküp’e dayanır. Babası muhacir olarak gelmiş. 93 (1877) Osmanlı-Rus Harbi’nde Balıkesir’in Balya ilçesinin bir köyüne yerleşiyor. Oradan evlenmiş, sonra ayrılmışlar. Bir kızı olduğunu biliyoruz. Sonra bu taraflara gelmiş. Burada hiç kimsesi yoktu. Her sene kızına gidip-gelirdi. Babası Mevlevî tarikatı mensubu imiş… Kendisi bir şekilde Hz. Üstad’la tanışıyor…

Talas Hocaefendi, Sandıklı’nın Alamescit, Kızılca, Macıl, Koçgazi, Celiloğlu, Damlan, Menteş köylerinde imamlık yapmıştı. Çivril’in köylerinde de yapmış. Daha önce Uşak köylerinde de imam­lık yapmış. Ancak en çok Sandıklı köylerinde yapmıştı. 1950’den önce civar köylere, ilçe ve şehirlere gidip Bediüz­za­man’ın Risale-i Nur postacılığını yapmış, heybesinde taşıdığı eserleri muhtaçlara ulaştırmıştır.

1950 senelerinde bizim köyümüz Koçgazi’de imamdı İbrahim Ethem Hocamız. Tarihini şuradan iyi hatırlıyorum: Menderes o sene yeni iktidara gelmişti. Ben o sırada yedi yaşındaydım. O zaman bize tesbihatı filan okutuyordu. Zaten bizim oralarda ilkokul yoktu. Sabahleyin yanına vardık mı, “Yâ Cemîlu yâ Allah, yâ Karîbu yâ Allah…” diye hep beraber Hocaefendinin yanında okuyorduk çocuklarla. Bediüzzaman ismini ilk defa ondan duydum.

Onun bir heybesi vardı, Sandıklı pazarından ilk o gelir, o heybenin içinden şeker-lokum çıkarır bize dağıtırdı. Biz köyde iken hocaefendinin yolunu heyecanla beklerdik. Çok sevdirirdi kendini rahmetli. 1952 senelerinde Macıl köyünde imamdı. Ben orada bir kış, yedi-sekiz ay kadar onun yanında kalmıştım.

Kur’an’ı, yazıyı, Risale-i Nur’u, her şeyi İbrahim Ethem Hoca­efen­di’den öğrendim ben. Sadece ben değil, umumen bu böl­ge­deki bütün köylerdeki çocuklara, gençlere İslamiyet’i, Kur’­an’ı, Risale-i Nur’u yazmayı ve okumayı o öğretmiştir. Burada mahalli dille “Dalaz Hoca” diye soyadıyla bilinir daha çok. 1948 Afyon Hapishanesinde Üstad’la beraber bulunmuşlar. Tarihçe-i Hayat’taki fotoğrafta bana gösterdiğiniz şahıs İbrahim Ethem Hocaefendi’dir.

Bediüzzaman’ın Nur postası

Talas Hoca burada Risale-i Nur hizmetlerini başlatan ilk Nur şakirdidir. Hem yazan hem de postacılığını yapan, çok büyük hizmeti olan, çok büyük fedakârlıklar yapan, çok sevilen birisiydi. Isparta’yla, Bediüzzaman’la devamlı irtibatı vardı. Değişik insanları Üstad’a götürüp tanıştıran biriydi.

1950’den önce uzun müddet, Risalelerin şiddetle yasak olduğu dönemlerde, eserlere postacılık yaparmış. “Nasıl götürürdün?” hocam dediğimde, “Torbalarda, heybelerde götürüyordum” demişti bana.

Kedileri de çok severdi. Genç zamanlarında uzun müddet ke­di­lere bakmıştı. Bilhassa hasta ve zayıf olanlara…

Bir keresinde Balıkesir’e Risale götürürken orada bir inayetle karşılaşmış. Bunu bana şöyle anlatmıştı:

“Balıkesir’de trenden inince saat gecenin üçü olmuştu. Hava çok soğuktu. Bir bekçi, bir de tren memuru vardı. İkisi de resmî adamlar… Onlara gideceğim evi sorsam, o adamın Risale-i Nur talebesi olduğunu bildikleri için, getirdiğim kitaplar da, biz de yakalanacağız. O mahalleye gittim fakat evi bilemedim. Baktım bir kedi düştü önüme ve beni bir kapının önüne kadar götürdü. ‘Bunda bir hikmet var’ deyip, bu bahaneyle ‘Bu ev sahibine sorayım’ dedim, kapıyı çaldım. Kapıyı açan adama sorunca, ‘Burası… Aradığın ev burası… Aradığınız adam da benim’ dedi.”

Hizmet-i Kur’an’iyenin inayet altında olduğunu anlatmak için bunu devamlı anlatırdı rahmetli.

Posta hizmetlerine 1950’den sonra pek ihtiyaç kalmayınca Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Hocaefendi’ye, “İbrahim Ethem Kardeşim, sen köylere git, ehl-i imanın çocuklarına Kur’an dersleri ver, onların ve ailelerinin imanlarını kurtar!” diyerek onu Sandıklı civarındaki hizmetler için vazifelendirmiş.

“İbrahim Ethem kahramandır”

İbrahim Ethem Hocaefendi köylülere hem imamlık yaptı, hem Kur’an öğretti, hem de Risale-i Nur dersleri verdi. Risale-i Nur yazdı ve yazdırdı, postacılığını yaptı.

Yazıyı çok hızlı, şimşek gibi yazardı. Biz bir satırı yazıncaya kadar o bir pusulayı bitirirdi. Risale-i Nur’u yazmayı o öğretti bize.

Gençlere çok pratik bir şekilde Elifba öğretirdi. Kur’an’ı, yazıyı üç-dört ay içerisinde öğretir ve talebelerini cuma günleri civar köylere hutbe okumaya gönderirdi. Kendisi hutbeyi yazar gönderirdi. Böyle bir insandı.

Bir de onun eğitim usulü çok acayipti. Yediden yetmişe herkesi camide toplardı. İlmihali ve namaz surelerini mealleriyle öğretir, Risale-i Nur’dan ders verirdi. Peygamberimizi, sahabeyi anlatırdı.

Bir örnek vereyim: Camiye gelmeyenleri sorup araştırır ve onlara ziyarete giderdi. Namaza, camiye gelmeyenleri asla dışlamaz; severdi, samimi olurdu onlarla. İkna eder namaza başlatırdı onları.

Maddi ve manevi bütün varlığını hizmet ve eğitime harcıyordu. Ben iyi biliyorum, bir yıllık ücretinden sadece üzerine bir kat elbise yaptırır, diğer gelirini ise hep hizmete harcardı.

Çoluk çocuğu yoktu; fakat köydeki çocuklara karşı ana ve babalarından daha şefkatli ve cömertti. Şehre, pazara gittiğinde, köy çocuklarına şekersiz, lokumsuz dönmezdi. Ye­tiş­tir­diği tale­be­le­ri hep bir yerlere geldi. Ben yüzlerce hoca gördüm, ama onun kadar Kur’an-İslam davasına gönül vermiş bir insan görmedim. Ondaki hal çok başkaydı. Sanki sadece “İslam’a hizmet” için yaşayan birisiydi. Melekvârî bir hâli vardı. Nefsini tam ıslah etmişti. Üstad Hazretleri, bu köyden gidip de elini öpen birisine üç defa, “İbrahim Ethem kahramandır” diye taltif etmiş. Bunu herkes bilir.

Ufak-tefek yapılıydı, fakat fevkalade cesur bir insandı. Ezanın yasak olduğu zamanlarda, 1940’lı yıllarda o Arapça ezan okurdu.

Çevreci, Hayvansever Nur Postacısı

Köylerde yol kaldırımını, çiçekçiliği, park yapmayı öğretiyordu

İbrahim Ethem Hocaefendi imamlık yaptığı köylerde sadece manevi hizmetler yapmıyor, maddi olarak da hizmet veriyordu. Gittiği köylerde yol kaldırımını, çiçekçiliği, park yapmayı öğretiyordu köylülere. Camileri boyuyor, çevreyi yeşillendirip, ağaçlandırıp düzenliyordu. İnsanları boş durdurmaz devamlı hareketli tutardı.

Mesela Alamescit köyü, ovada kurulmuş bir köydür. Onun için kışın yağmur ve kar yağınca her taraf çamur deryası olurdu. Hocaefendi bu köye imam olduktan sonra, büyük bir gayret ve çalışmanın neticesinde o köyü çamurdan kurtardı. Bütün bu hizmetlerine karşı, hiçbir karşılık beklemezdi.

Bugünkü şartlarla düşünüyorum da, onlar çok yokluk içindeydiler. Öyle tatmin edici bir ücret falan da yok… Mübarek zatı herkes çok severdi. İstese her gün, üç vakit onu yemeğe götürürlerdi. Fakat o gitmezdi. Yalnız bizim köyde iken bize gelirdi. Yanında bulunduğum zamanlar gördüm: Hamurunu yoğurup ekmeğini pişirir, yemeğini kendisi yapardı. Biz sadece bulaşık yıkardık. Hâlbuki köyde kime dese onun yemeğini, ekmeğini hazırlar yollarlardı. Çok ihlaslı bir hocaydı. Sahabe hayatı yaşayan üstadı Bediüzzaman’ın yaşayış şeklini taklit etmeye çalışan bir hâli vardı. Her şeyin karşılığını vererek parasıyla alırdı.

Bizim gibi hocaların, onun karşı karşıya kaldığı sıkıntılara, meşakkatlere katlanmamız kat’iyen mümkün değildir.

Cömertliği de fevkalade idi. Biz “Bunda bitmez para var” galiba diye düşünürdük. Sandıklı’ya pazar kurulan günler gelirdi. Pazartesi Sandıklı’nın pazar yapıldığı gündü. O zaman dershane, otel filan yok… Badilerin Han diye bir handa akşamdan ders yapardı. Dersten sonra “Hacı, herkese benden birer kahve yap” derdi. İbrahim Ethem Hocaefendi herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan birisiydi.

Takva ve keramet sahibiydi

Sandıklı’nın ilk Nur talebelerinden rahmetli Şekerci Rifat Akşit Ağabey’e Üstad Hazretleri, İbrahim Ethem için “Yedilerden birisidir. O kendisini bilmiyor” demiş. Bunu Üstad’dan bizzat böyle duymuş.

Rahmetli fevkalade takva sahibiydi aynı zamanda. Namaza çok düşkündü. “Evladım, üç basamak merdiven çıkmak bana zor geliyor; fakat sabaha kadar namaz kılsam beni yormuyor” derdi.

Kızılcaköy diye yakında bir köy vardır. Orada da imamlık yapmıştı. Geçenlerde o köydeki talebelerinden birisi geldi buraya. “Yahu bu hocaefendi çok büyük insanmış, ama biz onu bilememişiz” dedi.

O zamanlar köyler perişandı, malum. Camilerin tuvaleti yok, odası yok… Dalaz Hoca oraya varır varmaz köylüler onu çok sevmişler. “Aman bu hocayı kaçırmayalım” diye çok dikkat etmiş, ne derse “Olur” demişler.

Hocaefendi bir gün köyün suyu bol akan çeşmesinin önünden geçerken çeşmede çamaşır yıkayan kadınları görmüş. Tabii çamaşır yıkarken paçalarını biraz kıvırdıkları için onların ayaklarını görmüş. Bunun üzerine, “Eyvah! Öldüm ben!” deyip hemen geri dönmüş. “Ben artık duramam burada” demiş köylülere. “Aman hocam, yapmayın, etmeyin! Ne oldu?” diye yalvarmış köylüler. O da, “Ben o kadınların ayaklarını gördüm! Ben mahvoldum. Artık burada kalamam” demiş. Köylüler, “Aman hocam! Gitmeyin!” deyince, o da, “O zaman orayı kapatıp köye bir çamaşırhane yaparsanız kalırım” demiş. Köylüler kabul etmiş ve “Tamam hocam, yapalım” demişler. Sonra da camiye bir tuvalet ve bir de ders odası yapmalarını istemiş. Onu da kabul etmişler.

Sandıklı Hüdai kaplıcalarında bir yaz kalmıştı, beraberdik. Ben orada imamdım. Benim evim vardı. O da caminin odasında kalırdı. Hocaefendi kadın olan evde kalmak istemezdi. Böyle bir özelliği vardı. Çok dua etti bana ve çocuklarıma. O ne derse biz “Evet” derdik.

Vefatı, cenazesi ve AĞLATAN vasiyeti

Sandıklı’nın Menteş köyünde medfun olan İbrahim Ethem Hocaefendi’nin kabrini gösteren işaret ve kabir taşı

1970 senesinde Sandıklı’nın Hüdai kaplıcalarında ben imamdım. O sene yaz boyunca benim yanımda kalmıştı. Ertesi senelerde vefat etmişti. Hocaefendi yaşlanınca nefes darlığı hastalığına yakalandı. Vefatına az kala 1970’in Temmuzu gibi Sandıklı’ya taşınmıştı. Biz onu rica minnet getirmiştik Sandıklı’ya. Altmış-yetmiş kişiyle o zaman ders yapıyordu Sandıklı’da. Zaten köyde iken de haftada bir gün mutlaka geliyordu Sandıklı’ya. Onu herkes tanırdı, severdi. Belediye Başkanı o zaman Hacı Nimet Özçiftçi idi. Ona dedim ki, “Hocaefendinin nefes darlığı var. Ama bir geliri falan da yok” Sonra onu, özel bir ücretlendirmeyle benim yanıma yardımcı imamlık gibi vazifeyle verdiler. Fakat nefes darlığından merdivenleri zor çıkıyordu. O kadar hasta… Sandıklı’nın Menteş köyünde Menteş Baba türbesi vardır, Selçuklular döneminden kalma. Vefatından bir sene evvel mezarı için orayı vasiyet etmişti. Menteş Baba’yı çok severdi.

O sene, bir vasiyet yapmıştı. Vasiyeti daktiloyla, yeni yazıyla yazdırıp gelmişti. İki nüsha çıkartmıştı. Vasiyeti bana vermeden önce, “Oğlum, ben buralarda vefat edersem beni Menteş köyüne defnedin” dedi. “Cenazemi sen yıkayacaksın! Namazımı sen kıldıracaksın! Namazdan sonra da şu vasiyeti müsaade isteyip cemaate okuyacaksın” dedi. Sonra vasiyeti verdi.

1971’de vefatından önce Şekerci Rifat Ağabey’in evinde kalıyordu. Oradan, Dr. Cemil Bey’in tavsiyesiyle Afyon’a, hastaneye götürmüşler. Orada doktor tansiyonuna falan bakmış, “Siz bunu evine götürün, yatırın” demiş. Bir müddet sonra, Rifat Ağabey’in evinde, kıbleye karşı dönük vaziyette iken ruhunu teslim etmiş. Tarih 2 Şubat 1971… Sabahleyin bana geldiler, “Talas Hoca vefat etti. Cenazesini sen yıkayacakmışsın. Bize öyle dedi” dediler. Kefenini yanında taşırdı hep. İşte orada kefeninin arasından o vasiyetin diğer kopyası çıktı ortaya.

Cenaze namazını kıldırdıktan sonra vasiyetini cemaate okudum. Özetle vasiyeti şöyleydi:

“Ey Cemaat-i Müslimin! Benim musalladaki cenazemden ibret alınız. Ben de sizin gibiydim. Bir gün gelecek siz de benim gibi olacaksınız. İnsan dünyada iken hayırlı işler yaparsa âhirette mesut olur, şer işler yaparsa cezasını görecektir.”

Bu şekilde başlayıp devam ediyordu. Sonunda da, “Diyar-ı Garip İbrahim Ethem Talas” şeklinde imzası vardı. Onu herkes sevdiği için, orada herkesin cenazesiymiş gibi oldu. Herkes gözyaşı döktü. Yani öldükten sonra da insanları irşad etmişti. Onu, vasiyeti üzerine Menteş köyüne defnettik.

Hiç dünyalık düşünmemişti. “Benim de malım mülküm, çoluk-çocuğum olsun” diye hiç düşünmemişti. Bir ömür boyunca hizmet etti ve çantasında taşıdığı kefenle gitti. Sahabe gibi bir hayat sürdü. Günlük yiyecek içeceğinden başka hiç bir şeyi olmadı. Hizmet için her şeyini harcamıştı. Ama bak bizim gibi evlatları oldu. Burada Kur’an’ı, İslamiyet’i öğrenen, Risale-i Nur’u okuyan, yazan kim varsa, mutlaka onun talebesidir. Şimdi anladığım kadarıyla hocaefendi bu civarın görevlisiymiş.

Ömer ÖZCAN’ın Ağabeyler Anlatıyor Kitabından…



Etiketler: ,
Kategoriler:

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?