Musibetler, Kader, Sabır

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Prof. Dr. Sıtkı GÖKSU

Kader çok kısa tarif ile Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması olarak ifade edilebilir. İnsan her türlü musibet karşısında kaderden şikayet edebilmektedir. Bazen de aksine kaderimde varsa çekerim demektedir. Orta yol, doğru yol, isabetli tarz, sıratı müstakim ne olmalıdır?

İlahi kader, netice ve meyveler itibarıyla kötülük ve çirkinlikten temizdir. Öyle de, esas sebep ve sebep itibarıyla dahi, zulümden ve çirkinlik kusur ve eksikliğinden uzaktır. Çünkü, kader hakikî sebeplere bakar, adalet eder. İnsanlar dış görünüşte gördükleri sebeplere hükümlerini bina eder, kaderin adaletin ta kendisinde zulme düşerler.

Bunun çarpıcı bir örneği şöyledir. Meselâ, hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen hırsız değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var, bir insanı öldürmüşsün. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun hırsızlığa dayanarak mahkûm ettiği için zulmetmiştir.

Bu hadise bizzat yaşanmıştır. Askerliğini yapan bir kişi askerliğini yaptığı yerden kaçıyor. Köyüne gelip daha önce kavgalı olduğu, düşman olduğu şahsı hiç kimse görmeden öldürüyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi askerde görevli olduğu yere geri dönüyor. O katil şahıs terhis oluyor. Daha önce hırsızlık olan bir başka köye girerken hırsız zannı ile o şahsı yakalıyorlar. Sonuçta hırsız olarak hapis yatıyor. İşte, tek şeyde iki cihetle kader ve Allah’ın yaratmasının adaleti görünüyor. Ve insan kazanmasının zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et.

Demek, kader ve Allah’ın yaratması, baş ve son, asıl ve ayrıntı, asıl sebep ve neticeler itibarıyla kötülükten ve çirkinlikten ve zulümden arınmıştır.

Şu şekilde bir soru. Denilse: “Madem insandaki iradenin yaratmaya kabiliyeti yok. Gerçekte olmadığı halde var sayılan iş (meridyenler gibi) hükmünde olan kazanmadan başka, insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Beyanı mucize olan Kur’ân’da, Yeri ve Semaları Yaratana karşı, insana isyan eden ve düşman vaziyeti verilmiştir. Yeri ve Semaları Yaratan, ondan büyük şikâyetler ediyor, o isyan eden insana karşı iman etmiş kuluna yardım için kendini ve bütün meleklerini destek yapıyor, ona büyük bir ehemmiyet, kıymet veriyor?

Cevap: Çünkü küfür, inançsızlık ve isyan ve kötülük, , tahriptir, yıkıp yok etmedir, yokluktur. Halbuki, büyük tahripler ve hadsiz yokluklar, bir tek gerçekte olmadığı halde var sayılan iş ve yokluk işiyle sonuç olarak ortaya çıkabilir. Nasıl ki, bir büyük geminin dümencisi, vazifesi yerine getirmemesiyle, gemi batıp bütün çalışanların çalışmalarının neticesi iptal olur. Bütün o tahribat, bir yokluğu ortaya çıkarır.

Öyle de, küfür ve günah, yokluk ve tahrip nevinden olduğu için, insandaki seçme gücü, bir gerçekte olmadığı halde var sayılan iş ile onları tahrik edip müthiş neticelere sebep olabilir. Zira küfür, gerçi bir kötülüktür. Fakat bütün kâinatı kıymetsizlikle ve faydasızlık, gayesizlikle hakaret etmedir. Ve Allah’ın birlik delillerini gösteren bütün varlıkları yalanlamadır. Ve bütün Allah’ın isimlerinin yansımalarını küçük düşürme olduğundan, bütün kâinat ve varlıklar ve Allah’ın isimleri namına, Cenâb-ı Hak kâfirden şiddetli şikâyet eder. Ve dehşetli tehditler eder. Bu durum hikmetin ta kendisidir. Ve ebedi-sonsuz azap vermek adaletin ta kendisidir.

Madem insan inkar ve isyanla tahrip etmeler tarafına gidiyor; az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için, iman ehli, onlara karşı Cenab-ı Hakkın büyük yardımına muhtaçtır. Çünkü, on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını ve tamirlerini yapsa, haylaz bir çocuğun o eve ateş vermeye çalışmasına karşı, o çocuğun velisine, belki padişahına müracaata, yalvarmaya mecburdur. Müminlerin de böyle edepsiz isyan edenlere karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakkın çok yardımlarına muhtaçtırlar.

Toparlarsak; eğer kader ve iradeden bahseden adam, huzur ehli ve tam bir iman sahibi ise, kâinatı ve nefsini Cenâb-ı Hakka verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden ve iradeden bahsetsin. Çünkü madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Haktan bilir; o vakit cüz-ü ihtiyarîye (iradeye) dayanarak sorumluluğu alır. Günahlara merkezliği kabul edip Rabbini Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutar. Kulluk dairesinde kalıp İlâhi yükümlülüğü sorumluluk olarak alır. Hem kendinden çıkan kemaller ve iyiliklerle gururlanmamak için kadere bakar, öğünme yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.

Eğer kader ve iradeden bahseden adam gaflet ehli ise, o vakit kaderden ve iradeden bahse hakkı yoktur. Çünkü nefs-i emmâresi (insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygusu), gaflet veya inançsızlık sevkiyle kâinatı sebeplere verip Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine sahiplenir. Fiilini kendine ve sebeplere verir, sorumluluğu ve kusuru kadere verir. O vakit, nihayette Cenâb-ı Hakka verilecek olan irade ve en nihayette göz önünde bulundurulan kader bahsi manasızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve sorumluluktan kurtulmak için nefsin aldatmasıdır. (26. Söz’den yararlanılmıştır.)

 



Etiketler: , , ,
Kategoriler: Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?