Hastalık ve Sabır imtihanı

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Hastalık insanları hayatının hiç beklemediği bir anında yakalayabilmektedir. İnsanların yaklaşık on kısmından bir kısmını hastalar oluşturur. Bazı hastalıklar uzun süren kronik-müzmin olabilmektedir. Derdi veren Allah devayı da verir. Hastalıktan şikayet etmeyip, devasını  ve çaresini aramak lazımdır. Fazla ağır gelse Allah’tan sabır istemek lazımdır.

Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmemiştir. Buna delil devamlı olarak bu dünyaya gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve devamlı yokluk ve ayrılıkta yuvarlanması şahittir.

İnsan, hayat sahiplerinin en mükemmeli en yükseği ve cihazatça en zenginidir. Hayat sahiplerinin sultanı hükmündedir. Geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en aşağı bir derecede ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.

Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Büyük bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. 

Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve afiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, ahireti unutturur.

Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, ömür sermayesini boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır.

Vücuduna ve cesedine der ki: “Ölümsüz değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”

İşte hastalık bu bakış açısından hiç aldatmaz bir nasihat eden ve uyarıcı bir doğru yolu gösterendir. Ondan şikayetçi olmamalı, bu yönden hastalığa teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse Allah’tan sabır istemek gerektir.

 

Bu anlatılan hakikatlere tam ayna olan, konuyu    anlamaya çok faydalı olan Prof. Dr. Behçet Al Hocadan dinlediğim, yaşanmış, ibretli bir  hatırayı sizlerle paylaşayım.
Yaklaşık dört yıl kadar önce (2011 yılı) bir sabah acil serviste asistanlarımız ve intörn olarak adlandırdığımız tıp fakültesi son sınıf öğrencileriyle beraber hasta ziyaretlerini yapıyorduk. Bir odada kendi aramızda bir hastanın tedavisi için bilgi alışverişi yaparken, arkamda ruhuma da hoş gelen cıvıl, cıvıl bir sesle “Ben de buradayım, benimle de konuşun, ben de derdimi anlatmak isterim” biri seslendi. Oradaki herkes gibi ben de   arkama döndüm ve sesin geldiği yere baktım. Sedye üzerinde oksijen destek makinesine bağlı, üzerinde beyaz çarşaf olan, yüzünün yarısından fazlası büyük bir maske ile kaplanmış sadece bir kafa gördüm. Çarşafın altında elleri ve ayakları birbirine ağaçların dalları gibi dolanmış; son derece zayıflamış, hareket edemeyen bir beden. Baş-boyun tam, aşağısı garip bir mahluk. Benimle beraber bulunanların hepsi o kişinin başına toplandılar. “Merhaba, hoş geldin, geçmiş olsun” dedim. Çok tatlı bir ses tonu ile “Merhaba hocam, merhaba arkadaşlar, benim adım Yakup. Biraz nefes darlığım vardı, ama şimdi çok şükür iyiyim. Sizler nasılsınız bu sabah? Ehh! Biz bu günlere kadar gelebildik” dedi. Sadece boyundan yukarısı kısmen hareket edebiliyor. Ağzı ve burnu sürekli makineye bağlı, oksijen almak zorunda idi. Bu haldeki bir gencin şükür dolu bu cümleleri orada bulunan herkesi adeta zamkla zemine yapıştırdı. Kaç yaşında olduğunu sorduğumda “on dokuz” diye cevap verdi. Hepimizi güldürecek şakalar yaptı. Aramızda en yakışıklı erkeğin ve en güzel kızın kimin olduğunu söyledi. Kız öğrencilere takıldı; kendisinin de kız arkadaşlarının olduğunu söyledi. Yakup “Duchenne Muscular Dystrophy” dediğimiz bir kas hastalığına beş yaşında iken yakalanmış. On yaşından itibaren yatalak olduğunu, son dört yıldır oksijene bağlı yatağında hareketsiz yaşamaya mahkûm kaldığını öğrendim. Ayrıca yirmi bir yaşında aynı vaziyette Halil isminde bir abisinin de olduğunu babasından öğrendim. (Devamı bir sonraki yazımızda.)

 

 



Etiketler: , , ,
Kategoriler: Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?