Niçin ben demiyoruz, biz diyoruz?

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Prof. Dr. Sıtkı Göksu

 

Yedi ayet olan Fatiha Suresini okurken “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5. Diyoruz.

Buradaki nun’u  “biz’i” birinci çoğul şahsı düşündüm ve birinci tekil şahıs (ben) çekiminden na’büdü (biz ibadet ederiz) çekimine geçmenin sebebi acaba nedir?

Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o “biz”den açıldı. Gördüm ki, namaz kıldığım o İstanbul’daki Bayezid Camiindeki cemaatle katılmamı ve her biri benim bir nevi şefaatçim hükmünde ve okuduğumda gösterdiğim hükümlere ve davalara birer şahit ve birer destekleyici gördüm. Noksan kulluğumu, o cemaatin büyük ve çok ibadetleri içinde Allah’ın yüce katına takdime cesaret geldi.

Birden, bir perde daha açıldı. Yani, İstanbul’un bütün camileri birleşti. O şehir, sanki o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi nail olma hissettim.

Onda dahi, yeryüzü camisinde, Kâbe’nin etrafında daire gibi saflar içinde kendimi gördüm. Elhamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn (Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Fatiha Suresi, 1:2) dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim her bir sözü aynen söylüyorlar, onaylıyorlar.

Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe mihrap (imamın cemaate namaz kıldırdığı yer) hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları şahit göstererek, namazda oturduğumuz anda tahiyyatta (selamlar ve dualarda) getirdiğim Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah [Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.  Yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (a.s.m) Allah’ın Resulüdür.] olan imanın tercümanını mübarek Hacerü’l-Esvede (Kabenin doğu köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte bulunan semavi, kutsal siyah taşa) bırakıp, emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı.

Birinci daire: Yeryüzündeki mü’minler ve Cenab-ı Allah’ın varlığına ve birliğine inananların büyük cemaati.

İkinci daire: Baktım, bütün varlıklar, bir en büyük namazda, bir büyük tesbihâtta, her grup kendine mahsus namazlar, dualar ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. “Eşyanın vazifeleri” tabir edilen görünen hikmetler, onların kulluklarının, ibadetlerinin unvanlarıdır. O halde Allahu ekber deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:

Üçüncü bir daire içinde, hayret verici, görünürde ve nitelik bakımından küçük, gerçekten ve görev olarak ve sayıca, nicelik olarak büyük, bir küçük âlemi gördüm.  Vücudumun hücreleri, atomlarından beş duyu organıma kadar, grup grup kulluk ve şükür vazifesi ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5. o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de dilim o iki büyük cemaati niyet ederek demişti.

“na’büdü-ibadet ederiz”, “biz” ifadesinin nun’u şu üç cemaate işaret ediyor. İşte bu durumda iken, birden Kur’ân-ı Hakîmin tercümanı ve tebliğ edicisi olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın [Allah’ın en şerefli ve değerli  elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m)], Medine-i Münevvere denilen manevi minberinde (Camide hutbe okunan yer), mânevi şahsiyeti heybetiyle görünerek, “Ey insanlar, Rabbinize kulluk edin.” Bakara Sûresi, 2:21. hitabını, manen herkes gibi ben de işitip, o üç cemaatte herkes benim gibi iyyâke na’büdü (Ancak sana ibadet ederiz) ile mukabele ediyor hayal ettim. “Bir şey sabit olduğunda, bütün lüzumlu maddeleri ile birlikte sabit olur.” kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:

Madem bütün âlemlerin Rabbi, insanları hitap edilen kabul edip bütün varlıklarla konuşur. Ve şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o izzetli ve şerefli hitabı, insanlara, bütün ruh sahiplerine ve şuur sahiplerine bildiriyor. İşte, bütün geçmiş ve gelecek, şimdiki zaman hükmüne geçti. Bütün insanlar bir mecliste, safları çeşitli bir cemaat şeklinde olarak, o hitap, o suretle onlara ediliyor. Ve anladım ki, Kur’ân’ın değil âyetleri, kelimeleri, kulluk ederizdeki “nun-biz” gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.

Özetlersek, “İyyake na’büdü ve iyyake nestain / Biz yalnız sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.” İfadesi insan tek başına da namaz kılsa, “na’büdü, nestein” (ibadet ederiz, yardım dileriz) derken bütün müminleri kastedebilir.

Ayrıca, kâinattaki canlı-cansız her varlık kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmekle Allah’a ibadet etmektedir. İnsan bunları da hayalen nazara alıp o mahlûkat kafileleri namına “na”büdü, nestein” diyebilir.

Bir de, insanın her bir organı, her bir duygusu ve hissi de kâinattaki diğer varlıklar gibi kendi görevini yerine getirmekle bir ibadet halindedir. İnsan bütün bunları da niyet ederek “Biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” diyebilir. (Bu yazının hazırlanmasında Mektubat’tan ve Sorularla Risale sitesinden faydalanılmıştır.)

 



Etiketler:
Kategoriler: Prof. Dr. Sıtkı Göksu

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?