SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Bediüzzaman’ın Fahri Avukatı: Abdurrahman Şeref Laç ve Muhteşem Müdafası!

Bediüzzaman’ın Fahri Avukatı: Abdurrahman Şeref Laç ve Muhteşem Müdafası!
05 Ekim 2019 - 11:38

Abdurrahman Şeref Laç, Türk siyaset ve hukuk adamıdır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Serbest Avukatlık, İstanbul Belediye Meclisi Kavanin Encümen Başkanlığı, TBMM 2.(XIII) ve 3.(XIV) Dönem İstanbul Milletvekilliği yapmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır.
1908’de Prizren’de doğan Laç, 16 Eylül 1982’de İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Nur talebeleri O’nu ne siyasi yönüyle, ne de vekilliği ile tanımıyor. Nur talebeleri Abdurrahman Şeref Laç’ı 1952 senesinde İstanbul Adliyesinde Bediüzzaman’ın vekil-i müdafiliği ile tanıyor.
Yazar Ömer Özcan Tarihçe-i Hayat’ta bir mektubu da bulunan Ahmet Atak Ağabeyin Aksaray Palas Otelde kalan Bediüzzaman Hazretlerine hizmet eden genç üniversitelilerden birisi ve Abdurrahman Şeref Laç’ın Gençlik Rehberi Mahkemesi müdafaasını Üstadımıza getirip ve Üstadımız tashihten sonra Avukat beye tekrar götürdüğünü ifade ediyor. Bediüzzaman tarafından tashihi de yapılan Abdurrahman Şeref Laç’ın o muhteşem Gençlik Rehberi müdafaasını arzediyor, kıymetli Avukat Laç’a Allah’tan rahmet diliyoruz;

Avukat Abdurrahman Şeref Lâç’ın Müdafaası:

– Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek zâtın suçla hiçbir münasebet ve taallûku olmadığı tamamıyla tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hâsıl olduğunu, beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir mâsumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesi’nin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak icabeder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsaadelerini rica ederim.

– Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun:

– Gençlik Rehberi isimli eser, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve
nasihatlarını ihtiva eylemesine ve Anayasa’nın 70’inci maddesine göre: Şahsî masuniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarından olduğu. Anayasa’nın 75’inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensub olduğu din ve mezhebden dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe mâruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.

– Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu’nun antidemokratik 163’üncü maddesine göre müvekkilimin tâkibi mümkün farzedilirse, isnad edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:

Bir Müslüman…. Ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını, başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah’ın nuruyla yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in’am-ı Hak olan hayatını, Türk Milleti’nin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş; emr-i İlâhî olan ruhunu, feleğin hakikî mâliki Allah’a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeğe azmetmiş, bina-yı Sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman; bugün “Demokrasi vardır.” denilen bir gün, kalkıyor, yalnız “Allah” diyor, “Kitab” diyor, “Resûl” diyor ve gençliğe, “Dikkat!” diyor. Der demez arkasından savcı (dâvâyı açan savcı) yapışıyor:

Gel buraya… Suç işledin! diyor.

Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

Fakat, bakın şu asîl ve necib ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfütûrdur. Belâ zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı (dâvâyı açan savcı) bu Müslümanı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.

Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslümanın? Ne mi yaptı? Bakın savcıya (dâvâyı açana) göre neler ve neler yaptı?

“Gençlik Rehberi” adıyla bir kitab çıkardı.
Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, iman lâikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki, başka?

B– Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istedi. Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?..

C– Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.

Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, madem ki siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki, dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?

Savcı, “Ben orasını bilmem.” diyor, “İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.”

Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?

A– Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek suretiyle.

Nedir bu mukaddes tanınan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur’ân, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.

Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, dâvâyı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor, hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor, hem de bir Müslümanı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163’üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?

“Hayır” der savcı, “Ben propaganda yapmıyorum. O propaganda ve telkin yaptı.” Ne dedi peki? Şunları söyledi:

“… Bu zamanda, zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip, saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar.”

Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnâmesi ve Ahlâk Zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?

Var, var amma, buna biz karışırız, Allah ne karışır? diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma.. kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yâni iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen imkân yok; fakat dînen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor. Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allah’ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saadet yer etsin; bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cemiyet; savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.

Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah’ın emirleri, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim meneder sizi bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allah’ın emrini okuyun:

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَ صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَ شَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَ سَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

Meâli: “Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler, hiçbir zaman Allah’a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir.”

Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin; çünkü yaptığınız iş iyidir.. insanlar için, cemiyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. İman edenlere deyin ki:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلاَ تُبْطِلُوٓا اَعْمَالَكُمْ

Meâli: “Ey bütün iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin.”
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: “Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mâni bir hal yoktur; tedbir almağa da lüzum kalmamıştır.”

Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kere de dâvayı açan savcıya sorunuz.. bakalım hayır diyebilecek mi? Allah’ın emirleri, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye menedilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük fuhuş, zina, katil suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? “Komünizm” gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve âşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?

Muhterem vatansever, Allah’ına ve mukaddesatına bağlı necib Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın. Ne korkunç hal ve tezadlar içindeyiz! Savcı bunu görmez, İslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti tâkib etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?

Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur’ân-ı Mübîn’in Allah’ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlâhîyi aksettiren Risale-i Nur, Gençlik Rehberi’nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..

Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki, hakikî irşad âlimleri, Enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan va’z u nasihatı, Kur’ân-ı Mübîn’in emirlerine göre yaymakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini fîsebilillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara Allah ve Resûlünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl tâkib ve tâzib edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, dayanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?

– Gel zindana gir!

Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiştir.
Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi imha edecek nurdur.

يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَ يَاْبَى اللّٰهُ اِلآَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

Meâli: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise, –muhakkak– nurunu tamamlamak –tamamen parlatmak– istiyor… kâfirler hoşlanmasalar da.”

Avukat

Abdurrahman Şeref Lâç
Tarihçe-i Hayat/647

NURDAN HABER MERKEZİ