SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

AKILDAN ve GÖNÜLDEN SINIFTA KALANLAR

AKILDAN ve GÖNÜLDEN SINIFTA KALANLAR
Maksut BELEN( maksutbelen@nurdanhaber.com )
31 Ekim 2019 - 15:49

AKILDAN ve GÖNÜLDEN SINIFTA KALANLAR

Dr. Maksut BELEN

Günümüz Türkiyesinde bazı şahıslar, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleriyle ilgili olarak, yoklamadan, derinleşmeden, çalakalem, rastgele yazılar yazıp düzmece tefrikalarla onu gözden düşürmeye çalışmışlardır. Bu şahıslar, Risale-i Nurları lekelemek, şaibelendirmek, okurlarını vesveseye, şüpheye düşürmek için birkaç yoldan, iftira ile karşı çıkıp hücum etmişlerdir. Bu karşı çıkanlardan bir kısmı, İslâmiyetin fıkıh ve şeriatını ve akide imamlarının aynı mevzularda ne yazdıklarını bilmeyen, kendi düşünce müvacehesinde, sözde İslâm taraftarı mutaasıp cahillerdir. Bir kısmı da, Kur’an’ın, Peygamber’in (ASM) ve İslâm dininin umumî, ihatalı irşad ve tenvirinin mahiyet ve hakikatını anlamayan, kendilerinin yüksek din alimi olduğunu sanan ilimsiz hastalardır. Diğerleri de, sinsi ve gizli ifsat komitesinin kiralık elemanları olan ifsat ve tahrip sevdalılarıdır.

09. 10. 2019 tarihli Yeni Mesaj gazetesinde İbrahim Fatih Ekici isimli tufeylî bir yazar, “Akılda ve Gönülde Kalanlar” yazısında sergilediği düşmanca tavırla, alenen saldırıp edepsizce ve birilerine maşalık üslûbuyla iftira ederek: “ Halilürrahman’da çok büyük bir maneviyat ehlinin de mübarek kabri var… Tamamen Dede Osman Avni Baba’nın himayesinde bulunan bu alana bir takım hasarlı zihniyet dinlerarası diyalogun mimarı, Papa’ya ilk mektup yazan, Hristiyan’ın da şehit olacağını söyleyip cennete koymaya çalışan, Atatürk’e deccal diyen, 15 Temmuz’da başımıza bomba yağdıranların fikir babası, sapık zihniyetin sahibi Said Nursî’nin talebesi olduğu söylenen birisi buraya gömülmüş. Bu üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu. (Bunun üzerinde daha sonra duracağız). Ancak unutmayalım ki, eşeğe altın semer vursan da eşek yine eşektir.” diyerek kendisine ait sıfatıyla beraber içindeki safrayı çıkarmıştır. “ Cevabu ahmak es-sükût” (Ahmağa en güzel sevap susmak, cevap vermemektir) kaidesiyle kendisi kabil-i hitap olmamakla birlikte, bu yazıyı okuyan ve konu hakkında yeterli malumata sahip olmayan vicdan sahibi kimselerde zihin karışıklığı olmaması için gerçekleri yazmak zorundayız. “ صدقة المتكبر علي تكبر من “ (Men tekebbera ale’l- mutekebbiri sadakatun, gururluya karşı gururlanmak sadakadır) kaidesine uyarak onun tarzıyla, fakat iftira ile değil gerçeklerle karşılık vermek hakkımızdır. Semavî dinler diye, mensuh olan Hıristiyanlık ve Yahudiliği hak din İslamiyet ile denkmiş gibi göstererek bu din mensuplarıyla diyaloglar gerçekleştiren, Risâle-i nurların etrafında dönüp dolaşıp içine giremeyen, Bediüzzaman Hazretleriyle hiç görüşmemiş, Risâle-i Nurları “sadeleştirme” adı altında “sahteleştirme”ye çalışmış, 1976 yılından itibaren halis Nur talebeleriyle ilgisi kesilmiş F. Gülen’in, Âhirzamanın büyük müceddidi Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî ve Nurculuk ile alakası yoktur ve Risale-i Nur düsturları müvacehesinde benzerlikleri veya yakınlıkları görünmemektedir, onun halefi ve selefi de değildir. “Risale-i Nurları okumuş, kabul etmiştir” diyenler olabilir. Fakat Risale-i Nurlardaki metodlara uymamış, hatta onlara zıt, kendisine göre başka prensipler ortaya koymuş, “ işaretle namaz kılmak”, kadınların örtünmesini emreden ayet-i kerimeye rağmen “baş açmaya izin vermek” vb. gibi İslam fıkhına uymayan fetvalar vermiştir. Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurların çok yerinde “ Nurcular, Nurcu” ismini kullandığı halde, o her zaman: “ Ben -cı, -cu’yu kabul etmiyorum” demiş, yani Nurculuğu kabul etmemiştir. Aynı temiz suyu arı içer bal yapar, yılan içer zehir yapar. İslam yetmiş üç fırkadır, yetmiş ikisi firak-ı dalledir. Onların da hepsi “Kur’an kitabımızdır” diyorlar ama yaptıkları Kur’an’ın tam tersidir, bu hata onların
kendilerine aittir.

F. Gülen birkaç yıl önce Amerika’da “İslâm aleminin fiilen varlığı söz konusu olmadığına” dair bir beyanat vermiştir. Ona göre Hıristiyanlar, Yahudiler vardır. Hıristiyanlar, Yahudiler niçin vardır? Çünkü zengindirler, silahları vardır. Bu nedenle de zayıf olan İslâm alemi ile işbirliği yapmak yerine, Amerika ve İsrail ile işbirliği yapmıştır. Dolayısıyla Said-i Nursî Hazretleri’nin ve Risale-i Nur talebelerinin onlarla ve diyaloglarıyla hiç mi hiç bir ilgisi yoktur. Biz Risâle-i Nur Talebeleri Yahudiliği, Hristiyanlığı, Müslümanlıkla aynı kefeye koyup ve aynı seviyede tutup onları da İslâm dini gibi hak olarak kabul etmedik ve etmeyiz de.

22 şubat 1951’de, Üstâd’ın izni ve müsaadesiyle Vatikan’daki Hıristiyan Âleminin bir nevi ruhani reisi olan Papa’ya bir Zülfikâr kitabı gönderilmiş, Papa da buna karşı teşekkür cevabı yazmıştır. Hıristiyan Âleminin bir nevi dinî ve ruhanî reisi olan Papaya Allah’ın birliğini, Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın peygamberliğini ve Kur’ânın kelamullaholduğunu ispat eden bu eserin gönderilmesiyle tebliğ yapılmış oluyordu.
29.12.950’de Selahaddin Çelebi Üstâd Hazretlerine yazdığı bir mektubunda şunları
yazmıştır:
“… Cami-ül Ezher’e ve Pakistan Sefirine, Roma-Vatikan Papa’ya birer Zûlfikâr hediye edilecektir. Almanya’da Müslüman reisi Berlin cami’ imamına bir Zülfikâr hediye edilmiştir.
Vasıta olan Hacı Bey söyledi: “Berlin gazetelerinde gayet kıymettar olan Bediüzzaman Hazretlerinin Zülfikâr’ını ilan etmişler.” Tayyare Acentası Hacı Bey tarafından Zülfikârhediye edilmiştir…

                                                                                                   Abdurrahman Selahaddin Çelebi”
Bu mektuptan anlaşıldığı gibi Selahaddin Çelebi, Üstâd’ın izniyle Zülfikâr kitabını Papa’ya göndermiştir. Zülfikâr’ı teslim alan Papalık başkâtibi de Hazret-i Üstâd’a mektupla şu cevabı yazmıştır:
“PAPALIK MAKAM-I ÂLİSİ
Kalem-i mahsusu başkitabet Vatikan dairesi
No: 232247 22.şubat.l951
Efendim!
Zülfikâr nam elyazısı olan güzel eseriniz, İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nâzik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakk’ın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arzeylerim. Bu vesileyle saygılarımı sunarım efendim.
İmza Vatikan Beyn Başkâtibi”
Hazret-i Üstad’ın onlara yaptığı, İslâmın izzetiyle, hakkı tebliğdir.
Hristiyanların şehit olup cennete gireceği iddiasına gelince:
Bazı cahiller, molla ve hocalar, Hazret-i Bediüzzaman’ın İkinci Cihan Harbinde helak olup felaket çeken; olanlardan habersiz mazlum Hristiyanların masum çoluk çocuklarının, çaresiz kadın ve hastalarının o zulümler içinde ölümleri hakkında:

“ O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felaketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe
indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükafatı büyüktür; belki onu cehennemden kurtarır. Çünki ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (ASM) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem ahirzamanda Hazret-i İsa’nın (AS) din-i hakikisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya mensup Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakirler ve zaifler, müstebit büyük zalimlerin cebr ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında, medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrahimin’e hadsiz şükrettim ve o elem-i şefkatten teselli buldum.

Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddar ve kendi menfaatı için insan alemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise tam müstahak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.
Eğer o felaketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-ı beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-ı insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakarlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti
onlar hakkında medar-ı şeref yapar, sevdirir.” diyerek Kur’an’ın, dinin, şeriatın ve vicdanın kabul ettiği hakikatı dile getirdiği mektubuna itiraz edip karşı çıkmışlardır.

Hazret-i Üstad’ın konu ile ilgili diğer bir mektubu da şöyledir:
“ …Bir zaman eski Harb-i Umumîde düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim. Birden kalbime geldi ki, o maktûl masumlar şehit olup veli olurlar, fani hayatları baki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zayi olan malları sadaka hükmünde olup baki bir mal ile mübadele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa ahirette kendilerine göre o dünyevî afattan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden öyle mükafatları vardır ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar, haklarında bir tezahür-i rahmet görüp “Yarab! Şükür, elhamdülillah.” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum. ”

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in (ASM) peygamberlik ve risaletini işitenlerin birkaç sınıf ve fırkada olduğunu analiz, şerh ve izah eden İmam Gazâlî (RA) ve İmam Celâleddîn-i Süyûtî’dir (RA). 3 Ayrıca “Dârü’l-Fünûn-ı Osmâniye” muallimlerinden ilm-i kelâm hocası Abdüllâtîf-i Harpûtî bu iki zatın kitaplarında araştırma yapmıştır.

Gazâlî Hazretleri (RA), Hazret-i Aişe’den (RA) rivayet edilmiş: “Rabbimden (Rabbim tarafından) birisi bana geldi, bana şöyle bir müjde verdi ki, Allâhu Teâlâ ümmetimdem yetmiş binini hesapsız ve azapsız cennete koyacaktır. Sonra, ikinci nur içinde Rabbim tarafından gelen birisi de beni şöyle müjdeledi ki: Allâhu Teâlâ ümmetimden o yetmiş binden herbirisinin yerinde yetmiş binini hesapsız ve azapsız cennete koyacaktır. Sonra, üçüncü nurun içinde Rabbim tarafından gelen birisi de beni müjdeledi ki: Allâhu Teâlâ ümmetimden herbirisinin yerinde yetmiş bin olarak fazlalaşanların herbirisinin yerine de yetmiş binini daha hesapsız ve azapsız cennete idhal edecektir.” hadis-i şerifini naklettikten sonra, çok önemli ve Allah’ın (CC) çok geniş rahmeti noktasında değerli, tesirli bir içtihat ve kıyasla bu konuyu açıklığa
kavuşturmuştur. Hazret-i Âişe (RA) der ki: “Ben, Yâ Resulallah senin ümmetin bu sayıya ulaşmıyor ki!” dedim. Resulullah Efendimiz (ASM) ferman buyurdular ki: “Size, namazı, orucu olmayan Araptan bu sayıyı Allah tekmil edecektir.”

Bu sahih hadisi naklettikten sonra İmam Gazâlî: “İşte bu hadis ve emsali haberler gibi rahmet-i İlâhiyenin genişliğini bildiren rivayetler çoktur. Ve bu iş, has olarak ümmet-i Muhammed (ASM) hakkında olmakla beraber derim ki: O geniş rahmet-i İlâhiyye geçmiş ümmetlerin çoğuna da şamildir. Her ne kadar o ümmetlerin birçoğu ateşe arz olunurlarsa da. Onlardan bir kısmı, ya bir lâhza, ya da bir saatte, yahut da, öyle bir müddette olur ki, ona, “ateşe gösterildi” diye isim verilecek.

İşte Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî (RA), hem müçtehit, hem müceddittir. Kur’an ve sünnet adına hüküm vermiştir.
Bizden 900 sene önce için ve İslâmın ihtişamlı zamanında bulunan İmam-ı Gazâlî (RA) bir çeşit fetret var diyorsa, dokuz yüz sene sonra, herhalde daha çok fetret vardır. Bununla beraber Hazret-i Üstad “Fetret var mı, yok mu?” tartışmasına girmeden “ fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî’ye (ASM) bir lâkâytlık gelmiş” diyor, fetret hükmediyor demiyor. O gibi felâketlerde helâk olan Hristiyan çocuklar için “Şehit hükmündedir” diyor. Bunun sebebi ise suçsuz olarak o dehşetli harplerde ve felâketlerdeki ölümleridir. Şehitliğin Müslümanlar için kesin hükmü, sahih hadislerle açıkça ortadadır. Hristiyanların da o gibi savaşların çıkmasından tamamen habersiz ve günahsız olarak rahmet-i İlâhiyeden nasipsiz olmaları mümkün değildir. Sonuçta, İmam-ı Gazâlî de, Hazret-i Bediüzzaman da, birer azim müçtehit ve müceddit, doğrudan Peygamberimizin varisi olarak din adına hükme varmış ve karar vermişlerdi.

İmam Celâleddin-i Süyûtî:
“ رسوال نبعث حتي معذبين كنا وما kavl-i celîline ittibâen, ehl-i kelâm ve usûlden Eş’arî imamlarımızla beraber, Şafi’î fukahaları da bu ayetin hükmüne göre, Resulullah (ASM) ve Kur’an’ın daveti ulaşamamış kimselerin vefatları vuku’ bulduğu takdirde ehl-i necat olacaklarında müttefiktirler. Bazı fukaha ise, bu ayete dayanarak demişler ki: “Davet kendisine ulaşıp da inat etmemiş ise ve bir elçi kendisine gelmiş de onu yalanlamamış ise, öldüğü zaman azap görmeyecektir. Çünkü öyleleri fetretin asliyeti üzerindedirler…” demiştir.
Bu müçtehitlerin hükümlerini, özellikle İmam-ı Gazâlî’nin, Hazret-i Peygamberin (ASM) risaletini duyma şeklinin üç çeşit olduğuna dâir açıklamasının analizini yapan kelâm alimi Abdüllâtif Harpûtî “Tenkihu’l-kelâm fî akâidi’l-İslâm” adlı eserinde o sınıfları kaydettikten sonra: “Gazâlî’den nakil ile zikrolunan şu tahkik beynennâs deveran eden birçok kîl ü kâli ref’ ve halletmiştir.” hükmüne varmıştır.

İmam Süyûtî der ki:
“Ehl-i fetret hakkında birçok hadis-i şerif varid olmuştur ki, bunlar kıyamet gününde imtihana çekilecekleridir. Ayetler ise, bunların ta’zib edilmeyeceklerine işaret vermektedirler. Buna göre asrın hafızı Şayhülislâm Ubu’l-fadl bin Hacer bazı kitaplarında şu hükme meyletmiş demiştir ki: “Peygamber’in (ASM) âlinin, yani bi’setten evvel vefat etmiş familyasının kıyamet günündeki imtihanda, peygambere bir ikram olarak itâatı ikrar edecekleri umulur, ta ki Peygamber’in gönlü mahzun olmasın.”

“Hafız ibn-i Hacer ‘El-İsâbeh’ adlı kitabında: “Pîr-i fani ihtiyarların ve fetret devrinde vefat edenlerin ve anadan doğma gözsüz (ekmeh) olanların, sağır ve mecnun doğanların, ya da, kendisine davet ulaşmadan, yahut da buluğ çağına yetişmeden evvel deliliğe uğrayanların ve daha bunlar gibi arızalı kimselerin kıyamet gününde: “Eğer akıl ile düşünebilseysim, ya da tezekkür edebilseydim, iman edecektim” diye ellerinde hüccetli delilleri olabileceği için, onlar için cehennem azabı kalkacaktır…” hadisi hakkında: “İmam-ı Süyûtî birkaç tarikle gelen bu hadisi, İmam-ı Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Raheveyh’in “Müsned” kitaplarında ve Beyhâkî “El-İ’tikad” kitabında tashih ile, Esved bin Şurey’ Resulullah’tan (ASM) alarak nakletmiştir.” diyor.

Fetret devri bazı alimlere göre Hazret-i Îsa (AS) ile Hazret-i Muhammed (ASM) arasındaki altı yüz küsur sene sayılmışsa da, birçok alim, tebliğ ulaşmamış herkes fetrettedir demişlerdir.

Sahibi, bugüne kadar hiç kimsenin “seyyid” demediği M. Kemal’e “seyyid” iddiasında bulunan, Atatürkçülüğü kendi düşüncelerini diri tutmak için kullanan malum gazetenin yazarının, “Said-i Nursî Atatürk’e deccal dedi” iddiasına karşı deriz ki:
Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri, Şualar kitabının 587’nci sayfasında: “Her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi’nin tesisinde mühim bir rol ile yahudi milletinden olan “Troçki” namında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin’den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccal’ın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.” diyerek Deccal kelimesini şahsa atfen “Troçki” için kullanmıştır.

Hazret-i Üstad İstanbul’da İngilizleri karşı “Hutuvat-ı Sitte” eserini yayınlamış, İngilizlerin istekleri doğrultusunda ve Anadolu’da mücahitler aleyhinde, Şeyhül İslam’a hazırlattırdıkları fetvaya karşı bir fetva çıkarmıştır. Bediüzzamanın bu yayınları üzerine, İstanbul’un İngiliz lehinde oluşan fikirleri birden aksine dönmüş ve on sekiz defa şifreli telgrafla M. Kemal tarafından Ankara’ya çağrılmıştır. Sonunda Fevzi Çakmak ve eski Van valisi Tahsin Özer Beylerin girişimleri üzerine 22 Kasım 1922 günü Ankara’ya gelmiş, Meclisi ziyaret etmiştir. Bütün Mebuslar “Bediüzzaman Said Kürdi’ye Hoş Amedi” yapıp ayakta alkışlamışlardır.

Üstad bütün kuvvetiyle Meşrutiyet ve gerçek Cumhuriyet için çalıştı. Ama ismi Cumhuriyet manası istibdat olan Cumhuriyete itiraz etti. M. Kemal’e düşmanlık yapmadı, onun yüzüne karşı gerçekleri haykırdı. Buna rağmen M. Kemal de onun gönlünü almaya çalıştı. M. Kemal Paşa’nın kendisine, 1922’de meclis divanında “Hocam biz seni buraya çağırdık ki, yüksek siyasi fikirlerinizden istifade edelim, sen geldin en evvel namaza dair şeyleri konuştun. İçimizde ihtilaf bıraktın” diye bağırmasına karşılık, Bediüzzaman da: “Paşa, paşa kainatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduddur.” demiş, M. Kemal Paşa ise “Hocam haklıdır” diye tarziye vermiştir. Beyler gerçekçi olun gerçekçi!..

Evet, Risale-i Nur eserleri bugün kırk civarında dile tercüme edilip dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır. Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî’nin Kur’an, sünnet ve İslâm şeriatı namına Kur’an’a, sünnete uygun olarak yazdığı ve şu anda da Diyanet İşleri’nin tab’ edip yayınladığı kitaplarını, İslâm alimleri, dahilde ve hariçteki yetkili şahsiyetler kabul edip beğenmişler, hiçbir itiraz ve tenkitte bulunmamışlardır. Değil bu eserlerde yanlış bulmak, bütün samimiyetleriyle hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Bugün Nur Risalelerinin yalnız Türkiye içinde on beş milyon okuyucusu bulunmakta, bu Nurları hürmet ve muhabbetle karşılamaktadırlar. İslâm âleminde ise, binlerce alim bu eserleri okumakta, beğenip takdir ve kabul etmektedirler.

Bütün bu eserler, şimdiye kadar yüzlerce alimin tedkikinden, Türkiye Cumhuriyeti’nde binden fazla mahkemelerin bizzat incelemelerinden ve bilirkişi olarak seçilmiş binlerce hocanın ve bilhassa Diyânet İşleri Başkanlığı ehl-i vukuf alimlerinin teftişinden de geçerek hakkaniyet ve doğruluğunu ortaya koymuştur. Bazı savcılar ve uzaktan bakan bir kaç yobaz Vehhâbî düşünceliler hariç, hiçbir alim, marifet ve hakikat sahibi zat, bu eserlerin içindeki hakikatlara itiraz etmemiş, Kur’an’a, sünnete ve icma’a zıt hiçbir nokta gösterememiştir.