SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-1

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-1
Mehmet Nuri Turan( mehmetnurituran@nurdanhaber.com )
16 Kasım 2019 - 7:00

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-1

İlk misyonerler Osmanlı idaresindeki Hıristiyanların dinlerini rahat bir şekilde yaşadıklarını düşünmüyorlardı. Geldiklerinde kiliseleri, havraları, değişik mezheplere ait ibadethaneleri gördükleri halde bunu raporlarına yansıtmazlar. Buna dair övücü sözler yok. Yani takdir etmeleri gerektiği yerlerde bile ya sukut edip geçerler ya da işlerine geldiği gibi yorumlarlar.

 

Sürekli bir beğenmezlik, bir tepeden bakma, sürekli eleştiri vardır yaklaşımlarında. Anadolu kiliselerini, tarihi eser kalıntılarını gezerken, o kiliselerin, o kalıntıların nasıl olup da zarar görmeden muhafaza edildikleri, yok edilmedikleri düşünmezler. Bunun yerine doğrudan bir “vah, vah! Bunların eski şa’şaalı günleri şöyleydi, böyleydi, şimdi ne haldeler” yollu söylemlere geçilir. Kudüs‘teki kutsal yerlerdeki yoğunluğu ve mezhep karmaşasını asırlardır Osmanlı idaresinin tereyağından kıl çeker gibi düzen içerisinde yürüttüğünü görmelerine rağmen, “bu kutsal yerlerde bizimkiler kargaşa çıkarıyor, Müslümanlar onlara çekidüzen veriyor. Hıristiyanlığın düştüğü hale bakın” tarzında konuşurlar.

 

Protestan Amerikalı misyonerler, Ortodoks, Gregoryen ve Katolik mezheplerinin  mensuplarını “sözde Hıristiyan” (nominal Christians) diye isimlendiriler. İncil’den, yani asıl kaynaktan uzaklaşmışlardır. Teferruat konularda anlaşmazlığa düşmüşler, ayrı kiliseler kurmuşlardır. Hatta birbirlerine düşman olmalarının altında yatan sebep de budur. Onların bu bölünmüşlükleri Osmanlı yönetiminin işine gelmektedir. Bu ayrılığı körüklemektedir Osmanlı. Halbuki özlerine dönseler bütün bunlar ortadan kalkacak, güçlerini toplayacaklardır. Bu yüzden Amerikalı misyonerlerin teklifi, Doğu kiliselerinde mutlaka ve ivedilikle bir reformasyona gidilmesidir. Sözde Hıristiyanlar bir gün İncil’e dönerlerse sonradan zuhur eden kilise hiyerarşisi, Papa’nın ve ruhbanın yanılmazlığı, dinin özünde olmayan perhizler, ayinler, ritüeller, yortu günleri, azizlere ibadet, şefaat, istavroz çıkarma gibi anlayış ve uygulamalar ortadan kalkacaktır. Böylece zihinler aydınlanacak, karanlıklardan kurtuluş gerçekleşecektir.

 

Protestanlığın kurguladığı “İncil Hıristiyanlığı”, öze dönüş, sade din (pure religion) gibi anlayışlar Doğu kiliselerini etkilediği gibi art niyetli bazı Müslüman görünen hocalarda “Kur’an” Müslümanlığı adı altında yaydıkları dalalete bir kısım safdil Müslümanları da etkilemiştir. Fakat onlar “İncil’in içinde mündemiç bulunan Hz. İsa’nın hayatına ve sözlerine dönelim” derken, Kur’an Müslümanlığını savunanlar Hz. Peygamber’in (sav) hayatını ve sözlerini dışarıda bıraktıklarının ya farkında değiller, yada  İhanet içindeler.

 

Misyonerlere göre Osmanlı Hıristiyanları İsa’dan, daha doğrusu dinin özünden uzaklaşmaları neticesinde yaşam tarzlarında, eğitimlerinde ve kültürel hayatlarında da seviye kaybetmişlerdir. Yozlaşmışlardır. Adeta Müslümanlar gibi yaşadıklarına şahit oluyorlar. Bazen “Müslüman Hıristiyanlar” bile diyorlar onlara. Yani Hıristiyanlığı Müslümanca yaşayanlar. Doğu şehirlerinde Ermeni kiliselerinde sıra yok mesela, yerlere oturuluyor. Müslümanların örf ve adetlerini benimsemişler. Selamlaşma tarzlarını (Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık gibi) kullanıyorlar. En kötüsü anadillerini unutmuşlar, Türkçe konuşuyorlar.

 

Pazar günleri (Sebt) işi gücü bırakıp kiliseye ve ibadete yoğunlaşmayı da unutmuşlar. Hayallerinde buna dair zerre kadar bir şey yok. Misyonerlerin en ciddi eleştirilerinden biri bu. Pazar günü kiliseye gidilmiyor, bir iki saat gidilse de sonrasında toplanıp içki âlemleri, cümbüş ve gezmelerle vakit öldürüyorlar.

 

Protestanlığı kabul edenlerin bariz özelliklerinden biri Pazar günü dükkanlarını hiç açmamalarıydı. 1884’te Mr. Baldwin adlı misyoner, raporunda, Bursa Sölöz‘de Pazar günü birbirine zıt bir manzaranın olduğunu yazar. Köprünün bir tarafındaki dükkanlar açıktır, kahvehaneler tıklım tıklımdır, işler sanki hafta içindeymiş gibi devam etmektedir. Öteki yanında ise dükkanlar kapalı, kahvehaneler ıssız ve Tanrı’nın kutsal gününe bir saygı vardır.

 

Misyonerler şunu fark ediyorlar yerli Hıristiyanlar Müslümanlardan daha mükemmel bir hayat yaşamadıkça onlara Hıristiyanlığı telkin etmek ters tepecektir. Misyoner raporlarında Anadolu’da yaşayan Rum ve Ermenilerin evlerinin kirliliğinden, sağlıksızlığından, penceresizliğinden tutunuz, kadınların ikinci sınıf insan hatta köle muamelesi gördüğüne; Rum ve Ermenilerin sürekli küfürlü bağrış çağrış konuştuklarından, nezaketsizlikten, alkol düşkünlüklerine, hurafelere batmışlıklarına kadar mebzul miktarda eleştiri var. Misyonerler bunları görünce önce kaliteli bir yaşamı onlara kazandırmaya çalışıyorlar.

 

Öncelikle kendileri bir rol model olup Rum ve Ermenileri her konuda kendilerine hayran bırakıyorlar. İkinci bir adım, genç kızları bu konuda eğitmeleri. Kız okullarında yer verdikleri evsel sanatlar, kişisel bakım, beden eğitimi gibi dersler onların bu perişanlıklarını gidermeye yönelik aslında. Onlara saç tarama, el yüz yıkama, kişisel bakım dersleri veriliyor. Ayrıca sofra hazırlama, ikram, ev düzeni de öğretiliyor. Üsküdar Amerikan Kız Okulu‘nun meşhur müdiresi Mary M. Patrick, bu derslerden birinde eline süpürge alarak genç kızlara bir evin daha iyi nasıl süpürüleceğini göstermiştir. Hester D. Jenkins, kitabında anlatıyor bunu. Okul ve ev süpürme dersi birbiriyle örtüştürülemeyen bir şey ama eğitimin bir parçası. Frank A. Stone, bir başka örneği Van Kız İlahiyat Okulu’ndan veriyor. “Kadınlar kendi saçlarının bakımını kendileri yapabilirler düşüncesi o kadar yabancıydı ki, okul yönetimi, kendi saç bakımını yaparak kurdele ile bağlayacak kızlara ödül koymak zorunda kalmıştı.” diyor. Size şaşırtıcı gelebilir ama bazı anneler bunlardan şikayetçi bile oluyor. Örneğin, Talas Kız Okulu’ndaki derslerden biri saç tarama ve yüz yıkama dersiydi. Öğrenci velilerinden biri “niçin bu okul hep saç taramaya, yüz yıkamaya bu kadar çok ilgi gösteriyor. Bu iş çocuklar için çok zor” diye karşı çıkmış. Bu örnek A Modern Crusade in the Turkish Empire adlı kitapta yer almaktadır.

 

Bu kızların görevi memleketlerine dönünce öğrendiklerini halka öğretip Protestanlığa zemin hazırlamaktı. Örneğin İstanbul Amerikan Kız Okulu’ndan mezun olan Mianzare Gabrielyan adlı bir genç kız, öğretmenlik için gittiği Ermeni köyü Çalgara‘da (bugün Bilecik‘e bağlı) barakalarda yaşayan halka ve özellikle hanımlara ev düzenini göstermiştir. Bunun için kendisine dört odalı ufak bir ev inşa ederek başlamıştır işe. Maddi desteği mezun olduğu okuldan alır. Evin duvarlarına açtığı pencereler, mutfakta yerden yüksek bir tezgah kurması köylü kadınlar için fevkalade bir yeniliktir. Öğretmen Mianzare, onlara yerlerin nasıl fırçalandığını bizzat göstermiştir.

 

Hester D. Jenkins, Robert Kolej’in Kızları adıyla Türkçeye çevrilen kitabında bundan uzun uzun bahseder ve şöyle der; “Köylü kadınlar, sıkıca dikilmiş bluzlarını ve çiçekli elbiselerini neredeyse mevsim başlangıcından beri giymekteydiler. Çoğunun sımsıkı örülmüş saç örgülerinin, bazen yıllar boyu çözülmediği olurdu. Mianzare’nin taranmış, fırçalanmış, pürüzsüz saçlarını beline doğru salması ve arkada biçimlice toplaması, köylü kadınlara mucize gibi geliyordu. Mianzare onların hepsine kendi kıyafetlerini gösterdi. Bunun gibi ders alınacak örnekleri, biçki-dikiş ve elbise giyinme tarzı dersleri takip etti. Çalgara’lı kadınlar artık süslenmeye başlamışlardı.”

 

Kiliseyi halkı cahil bırakmakla, geliştirmemekle suçluyorlar. Müslümanların gerçek Hıristiyanlığa önyargıyla bakmasına sebep olmakla suçluyorlar. Müslümanlar “biz bu kadar bayağı, seviyesi düşmüş, yozlaşmış dine mi geleceğiz?” diye haklı gerekçelerle itirazda bulunacakları gerekçesiyle yaklaşık 1860’lara kadar Müslümanları Hıristiyanlaştırma işini arka plana atmalarının altında yatan gerçek bu. Model gösterilebilecek Rum ve Ermeni kitleler vücuda getirmek. Bu arada, Amerika’ya öğrenci göndermeye başlamaları da unutulmamalı. Böylece onlara kendi medeni ülkelerini gösteriyorlar.

 

Okul faaliyetlerini 1860-70’lere kadar bir kenara bırakalım. Var ama kesinlikle yoğun değil. İlk misyonerler William Goodell, Isaac BirdJonas KingJohn B. Adger,Harrison G. O. Dwight ve Eli Smith gibi isimler her şeyden önce gönderildikleri tarlaların (misyonerler bu tarla-ekin-hasat-meyve gibi İncil mesellerini sıklıkla kullanırlar) keşfini yaparlar, bir anlamda fizibilitesini çıkartırlar.

 

Misyonerler uzak yakın gittikleri her yerde ciddi bir İncil, dinî kitap ve risale dağıtımı yapıyorlar. Yerli halkın konuştuğu/ anladığı dilde basılı materyaller üretilmesi ise matbaa faaliyetlerini devreye sokar. Bu nedenle Parsons ve Fisk, ilk geldikleri dönemde İngilizlerin Malta’daki matbaasını kullandılar. Daha sonra İzmir, İstanbul ve Beyrut’ta Amerikan matbaaları kuruldu. Ziyaret ettikleri kilise görevlileriyle ve halktan kimselerle sohbet ederek, yeri geldiğinde münakaşaya girerek onları “yanlışlarından” vazgeçmeye iknaya çalışmak da ilk dönem metotlarından biri. İnsanların inançlarını sorgulamasını istiyorlar. Bir sorgulama ruhu (sprit of inquiry) ortaya çıkarmak en büyük emelleri. Fakat bir şey gördüler: İnsanlar kiliselerine son derece bağlılar ve Doğu kiliseleri (Süryani, Gregoryen Ermeni, Ortodoks, Nesturi) bulundukları yörede ve taşrada müthiş bir teşkilata sahipler. Yaptırım güçleri çok yüksek.

 

Eğer bir patrik bir uyarıda bulunursa veya aforoz ve anatema metni yayınlarsa halkın buna itaat etmeme gibi bir şansı yok, olamaz. Kiliseler güçlerini Osmanlı hukukundan alıyorlar. Bir de son yüzyıldaki Rusya ve Fransa’nın bu kiliselere hamilik rolüne soyunmasından. Baktılar ki bu adam adama markaj kârdan ziyade zarar getiriyor. Metot değiştirip “biz bunlar için İncil’in kendisini veya bizim görüşlerimizi yansıtan bilgiler ile karşıdakileri de çürütecek şeyleri onların anadillerinde hazırlayıp önlerine koyalım” dediler. Birebir çalışarak, kilisedeki güçlü kimseleri karşılarına alarak, uzun vadeli ve faydasız şekilde çaba harcamaktansa mesajlarını kağıt üzerinden vermeyi denediler. İnsanları düşünmeye sevk ederek yapalım dediler.

 

Bebek Protestan İlahiyat‘ın açılış tarihi 1840. Öncesinde bir girişim olmuş, ama başarısız. Beş yıl sonra İstanbul Kız Protestan İlahiyat. Bu kadar. 1855 Tokat Protestan İlahiyat, 1860 Harput Protestan İlahiyat. Fakat bunların öğrenci sayısı ortalama 20-30’u geçmiyor. Amaç, yerli misyonerleri ve onların eşlerini yetiştirmek. Malum, tek kanatla uçulmaz. Buralara alt yapı hazırlığı için günümüzün ortaokulu seviyesinde uygun görülen yerlere ‘high school’lar açılıyor. Buralarda çocukları okuma öğretimi sonrası bilgilendirerek toplumundan bir adım daha yükseğe çıkarmak hedeflenirken, aralarından yerli misyonerliğe kabiliyetli olanları seçerek ilahiyat okullarına yönlendirmek de var. Tabi burs imkanları da sağlıyorlar.

 

‘High school’larda matematik, fizik, botanik, tıp, ev marifetleri gibi dersler veriliyor. İlk başta misyoner okulu formatında bunların ne işi var diyebilirsiniz. Fakat din gibi girift mevzuların bulunduğu bir alanda yetişecek insanların belli bir zihni seviyeye gelmiş olması gereklidir. Bu bizim klasik eğitim anlayışımızda da böyledir. Medreseye baktığınız zaman sonlardadır tefsir ve hadis. Başlarda hep mantık, Arapça, matematik, astronomi, fizik gibi akli ilimler vardır. İncil’i ve İsa’yı daha iyi anlamanın yolu da budur. O yüzden “high school” adı altında bir orta eğitimi zorunlu görür American Board. Gerçi ileride buralar kolejlere de tohum olacaktır.

Selam ve duâ ile Allaha emanet olun. Gelecek makalemiz misyonerlerin çalışma şeklinin ikinci bölümü olacak inşallah.