SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-2

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-2
Mehmet Nuri Turan( mehmetnurituran@nurdanhaber.com )
18 Kasım 2019 - 7:00

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA ŞEKLİ-2

Misyonerlerin okullaşma akımı 1870’lerden sonra hızlanacaktır. Halka ise bir okuma-öğrenme seferberliği başlatılıyor. Her mahallede, köyde, kasabada, handa, kırda, tarlada kadın ve erkek misyonerler herkese okuma öğretiyor. Neden? Şifahi tartışmalar verimli ve ikna edici olmuyor çoğu zaman, bu yüzden onlara kitap ve İncil okutarak ikna yolunu seçiyorlar. Gayrımüslim tebeanın okuma-bilme durumları zayıf. Bizde hep “Müslümanlar okuma yazmayı az biliyorlar” diye vaveyla kopartılır. Oysaki Müslümanlarda böyle bir problem yok. Misyonerler en ücra dağ köylerinde bile kadın erkek herkese okuma öğretiyorlar. Okuma onlar için yerli insanların zihinlerine “ışığı”, “nuru” zerk etme yöntemi. Zaten en önemli eleştirilerinden biri evlerde İncil bulunmaması. Dolayısıyla “her eve bir İncil” kampanyası hep sürüyor.

 

Kiliseler bu gelişmelerden rahatsız. Eline İncil alanlar misyonerler tarafından geleneksel kilise öğretilerini ellerindeki İncil’de bulmaya yönlendiriliyorlar. Bulamayınca da misyonerler, “demek ki bâtılın peşindesiniz yüzyıllardır, kilise sizi kandırıyor” diyerek haklılıklarını ispatlamış oluyorlar. Neticede misyonerlerin ikna ettikleri kimseler, eski inançlarından şüpheye düşürdükleri Rum ve Ermeniler bu defa kilise hiyerarşisine ve kilise uygulamalarına karşı çıkmaya başlıyorlar. Bunun sonu kiliseden kopuş. Bunu elbette istemezler. Kilise yetkilileri acımasızca baskılara girişiyor, yerli Protestanlara yapmadıkları eziyeti bırakmıyorlar.

 

Aforoza sebep olacaklardan biri misyonerlerin bastığı kitapları okumak. Onlarla konuşmak, görüşmek, alışveriş yapmak bile yasak. Yetmedi, Protestan olanlarla da hiçbir münasebet kurulmayacak. Evlilik, ticaret, alış veriş, selamlaşma, yardımlaşma, kiralama vs. hepsi sona erdiriliyor (bu sosyal yaptırımlara anatema deniyor). Kilisenin sapkın ilan ettiği kitaplar toplanıp ateşe veriliyor, evler didik didik aranıyor. Kilise jurnal faaliyetlerine başlıyor. bilhassa 1840-1860 arası öyle bir çalkantılı dönemi ki akıl almıyor. Lakin 1850’de Protestanlığın Osmanlı nezdinde ayrı bir millet olarak tanınmasını engelleyemiyorlar. Biz sadece Amerikalı misyonerlerin Müslümanlarla ve Sultan II. Abdülhamid ile olan mücadelelerini biliyoruz halbuki o zamana kadar doğu kiliseleri ile mücadeleleride mevcuttur.

 

Osmanlı yetkilileri her zaman mazlum Protestan Ermeni ve Rumları korumuş, kollamıştır. Müslüman halk da onlara kucak açmış, doyurmuştur. Ayrı bir millet olarak tanımalarının altında da bu çatışmalar vardır zaten.

 

Rum ve Ermenilerden Amerikalı misyonerlerin telkinlerine ve vaatlerine olumlu karşılık verenler bunun bedelini kendi kiliselerinden gelen cezalarla ödüyorlar. Misyonerler de bu infialden nasiplerini alıyorlar. Hatta öldürülen iki misyoner var. Fakat iki şekilde bu engellemeleri atlatabiliyorlar. Öncelikle, Amerikalı misyonerler İngiltere’nin himayesinde faaliyet gösterdikleri için ortaya çıkan her pürüzde bölgenin İngiliz konsolosu, temsilcisi veya benzeri yetkilisiyle beraber hareket ediyorlar.

 

Buna İstanbul İngiliz konsolosu Sir Stratford Canning‘in hummalı gayretlerini örnek versek yeter de artar bile. Misyonerler hangi şehir ve beldeye giderlerse oranın idarecisini mutlaka ziyaret ediyorlardı. Görünürde bu bir tanışma ve dostluk ziyaretiydi elbette. Raporlarda bu temaslara dair pek çok bilgi bulunmaktadır. Ancak ziyaretin perde arkası, o idarecinin (vali, kaymakam, mutasarrıf, müşir, paşa) misyonerlere ve Protestanlara olan yaklaşımını test etmektir. Sonuç raporlara yazılıyor ve İngilizlere ulaştırılıyordu. Büyük ihtimalle olumsuz yaklaşanların görevlerine son verilmesi bile söz konusuydu.

 

Bir diğer husus, Osmanlı’da yürürlüğe konan ve o günkü gayrımüslim tebaanın lehinde olan reform ve yeniliklerdi. Bunları iyi takip ediyor ve kullanmayı biliyorlardı. Hatta bu yenilikler, bana öyle geliyor ki, misyonerlerin önlerini açmak için Osmanlı Devleti’ne dayatılıyordu. Din değiştirenlere verilen ölüm cezasının kaldırılması böyledir mesela. 1856 Islahat Fermanı’nda gerçekleşen bu reform elbette Kırım Savaşı’ndan yenik çıkmış, İngiltere ve Fransa’ya yüklü miktarlarda borçlanmış olan Osmanlı’nın mecbur kaldığı bir imzadır. Fakat misyonerler cephesinden baktığınızda o tarihlerde Protestanlığı kabul eden Türkler görülür raporlarda. Devlet onları mahkemede yargılamaktadır. Firari haldedirler, misyonerlere sığınırlar. İngiliz pasaportu temin ederler. Eski kanun yürürlükten kalktıktan sonra ise bir rahatlama gelir.

Arkasına devletin kanunlarını alan ve İngiltere gibi bir devlete yaslanan misyonerleri ve Protestanları halktan kimseler alt edebilirler mi?

 

Cyrus Hamlin, hatıralarında Bebek köyündeki Rum çocuklarının kendisini ve evini taşladığından bahseder. Tarih 1840’ların başı. Eziyetlerin (persecutions) en şiddetli dönemi. “İnsanlar beni kiliseye şikayet ediyordu, perhiz günlerinde et yediğim için” diyor. Veya “Rumlar matruş yüzümle ve melon şapkamla dalga geçiyorlardı. Ben de sakal bırakıp fes taktım.” Bunun ötesinde halkın onların canlarına kastetmesi veya toptan sürgüne yollama şeklinde gibi bir şey yok. Anadolu şehirlerinde dövülme vak’aları çok fazla. Kilise eliyle sürgüne gönderilenler var. Ama dediğim gibi bu sıkıntılar derhal yukarıdan çözülüyor.

Devlet eski kudretini kaybediyor. Düşünsenize, din değiştirilmesini bile kabul etmiş. İslam dini aleyhine yazılmaya başlanan kitaplar dolaşıyor ortalıkta. Pfander‘in kitapları mesela. Misyonerleri sınır dışı etme gibi bir seçeneği yok devletin. Çünkü uluslararası arena sıkıntılı. Onlara hayır dese İngilizlere hayır demiş olacak. İngilizlere hayır demek Rusya’ya evet demek. Amerika ile ilişkiler yeni başlamış. Belki de Ortodoksları himaye etmeyi isteyen Rusya’nın ve Katolikleri himaye etmeyi isteyen Fransa’nın baskısını kırmak için Protestanların önünü açmış bile olabilir.

 

Misyonerlerin geldikleri dönemde Osmanlı’da karşılaştıkları toplumsal olayların bence en dikkate değer olanı ve herkesi en fazla etkileyeni 1821-1829 arasında yaşanan Yunan İsyanı’dır. Rumlar adına bu muazzam başarıdır, rüya gibi bir şeydir. Koskoca bir devlete baş kaldırılmış ve yenilgiye uğratılmıştır. Üstelik bir de devlete sahip olmuşlardır. Onların bu yola çıkışlarının altında bir modernleşme ve okullaşma, Avrupa’da eğitim alma, anadile dönüş çabalarını ihtiva eden uzun bir zaman diliminin olduğunu biliyoruz. 1750’lerden başlayan… Bunu o dönemin Ermenileri de görüyorlardı, bir film gibi izleniyordu. Dolayısıyla Batı eğitimi almak, sonra Batılı devletlere yaslanarak bir devlet kurmak. Hayal değildi, zira yanı başlarındaki komşuları Rumlar bunu başardılar.

 

Biz henüz Yunan bağımsızlığı ile Ermenilerin bağımsızlık isteklerinin başlangıcını birbirine bağlıdır. Bu etkileşim çok açık. Nereden anlıyoruz? Normalde misyonerlerin Ermenileri okullaşmaya, okumayı öğrenmeye, hele hele kızlarını yatılı okullara göndermeye bu kadar çabuk ikna etmeleri imkansız ötesi bir şey olurdu. Oysa tam tersi, Anadolu Ermenileri onları Maraş’a, Urfa’ya, Antep’e, Harput’a vb. davet ediyorlar. Çocuklarını yurt dışına göndermeye hazırlar. Okula giden gençler kıyafetlerinden tutun tavır ve davranışlarına, müzik alışkanlıklarına, spor faaliyetlerine kadar tamamen Batılı oluyorlar. Bunlar silah zoruyla olmuyor. Hane halkları da böyle. Yani okula gitmelerine gerek yok. Protestan olmak demek Batılı ve modern olmak demek. Şimdi bu ve benzeri yönelişleri sırf misyonerler başardı diyebilir miyiz? Anlayacağınız, misyonerler gelmeden alttan alta bir yöneliş vardı.St. Lazarist adasındaki Mekhitaristlerin (Katolik Ermenilerin) Ermeni kültürüne ve diline yaptıkları başarılı katkılar ayrı bir katman. Bir ayakları İtalya ve Fransa’da. Gençleri oralarda okutuyorlar. Oralarda ticari işlere giriyor, zenginleşiyorlar. Avrupa Katolik dünyası tüm imkanları ayaklarının altına sermiş durumda. Yeter ki Katolik Ermeniler kendileriyle birlikte hareket etsin. Üstelik ayrı bir cemaat/millet olmayı da başarmışlar. Tüm bunlar Anadolu Ermenilerinin Amerikalı misyonerlere kucak açmalarının kolaylığını açıklıyor.

 

Misyonerler adeta buna mecbur kalıyorlar desem iddialı konuşmuş olmayız. Çünkü başlangıç programlarından asla ve kesinlikle seküler alanda faaliyet göstermek yoktu. Cyrus Hamlin, Robert Kolej’i kurmaya girişirken ilk iş olarak American Board’dan istifa ediyor. Çünkü çizgi dışına çıkmış. Tarih 1863’tür. Bugünkü Boğaziçi Üniversitesi‘nin kullandığı tarihi binalar onun öncülüğünde inşa edilmiştir. Hamlin ve hemfikir olduğu diğer meslektaşlarının etkisiyle American Board ister istemez bundan sonraki eğitim yolculuğunda Hamlin’in açtığı çığırdan yürümek zorunda kalacaktır. 1870’lerden sonra HarputMerzifon gibi yörelerde hem kızlara hem erkeklere yönelik kolejler açacaktır.

 

Üsküdar Kız Okulu, önceleri öğretim dili İngilizce olan bir lisedir. 1890’da Massachusetts’ten kolej beratı alır. O da seküler kurum mantığıyla ilerlemiştir. Müdiresi Mary M. Patrick de teşkilattan ayrılmış bir isim. 1914’te Arnavutköy’deki kampüse geçilir. Boşalan yere ise American Board’un Adapazarı’ndaki kız okulu nakledilir. Günümüzde Üsküdar Amerikan Kız Lisesi budur. Arnavutköy Kız Koleji ise 1971’de Robert Kolej‘le birleşerek karma eğitimle yoluna devam eder.

 

Seküler demek aslında dinden uzak demek değildir misyoner literatüründe. Kesinlikle değildir. Bilimsel derslerin oluşturduğu müfredat takip edilir. İncil dersi de vardır. Bunlara her dinden öğrencinin katılması zorunludur. Halide Edip‘in Mor Salkımlı Ev‘de anlattığı din dersleri bu şekildedir. Buna mukabil farklı din mensubu öğrencilere kendi dinlerini öğreten dersler koyulmaz ama özel günlerine ve durumlarına dikkat edilir. Yortu günleri izin verilmesi, perhizlerine ses çıkarılmaması, Müslüman öğrencilere iftar yemeği çıkarılması gibi. Kolejlerde kesinlikle örtük programlar mevcuttur. Toplu dua halkaları, vaazlar, akşam ayinleri, akşam din dersleri veya sunumlar. Çok önemlidir bunlar. Misyonerlerin okullaşma faaliyetlerinin Osmanlı kesitinde son aşamadır bu. Cumhuriyet döneminde ise zincire üniversite halkası da eklenecektir. 1920 Beyrut Amerikan Üniversitesi, 1971 Boğaziçi Üniversitesi. Yani geldikleri gün kolej kurmazlar.

 

Selam ve duâ ile Allaha emanet olun. Gelecek makalemiz misyonerlerlik failiyetlerinin Osmanlıyı parçalamasının birinci bölümü hakkında olacak. İnşallah.