SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

‘MUTLAK VEKİL’ SIFATI ÜZERİNDEN KAZANÇ SAĞLAYANLAR

‘MUTLAK VEKİL’ SIFATI ÜZERİNDEN KAZANÇ SAĞLAYANLAR
29 Kasım 2019 - 10:10

 

MUTLAK VEKİL’ SIFATI ÜZERİNDEN KAZANÇ SAĞLAYANLAR

Üç – dört  gündür sosyal medyada özellikle de Facebook’ta her sefer yaptığı gibi yine tekraren şimdi yazacak bir şey olmadığı ve gündemde öyle bir konu olmadığı için geçmişte yazdığı yazıları tekrar ısıtarak temcit pilavı gibi hainler sofrasına süren Hüseyin Yılmaz’ın hezeyanlarını okuyan samimi nur talebelerinin bazıları geçmişte onunla olan hukukumuzu bildiklerinden, kimisi de bu ihanete cevap verilmesi gerekliliğini düşünerek beni aradılar.

Geçmişte bizim yazılarımızı okuyanlar bilirler ki Risale-i Nur’dan dersini alan her nur talebesi gibi bize de, gerektiği zaman edebi söz söyleme yeteneği ihsan edilmiştir, elhamdülillah.

Ben bu yazıda öyle maksadı hüsn-ü kelama feda etmeden herkesin anlayabileceği bir lisanla arz edeceğim. Filhakika H. Yılmaz’la benim 30 yıldan fazla bir hukukumuz ve ailece görüşmelerimize rağmen, kimseyi incitmeden ifadede zorlanacağımı biliyorum.

Fakat söz konusu İman ve Kur’an davası olunca evladıma bile taviz vermeyeceğimi beni tanıyanlar bilir. Ve yine herkes bilir ki ben, Hüseyin Yılmaz ve halen piyasada kalemşörlük yapan malum birkaç isimle birlikte hatırı sayılır sayıda ve keyfiyette insanlar, Yeni Asyadan ayrıldık.

Herkesçe malumdur ki “Yeni Asya gazetesi cemaati”, kendilerini nurcu adlandırdıkları halde Bediüzzaman Said Nursinin talebelerine her zaman karşı olmuşlar ve bunu da ifade etmişlerdir. Ancak bu ifade tarzında bile samimi olmayı başaramadıklarını bir çok kerre kendileri de açıklamışlardır. Bunun sebebini yazının ilerleyen kısmında açıklayacağım.

“Yeni Asyacılar”, Bediüzzaman hazretlerinin talebe, varis ve vekilleri söz konusu olduğu zaman şöyle bir ifade kullanırlar:

“Ağabeylerin başımız üzerinde yerleri var, ellerini öperiz, fakat biz risalelere bakarız”

Burada aslında zımni bir itham da mevcut. Sanki ağabeyler, risalelere muhalif işler çeviriyormuş gibi.

Aslında bu arkadaşlar Risale-i Nur konusunda, üstada muhabbet konusunda samimidirler. Bu tavırlarında üstadın talebelerine karşı taammüden bir adavet beslemediklerini ben içlerinde yaşadığım için yakinen biliyorum.

İşte tam burada akla ilk gelen soru:

  • Madem samimidirler neden ağabeylere karşı böyle mesafelidirler?

Şimdi bu mesafenin sebeplerinden birkaç tanesini zülfüyâre dokunmadan izaha çalışayım.

Evvela şunu peşinen söylemeliyim:

Bu Yeni Asya gazetesi cemaatine hain denir mi?

Elcevap : Haşa, Böyle bir itham, zan, iftiradan Allaha sığınırım.

Bazan dilimizden o kelime düşebilir, burada kasd edilen gerçekten ihanet içinde olup masumları yanıltan, aldatan ve istediklerini onlara yaptırandır.

Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nur’un neşir vazifesini Merhum Ahmet Aytimur ağabeye vermiş ve –Abdullah Yeğin ağabeyin bizzat bana aktarması- “Aytimur’un bu vazifesine kimse müdahale etmesin ve ona hesap sorulmasın” diye ferman etmiş.

Ancak 1960 ların sonlarında –zannımca- dış güçler yada nurcuların arasındaki tesanüdü yıkmaya çalışanlar, üstadımızı görmüş ve bir müddette beraber yaşamış ağabeylerimizi de ‘daha büyük ve daha külli hizmetler yapılacağına’ ikna etme süresi ile yanlarına alarak (bu bir tahmindir), Zübeyir ağabeyi gazete kurmaya ikna ediyorlar. Ancak fena fi’l-üstad olan Zübeyir ağabey dört başı mamur 19 maddelik bir sened hazırlayarak bu senedi kurulacak gazetede ön ayak alan herkese imzalatıyor.

Gazete kurulduktan bir müddet sonra, merhum Zübeyir ağabey, gazetenin gidişatının müstakim olmadığını fark edince müteaddit defalar ikaz ediyor. Ancak gazete yönetiminin artık kendi başına buyruk olmuş ve kendisini dinlemediklerini fark eden Zübeyir ağabey önce haseki semtinde sonra da Kocamustafapaşa da uzlete çekiliyor.

Kiğılı pasajında bir yandan Risalelerin neşri ile meşgulken bir yandan da küçük bir ticaret yapan Ahmet Aytimur abinin elinden neşriyatı da alıyorlar.

Bundan sonra yüksek sesle söylenmemiş olsada gazete ve içtimai hayatla meşgul olanlar ve Risale-i Nur hizmeti ile meşgul olanlar diye fiili iki gurup oluşuyor.

Yeni Asya cemaati her ne kadar “biz Zübeyrî çizgideyiz” deseler de aslında böyle bir çizginin olmadığını, Zübeyir ağabeyin ömrünün son yıllarında Risale-i nur çizgisinin dışına çıktakları için gazetenin imtiyaz sahibinin bütün ısrarlarına rağmen görüşme taleblerini kabul etmemiş ve aynı ortamı paylaşmamıştır.

Merhum Tahiri Mutlu, Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur, Hüsnü Bayramoğlu ve hatta Zübeyir Gündüzalp ağabeyler gazetenin hizmete zarar verdiğini söyleyerek siyasetten ve içtimaiyattan uzak kalarak Nurun birinci talebesi Hulusi Yahyagil ağabeyle birlikte istişare yapıyor ve hizmet anlayışlarını o istikamette tatbik ederken diğer taraftan gazete tarafında olanlar artık gazeteye ve diğer neşrettikleri kitapları da kastederek “Neşriyat hizmeti de artık bizde” demeye başlayacaklardı. (Burada altı çizilmesi gereken bir detay şudur; üstadımıza ifade ettiği neşriyat risale-i nurun neşridir, fakat maalesef bu anlayış daha sonra gazete ve diğer kitapların neşrine evrilecektir)

Önce Mustafa Polat’ın sonra da  Zübeyir ağabeyin esrarengiz ölümü gazete yönetimini daha da rahat hareket etme yönünde cesaretlendirdi. 8 senelik bir birliktelikten sonra Bediüzzaman’ın varis ve vekili olan Sungur Ağabey de 1983 yılında gazete ile yollarını ayırınca gazete yönetimi artık kendilerini nurcuların tek temsilcileri ilan edecek, hatta kendilerinin haricindekilerini nurcu olmamakla itham edeceklerdi.

Bu sistemin, bu nizamın, yani tek otorite olma/kalma arzusunun devamı için, baştaki insanların öne çıkarılması ve öndekilerinin de arkaya çekilerek unutturulması gerekiyordu. O da yapıldı.

Bediüzzamanın her talebesine iftira ile bir kulp takıldı. İsminin ve nurlardaki vasfının hiçbir ehemmiyeti yoktu. Metre kendilerinde, miheng akıllarındaydı.

Mesela Bediüzzamanın birinci talebem dediği, ihlas, sadakat ve nurlara kanaat abidesi Hulusi Yahyagil için “Nur mesleğini terk etmiş tarikata çevirmiş” demeleri..

Mesela Bediüzzamanın “benim öyle bir talebem olduğu için selef-i salihin bana gıbta ediyorlar” dediği büyük âlim Kastamonulu Mehmet Feyzi efendi için “MHP’li” demeleri,

Yine mesela Bediüzzamanın “nurun muallimi” dediği kayalar abi için “Anarşist”..

Abdullah Yeğin ağabey için “Türkeşçi,” ..

Ömrünü, servetini, aşiretini ve herşeyini üstadımızın söylediklerine delil bulmaya harcayan Abdulkadir Badıllı için de “Kürtçü” demeleri vs.

Diğer abilere de söylenen sözler, atılan iftiralar var. Fakat ben o ifadeleri kullanmaya/yazmaya haya ediyorum.

Böylelikle cemaat tedrici olarak “Risale-i Nur Cemaati” olmaktan çıkarılıp gazete cemaatine evriliyordu. Bu sözlerin yazarı da bunlardan biri idi.

Yeri geldiğinde de şu ifade kullanılırdı:

  • “Biz abilerimizin ellerini öper başımıza koyarız fakat işimize karıştırmayız. Biz Risalelere bakarız.”

Sanki abiler farklı bir şey yapıyorlarmış gibi.

Herkesin malumudur.

Meşveret ehli ile yapılır.

1983 yılında büyük bölünme yaşanmış Sungur ağabey, Bayram yüksel ağabey, Kırkıncı hoca, gibi önemli isimlerle birlikte cemaatin kısm-ı azamı ayrılmıştı.

Artık Yeni Asya gazetesi cemaati oluşmuştu. Burada da üç Mehmetler kalmıştı.

Mehmet Emin Birinci

Mehmet Nuri Güleç (Fırıncı)

Mehmet Kutlular

Mehmet Emin birinci ve Mehmet Fırıncı ağabeyler de nerdeyse medreseye çekilmiş bütün sevk ve idare Mehmet Kutlulara kalmıştı.

Kutlular bazı mahfillerce parlatılıyor ve nurcuların lideri olarak lanse ediliyordu.

1987 de bir bölünme daha yaşadı Yeni Asya Gazetesi Cemaati.

Bu bölünme ile Mehmet Emin Birinci ve Mehmet Nuri Güleç (fırıncı) 1983 te olduğu gibi saf dışı bırakılmak istendi ise de bu sefer Mehmet Kutlular ve ekibi olan bizler saf dışı kalmıştık.

Ama artık çok önemi yoktu. Cemaatin yani Yeni Asya Gazetesi Cemaatinin kısmı azamını ikna eden Mehmet Kutlular yeni bir gazete kurarak tekrar ve artık tek başına cemaati yönetecekti. Ben bu masanın başında öleceğim diyordu ama öyle olmadı. Şimdi ağır Alzheimer hastası, Allah acil şifa versin.

Yukarıda anlattığım üzere bu insanlar böyle öğretildiler ve böyle eğitildiler. Dünyanın merkezinde kendileri var. Risale-i nuru en iyi onlar bilir ve tek nurcu cemaat kendileridir. Üstadın bütün talebeleri de onların nazarında potansiyel günahkardır, potansiyel suçludur.

Durum bu olunca Yeni Asyadan ayrılsalar bile fikir aynıdır. Çünkü öyle öğretildiler.

Tabi çok önemli bir detay daha var.

Her zaman söylediğim bir şey var: “Risale-i Nurdan dört ana kitabı okuyan inşallah imanını kurtarır fakat nurcu olmak için lahikaların okunup anlaşılması ve hatta hayata tatbiki şarttır” diye düşünüyorum.

Aslında çok önemli olmamakla birlikte bu kadar laf ettik, şimdi Hüseyin Yılmaz’a bir nebze dokunmasak hatırı kalır. Çok istediği için biraz kitabının reklamını yapalım.

Ben, 2005 yılında gazete binasında 20-25 kişilik işadamı heyetinin huzurunda, bazı arkadaşlara iftira ve yalanları atınca Mehmet Kutlular’ın Risale-i Nur’a ve cemaate verdiği zararı yüzüne tek tek sayarak ayrıldım. Tabi ayrılınca bütün “İsrailiyatı” da gazetede bıraktım. Bıraktım ki gideceğim yerlere o “İsrailiyatı” götürüp kirletmeyeyim. Benden sonra burada ismini zikretmek için onlardan izin almadığım için ismini zikretmeyeceğim arkadaşlarım da birer ikişer, üçer beşer ayrılmaya başladılar.

Ben çok şanslıydım, kendimi sıfır kabul ederek, rahmetli M.Sungur abinin yanına geldim.

Ve evet sıfırdan Risale-i Nur okumaya başladım. Benim hayatımda ikinci dönem başlamıştı. Bundan sonra kendimi şöyle ifade edecektim. “Ben 1975 te nurcuları tanıdım, 2005 te de Risale-i nuru tanıdım.”

Fakat benden sonra ayrılan diğer arkadaşlar bir yekün oluşturdukları için bir daha bir araya geldiler ve tekrar yeni bir cemaat oluşturdular. İstanbul’da “X”, Ankara’da “Y”, Bursa’da “Z” gibi dernekler kurarak tekrar kaldıkları yerden devam ettiler.

Bir farkla artık gazeteleri yoktu, fakat öğrendikleri aynıydı ve ellerinde başka bir kaynakta yoktu.

Bu süreçte kendi cemaatlerini bütün “israiliyatı” ile muhafaza ederlerken aynı zamanda diğer cemaatlerin derslerine gidiyor, artık “Yeni Asya’dan” ayrıldıklarını söylüyor kendilerini aklamaya çalışıyorlardı. Tabi kafalarında oluşturulan ve geliştirilen bir nurculuk profiline bire bir uymayan diğer cemaatlere bu sefer akıl veriyor, öğretiyor, suçluyor, ithama başlıyorlardı.

Söz gelimi “vakıflık” müessesesinin böyle yürümemesinin gerektiğini 50 senelik nurcu olduklarını kendilerinin bu işi bildiklerini iddia ediyor ve hal-i hazırda işleyen vakıflığın yanlış olduğunu iddia ediyorlardı.

Bir örnek daha: umumi derslerde ağabeylerin okuttuğu şeklin, yani sıralı okumanın yanlış olduğunu bunun da nerden çıktığını soruyor kendilerinin yaptıklarının doğru olduğunu iddia ediyorlardı. Buna benzer örnekler çoktur, ben bu iki mühim örnekle iktifa edeceğim.

Tabii birde statü problemi yaşamaya başladılar.

Mesela ben de Hüseyin Yılmaz da İstanbul metropol meşveret üyeleri idik. Çünkü orada meşveret üyesi olmak için risaleleri çok okumaya bilmeye yaşamaya gerek yoktu. Bulunduğunuz mahalde biraz kulis ile kendinizi seçtirerek cemaatin en üst yönetimine yükselme imakınınız varken, “Yeni Asya’dan” ayrılınca bu tarafta sıradan vatandaş oluyordunuz. Eskiden ders salonuna girdiğiniz zaman herkes önünüzden kalkıyorken, burada ahad-ı nasdan biri olarak dizlerinizi büküp oturuyordunuz. Bu da kolay hazmedilecek bir durum değildi.

Ha bir de sonradan zengin olanlar var. Önceleri Yeni Asya’da olduklarında birazcık normallerin üstünde aidat ödeyerek, özel perestij yüklenerek özel hürmet görüyorlarken burada onları kimse takmıyor itibar etmiyor, elbette bu da bir cinayet-i azime sayılacaktı.

Eskiden bir gazete vardı ve ara ara birşeyler yazarak konu oluyor hürmet görüyorlardı, şimdi o da yok oldu.

Eeee

Bir şekilde bu insanların meşhur olmaları, kendilerini, kitaplarını tanıtmaları lazım; ne yapacaklar?

Elbette bir yol bulmaları lazım, onlar da buluyorlar tabi…

Caminin önüne…

Yada Bediüzzamanın yaşayan son talebesi, varisi (bu sıfata fitil oluyorlar) vekil-i mutlakı, o akreb dillerine doluyorlar. Onlar bu sataşmaları ile Hüsnü abiye ve etrafındakilere zarar veremiyeceklerini zaten biliyorlar. Kasıtları da zaten ağabeyimize zarar vermek değildir.

Şimdi soruyorsunuz.

Peki nedir?

Bakınız arkadaşlar, Hüseyin Yılmaz  2016 nın sonlarında bir aşk romanı yazdı, o zaman da bu fetö meselesi gündemde olduğu için, kitap piyasaya çıkmadan bir ay önce 2012 de sadeleştirme ile ilgili yazdığı yazılarını ‘gerektiği için’ ifadesi ile tekrar arka arkaya yayınlayarak sosyal medyada gündem oluşturmak istedi. Fakat o mevzunun üzerinden 4 sene geçmiş sadeleştirilmiş kitaplar imha edilmişti. Dolayısı ile o cehdi fazla bir kazanç sağlayamadı.

O zamanlar Hüsnü ağabeye hakareti düşünememişti yada cesaret edememişti. Ekmeğini din ve özellikle de Risale-i Nur’dan kazanan başka bir yazar, o arada yani 2016 Kasım ayının ilk haftasında Hüsnü abiye ‘mutlak vekil’ sıfatı üzerinden “şoför parçası” deme şenaatini işlemiş sonra da bizden cevabını alınca tövbe istiğfar ederek kenara çekildiğini yazmıştı.

Bizim verdiğimiz tepki, cemaatin infiali ile birlikte Hüseyin Yılmaz, çok kuvvetli olmasa da yine kendini hem Hüsnü abinin hem de Ahmet Akgündüz abinin üstünde gören ve gösteren bir yazı ile nasihat ediyor, ağabeyleri hizaya çekiyordu. Bu ve buna benzer yazıları, yani nurculara nasihat eden bazan tehdit eden yazıları çokçadır, biz onu tanıdığımız için pek önemsemiyoruz.

Hüseyin Yılmaz 16 Mart 2017 de yani romanı piyasaya çıktıktan 2-3 ay sonra yeniden bir reklam kampanyasına girişir ve “Fetullah Gülen, vekil-i mutlakın vekili olabilir mi?” diye bir yazı kaleme alır ve 6-7 gün boyunca Tahiri Mutlu ağabey sonra da Hüsnü Bayramoğlu ağabey üzerinden polemik oluşturarak Facebook’taki hesabında milleti tartıştırır. Aralarda da yazdığı aşk romanının fotoğrafın koyar ve reklamını yapar.

Hüseyin Yılmaz, 21 Eylül 2017 de yine kıvranmaya başladı ve eski yani mart ayında yazdığ yazıları tekrar gündeme getirir ve bazı ilavelerle aklı sıra çok masum sorularla ağabeylerin hepsinin topyekün yanlış işler yaptığını farklı farklı cemaatler oluşturduğunu yazar ve mutlak vekillik meselesini facebook arenasına sürer ve kendisi terk eder, çıkar.

Bu tarihin neden seçildiğini, neden bu eski yazıları tekrar gündeme getirdiğini elbette o tarihte biz bilmiyoruz. Ben de onu aradım ve sordum aramızda geçen konuşmanın özetini aktarıyorum.

  • Kardeş geçen sefer sana sorduğumda, sen bana “gündemdi ve ben susamazdım” dedin, şimdi öyle bir gündem yok neden karıştırıyorsun?
  • Evet ama eksik bıraktığım şeyler vardı, tamamlamasam olmazdı. Ayrıca ben fikrimi beyan etmeliyim..
  • Öyle bir gündem yok ama, konuşulan tartışılan bir konu olmadığından cemaate zarar verir bu yazıların.
  • Hayır zarar vermez, bak millet nasıl tartışıyor facebook’ta yüzlerce kişi yazdıklarımın altına yorum yazıyor, fikrini beyan ediyor.

Hüseyin Yılmaz ile bu minval üzere yaptığımız bir konuşma var.

Fakat biz, asıl niyetini bilmediğimiz için Hüseyin ile ortak arkadaşlarımızla konuşuyoruz ve bir türlü manalandıramıyoruz. Çünkü bizim tanıdığımız Hüseyin böyle yazılar yazmaz, yazmamalı!

Şimdi sıkı durun…,

Bu konuşmalar ve yazıların üzerinden bir yada bir buçuk ay geçmişti ki, millet daha tartışıyorken, Hüseyin, ikinci romanının tanıtımını yapıyor piyasaya çıktığını yazıyordu.

O zaman ben Hüseyin’in niyetini anladım ve 30 senede tanıyamadığım arkadaşımı tanımış oldum.

Ben o zaman herkese söyledim: “Hüseyin, kitaplarının reklamını yapmak için muazzez üstadımızın sadık talebesini kullanıyor” diye…

Bazı arkadaşlarımız benim gibi hüsn-ü niyet ile yaklaşarak böyle bir şeyin olamıyacağını söylediler.

EVET HÜSEYİN YILMAZ, ÜSTADIMIZIN SON VARİSİ, VEKİL-İ MUTLAKI HÜSNÜ BAYRAMOĞLU’NU VASITA-İ CER YAPIYOR.

Şimdi bu iddiamızı ispat etmemiz lazım değil mi? Elbette… Edelim o halde.

Üç – dört gündür Anadolu’nun dört bir yanından beni arayan ağabeyler kardeşler var. Cemaat infial halinde herkes bu gidişata dur demek, dedirtmek istiyor. Ama nasıl olacağını bilmediğinden bizden ona bir cevap vermemizi istiyor.

Bakınız şimdi öyle bir tartışma, öyle bir iddia, öyle bir gündem de yok. Aslında öyle bir şey olmadığından kendisinin de bu konuda yazacağı bir şey yok.

Bu sebeple eski defterleri karıştırıyor, anlayacağınız iflas etti.

Müflis tüccar gibi o da eski defterleri karıştırıyor.

PEKİ NEDEN ESKİ DEFTERLERİ KARIŞTIRIYOR? 

ELCEVAP : ÇÜNKÜ YAKINDA YENİ BİR ROMANI ÇIKACAK

Yani üçüncü keredir aynı sermaye ile romanlarının reklamını yapmaya çalışıyor. Facebook hesabında türlü türlü iftira ve ithamlar yaparak ahaliyi kendi sayfasında topluyor, millet kalabalık olupta tartışmaya başlayınca hooooop fırından, pardon matbaadan yeni çıkmış bir aşk romanı daha.

İnanmayan HAYAT YAYINLARI nı arayıp sorsun.

Evet son yazdığı aşk romanı piyasaya çıkmak üzere, samimi nur talebeleri de onun bu saldırılarına cevap vermek için onun sayfasına doluşarak yorumlar yazıyor, bu arkadaşımızın kurduğu tezgaha düşüyorlar.

“Peki ne yapmalı?” diye sorarsanız…

  • Ona hiçbir şekilde ehemmiyet vermeyin,
  • ciddiye almayın,
  • yorum yazmayın,
  • profiline bakmayın.
  • hatta varsa, arkadaşlığınızı bitirin,
  • takibi bırakın,
  • ademe terk edin

Bakın Hüsnü abi bütün nezaketi, zerafeti ve edebi ile bir açıklama yayınladı, hemen onu da aldı profiline yapıştırdı. Çünkü onun üzerinden reklam yapacak ya.. Önemli değil ne dediği. Bilirsiniz caminin önüne oturup tuvaletini yapan hatun misali şöhret gelsin de nereden gelirse gelsin. El iyazu billah.

Bu benim Hüseyin yılmaz hakkında yazdığım ve yazacağım son yazıdır. Ben ona benim üzerimden kendini reklam esmesine müsaade etmeyeceğim. Bundan sonra istediğini yazabilir, cevap vermeyeceğim.

Muhabbet ve Saadetle kalınız.

Abdurrahman İraz

YENİ ASYA GAZETESİ KURULDUĞUNDA RAHMETLİ ZÜBEYİR GÜNDÜZALP’İN YAZDIĞI 19 MADDELİK KURULUŞ SENEDİ. (Zübeyri çizgide olduklarını iddia edenlerin kulakları çınlasın.)

Madde-1:

Salih Özcan imtiyaz sahibidir.

Madde-2:

Mustafa Polat umumi neşriyat müdürüdür.

Madde-3: 

Gazetenin personelini tayin ve lüzumu halinde tebdil, umumî neşriyat müdürüne aittir.

Madde-4: 

Gazetenin politikası; sahibi ve umum müdürünün de dahil olduğu bir istişare heyeti tarafından tayin edilir. İstişare heyetindeki kimseler: Salih Özcan, Mustafa Polat.

Abdurrahman Nuri, Halil Küçük, Ahmed Şahin, Rüştü Tafral, Mehmet Kutlular, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Birinci’dir. Karar ekseriyetle verilir. (Zübeyir Ağabey kendi kalemiyle Halil Kücük, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Birinciyi bilahare istişare heyetinden isimlerini silmiştir. Bu Belge Isltanbulda bir dosyada mahfuzdur A. Badıllı)

Madde-5:

Sermaye 30 Ağustos 1968′e kadar Salih Özcan tarafından temin edilecek.. Sermayenin geri alınması, intişarın altıncı ayından sonra, ikibinden az beşbinden çok olmamak üzere çekilebilecek.

Madde-6:

Gazetenin sahibi (Salih Özcan) Umumi neşriyat müdürü gibi maaş alacak ve sermaye olarak yatırdığı parayı tamamen çektikten sonra, artık para çekemiyecek. Kâr, gazetenin döner sermayesi olarak kalacak ve inkişafına sarfedilecektir.

Gazete kapandığı takdirde, sermaye ve mal durumu istişarenin kararına göre tasarruf edilecektir. Mukavelede değişiklik de ancak istişarede bulunanların kararına göre olacaktır.

Madde-7:

Neşriyat Müdürünün işinden çıkarılma vesaire durumları müşaveredeki kimselere aittir.

Madde-8:

Gazete Risale-i Nura aykırı neşriyat yaptığında, istişaredeki kimselerin kararıyla kapatılır. Sahibi ve neşriyat müdürü bu isimle bir gazete çıkaramaz.

Madde-9: 

Kitap tanıtma işi, istişare kararıyla yapılır.

Madde-10: 

Gazetedeki neşriyatta, halde ve mazide Risale-i Nurun aleyhindeki kimselerin yazıları neşredilmez.

Madde-11:

Risale-i Nuru devamlı mütalaa ile meşgul olup, Risale-i Nurun meslek ve meşrebiyle halen ve kalen yaşayan bir Nur talebesi, herhangi bir husus hakkında, Risale-i Nurdan ve Üstadımızdan me’haz göstererek tenvir ve ikaz edici bir şey söylerse, istişaredekiler onu kemal-i hürmetle dinleyecek ve nazara alacaktır.

Madde-12:

Risale-i Nur parası, sermayesi elinde toplanan herhangi bir Nur talebesi veya Nur naşiri gerek re’sen, gerek dolayısıyla gazeteye ortak olamaz.

Madde-13:

İstişaredeki kimselerden sahip, müdür ve orada memur olarak çalışandan başka biri, istişaredeki kimselerin izni olmadan gazetede maaşlı olarak çalışmayacak. Bu şahısların gazeteden maddeten istifadeleri hiç bir çeşit ve surette olmayacaktır.

Madde-14:

İstişaredeki kimseler, burada (İstanbul’da) her zaman hazır oldukları için tercih edilmiştir. Bu itibarla Risale-i Nurdan ve Üstad’dan ve geçmiş hadisattan me’hazler göstererek de, herhangi bir Nur talebesi ile istişare edilebilir. Onun tenvirkâr fikirleri kemal-i hürmetle nazara alınır.

Madde-15: 

İstişarenin adabına son derece riayetkar olunacak. Müdavele-i efkâr ve istişare esasında cahillerin sıfatı olan laftan kuşkulanma, alınma, evham etme, kızıp tehevvüre gelme, bağırıp çağırma gibi amiyane şeylerden son derece içtinab edilecektir. Kanaatlara hürmet, muhabbet ve müsamaha bu kimselerin şiarı olacaktır.

Madde-16:

İstişaredeki kimseler namına, onlardan habersiz olarak, istişare dahil bir kimse, başkalarınca sorulacak herhangi bir şeye, tek başına cevab veremez. Not alır, gelir istişare edeceklerle istişare eder.

Madde-17:

İstişaredeki reyler arz ve izhar edilirken, indî, şahsî veya sair meslek, meşreb ve cereyanlardan mülhem şeyler söylenmekten kaçınılıp delil ve me’hazden, Risale-i Nurun meslek, meşreb ve tarzından ilham alınma ya çalışılacak ve rızay-ı Îlahi ile hareket edilecektir.

Madde-18:

Dine hizmet gayesiyle olanlarla görüşüp konuşmalarda, başka cereyanlarda görünen iftira ve ittihamlarla, şöhretperestlik ve maddi menfaatlar gibi gayet çirkin manalar verilmiyecek. Mesleğimiz hüsn-ü zandır. Biz Müslümanız aldanırız, aldatmayız.

Madde-19:

Gazetenin istişaredeki kimselerin re’yi ile çıkarıldığını halka; Mustafa Polat, Salih Özcan vesairleri tarafından suret-i kafiyede söylenmiyecek. Çünki hem gazeteye, hem hizmete darbeler gelir. Aksi

takdirde istişaredeki kimseler, gazete ile alakalı olmadıklarını ilan edeceklerdir.