Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

KÖTÜLÜK PROBLEMİ

KÖTÜLÜK PROBLEMİ
Adem Tatlı( ademtatli@nurdanhaber.com )
24 Aralık 2019 - 0:03

 

KÖTÜLÜK PROBLEMİ

 

Bu kötülük problemi meselesi Avrupalıların gündeminde olan bir tâbirdir. Giderek felsefeye girmiş ve günümüzde özellikle gençler arasında sıkça bundan söz edilir olmuştur.

Onlar diyorlar ki;

“-Allah Rahmet ve merhamet sahibidir. Kullarına ve yarattıkları mahlûkata şefkat eder. Onlara acır. Her türlü ihtiyaçlarını giderir.

Ama diğer taraftan ölümleri veriyor. Hastalıklar, depremler ve savaşlar gibi musibetler eksik olmuyor. Bazı canlıları kısa sürede bu dünyadan alıyor. Her sonbaharda hemen hemen bitkilerin büyük bir kısmı ve yine böceklerin ve diğer hayvanların çoğu ölüyor. Bütün bunlar O’nun rahmet ve merhametiyle nasıl açıklanır?”

Onlar kâinattaki Allah’ın bu tasarrufunu anlayamadıkları için ona “Kötülük problemi” diyorlar.

Bir gençle bu konuda aramızda geçen bir tartışmayı nakletmek isterim.

-Allah’ın kâinattaki icraatı ve tasarrufu son derece hikmetli ve gayelidir. Yaptığı icraatlar tamamen iyiliktir.

-Ölümün neresi iyi?

-Neresi kötü? Ölüm olmasa bir insanın ceddinin ceddi şimdi sağ olsa, her birisi hastalıkla, yara bere içerisinde yataktan kalkamıyor. Kendi ihtiyacını kendisi göremiyor. Geleni bilmiyor. Gideni tanımıyor. Büyük dedesi 300 yaşında. Artık geriye doğru gel. Neneler, dedeler, torunlar, evlatlar, en genci 150 yaşında ama bakıma muhtaç. Kim kime bakacak? Ölüm bunlar için bir nimet ve arzu edilen bir şey değil mi?

-Doğrusu ben hiç böyle düşünmemiştim. Bu yönden bakınca hakikaten ölüm büyük bir nimettir. Yoksa hem o yaşlılara ve hem de onlara bakanlara hayat bir işkence olurdu. Ayrıca ağır hastalar için de ölüm büyük bir nimettir.

-Ölüm hakikatte yok olmak değildir. Bir yayladan, bir yayla göç gibidir. Geçici, sıkıntılı olan bu dünya hayatından bir terhis ve vazifeden paydostur. Kabir, bütün geçmişlerine ve sevdiklerine kavuşma yeridir.

-Peki, çocukların ölümüne ne diyeceksiniz? Onların ölümü kötü değil mi? Dedi, genç.

-İlk bakışta savaşlarda veya depremlerde, ya da bir takım kazalarda, yani değişik sebeplerle çocuklar da ölüyor. Bunlardan herkes müteessir oluyor, üzülüyor. Bu meseleye şöyle bakmak lazım.

Bu çocuğu tek hücreden yaratan kim?Allah.

Büyüten, geliştiren, sağlık ve sıhhat veren kim? Allah.

Rızkını veren kim? Allah.

O çocuk bizim yeğenimiz veya evladımız olmasından dolayı bize yakınlığı sebebiyle, ya da en azından insan olmamız yönünden ona acıyoruz. Hâlbuki onu yaratıp her türlü ihtiyacını yerine getiren Allah’tır. Dolayısıyla o çocuğu Allah bizden çok daha fazla sevmektedir.

-O halde niçin ölümüne müsaade ediyor?

-O çocuğu çok sevdiği için.

-Bir şey anlamadım. Allah hem o çocuğu çok sevecek ve hem de ölümünü uygun görecek.

-Buna anlamayacak ne var. Hayat sadece 40 veya 70 senelik dünya hayatından mı ibarettir?

-Değil, elbet. Ebedî bir ahret hayatı var.

-İşte meseleye bu açıdan baktığımız zaman problemi çözmekte zorlanmayız?

-Nasıl, yani?

-Bu çocuğun geleceği hakkında bir şey biliyor muyuz? Mesela Allah’a karşı isyankâr ve asi mi olacak, yoksa Allah’ın emirlerini yerine getiren biri mi olacak?

-Bilmiyoruz.

-Şayet bu çocuk yaşayıp yetişkin ama Allah’a asi olur ve imansız ahrete giderse sonuç nedir?

-Ebedî cehennemdir.

-Peki, 60-70 sene dünya hayatını yaşayıp ondan sonra ebedî cehenneme mi gitmek, yoksa bu kısa dünya hayatını yaşamadan çocuk olarak ölmekle ebedî cennete gitmek mi daha iyidir?

-Elbette cennette ebedî çocuk olarak kalmak daha iyidir.

-Şayet ergenlik çağına ulaşmayan bu çocuk ibadetlerini yapıyor idiyse, cennette çocuk olarak değil, normal büyükler gibi haşir edilecektir.

-Doğrusu bunu bilmiyordum.

 

Depremde masumların ölmesi rahmete uygun mu?

Depremde pek çok insan zarar görüyor. Malı ve canı gidiyor. Bu zulüm değil mi?

-Hayır. Allah hiçbir şekilde kullarına zulüm etmez. Kul onu kendisi hak eder. Musibet, yani bir takım kötülükler, isyanlar ve inkârlar yüzünden gelir. Nitekim geçmişteki kavimlerde de öyle olmuştur.

-Ama burada zarar görenler içerisinde Allah’ın emirlerini yerine getiren masum insanlar ve çocuklar da var?

-Bir musibet sadece suçlu olanlara gelmez. Hepsine birden gelir. Ama masum olanlar eğer imanlı ise şehit sevabını alır. Malı da sadaka hükmüne geçer. Çocuklar da henüz mükellef yaşına gelmediği için doğrudan cennete gider.

-Peki, musibet niçin umumi geliyor? Sadece suçlulara gelse olmaz mı?

-Dünya imtihan dünyası olduğu için, imtihanın gereği olarak, aklı ve ihtiyarı zorlamıyor. Bu tip musibetler sadece suçlu olanlara gelse, mesela namaz kılıp ibadet edenlere gelmezse, o zaman bazıları tarafında ibadet Allah için değil de, musibetlerden korunmak için yapılır hale gelir. Hâlbuki bu imtihan sırrına uygun değildir.

-Peki, insan cennet gittiği için böyle erken ölümleri hoş görelim. Her sonbaharda böceklerin ve sineklerin ölümüne ne diyeceksin?

-Onlar için de sonbaharda ölüm rahmettir. Ölmemiş olsalar kışın o şiddetli soğuğunda bu hayvanlar nasıl acı çekerdi.

Gerek hayvanlar ve gerekse bitkiler ölmemiş olsa idi, Yeni gelenlere hayat hakkı tanınmayacaktı. Mesela meyveli ağaçlar hep devamlı meyvesi ve yaprağı ile dursa, yeni geleceklere yer açılmazdı.

-Öyle daha iyi olmaz mıydı?

-O zaman çevrede bir monotonluk olur, farklı hayat sahneleri ve mevsimler olmazdı. Mesela her bir tohumda gelişip olgunlaşma istidat ve kabiliyeti vardır. Aynı şey yumurtalarda da söz konusudur. Mevcut bitkiler ve hayvanlar ölmezse, yeni geleceklere yer açılmayacak, onlar kısa da olsa bu hayat nimetinden mahrum kalacaklardı. Mesela bir karpuz çekirdeğinin gelişmesiyle bir mevsim içerisinde karpuzun hâsıl edilmesi, o çekirdek için büyük bir zevktir.

-Şimdi daha iyi anladım. Belli bir süre içerisinde bitki ve hayvanların ölümüyle arkadan gelenlere yer açılıyor. Onların da, kısa da olsa bu hayat nimetini tatmaları sağlanıyor.

Bediüzzaman, varlıkların  yokluğa gitmediğini kudret dairesinden ilim dairesine geçtiğini şu sözlerle ifade eder:

Eşya zeval ve ademe gitmiyor; belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor, âlem-i şehadetten âlem-i gayba gidiyor, âlem-i tagayyür ve fenâdan âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor.

Hakikat nokta-i nazarında, eşyadaki cemal ve kemal, esmâ-i İlâhiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir. Madem o esmâ bâkidirler ve cilveleri daimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenâya gitmiyor; belki, yalnız itibarî taayyünleri değişir. Ve medar-ı hüsün ve cemal ve mazhar-ı feyiz ve kemal olan hakikatleri ve mahiyetleri ve hüviyet-i misaliyeleri bâkidirler” (24. Mektup, üçücü Remiz).

-Allah da mahlûkatının hayattan aldı lezzetten dolayı, kendi zat-ı ulûhiyetine uygun bir lezzet almaktadır. Mahlûkatının sevinci ve hayattan aldığı lezzet, yaratıcısını da memnun etmektedir.

Bunu Bediüzzaman şöyle dile getirmektedir:

Mahlûkatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen, Zât-ı Rahmân ve Rahîme ait, tabiri caizse, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor.

Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor” (24. Mektup 2İkinci Remiz).

Demek ki, varlıklardaki istidat ve kabiliyetin ortaya çıkması, o varlıklara büyük bir zevk ve sürur veriyor. Onların sevinciyle Allah da zatına layık lezzet alıyor.

Her sene yaratılan tohumlarda ve yumurtalardaki istidatların kuvveden file çıkması ve bu varlıkların sevinci; değişmeyi, farklılaşmayı ve ölümü gerekli ve devamlı kılıyor. Zira ölümle arkadan gelenlere yer açılmış oluyor.