Nurdan Haber

Kayalar Ağabey’i minnet ve dua ile yad ediyoruz

Kayalar Ağabey’i minnet ve dua ile yad ediyoruz
01 Haziran 2020 - 19:19

Kayalar Ağabey’i minnet ve dua ile yad ediyoruz!

Hz. Bediüzzaman’ın cevval, fedakâr ve kahraman talebesi Yüzbaşı Mehmet Kayalar’ı vefatının seney-i devriyesinde (31 Mayıs 1994) rahmet ile yad ediyoruz. Bilhassa Diyarbakır’da 1950’li senelerde yapmış olduğu şaşaalı hizmetlerle Şark’ta yarım asra yaklaşan korku ve endişe iklimini izale etmiş, muhafazakâr halka cesaret ve İslami şecaat aşılamıştır.

 

Fevkalade ateşini bir hatip, kendisini yetiştirmiş bir mütefekkir ve davasından taviz vermeyen bir aksiyon insanıydı. Bu Zat’ın aşağıya dercettiğimiz müdafaası O’nun bu yönlerini ibraza kafidir. Cenab-ı Allah Nur’un bu kahraman mücahidine rahmet eylesin, makamı Cennet olsun.

 

(Birkaç defa beraat kazanan Risale-i Nur’un birkaç vilâyette haksız müsaderesine dair Nur’un yüksek bir talebesinin muhakemesindeki müdafaasından bir parçadır.) 

İkinci Sulh Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Mahkeme-i âdilenizin huzuruna çıkmaktan fevkalâde memnunum. Âdil mahkemeler; kâinat Hâlık’ının Hak isminin, Âdil isminin ve daha çok Esmâ-i İlâhiye’sinin tecelligâhıdır. Hak namına hükmeden, Âdil-i Mutlak hesabına adalet eden ve hakikî, İslâmî bir adalet olan kürsî-i muallâ ne yüksektir ne mübecceldir! Hak tanımaz mağrur zalimleri huzurunuzda serfüru ettiren, haksızları hakkı teslime icbar eden âdil mahkemeler, en yüksek tebcile ve en âlî ihtirama sezâdırlar.

03 Şubat 1956 

Diyarbakır 

 

Zulüm ve gadr ile hukuku ihlâl edilmiş, haysiyet ve şerefi pâyimal edilmiş mazlumların, huzurunda ahz-ı mevki ile tazallûm-ü hal eden bîçarelerin şu dünyayı fânide ihkak-ı hak için mesned-i re’si, mahkemelerdir. Şu hâlde ne şeref-bahş bir taht-ı âlîdir ki; mazlumlara melce ve penah, zalimlere de hüsran ve tebah oluyor.

İnsanların ebrârını da eşrârını da cem eden huzur-u mehâkim, öyle korkulacak bir yer değildir. Belki muhabbete, hürmete layıktır.

Sultanlarla köleleri, asilzadelerle âhâd-ı nâsı müsavi tutan şu makam, saltanattan da mübecceldir. Hususuyla bütün âlem-i insaniyete devirlerin, asırların akışı boyunca adalet dersini veren İslâm mahkemeleri; akvâm-ı sâirenin engizisyonlarına mukabil, adalet nurunu bîçare beşerin kara sahifesine haşmetle aksettirmiştir. Adliye ve adalet tarihimiz, bunun binlerle misaline şahittir.

Ezcümle: Bu mübarek, adaletli mahkemenin huzurunda iftiharla arz etmek isterim ki; meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde diyor ki: “İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi’nin huzurunda, haşmetli padişah Fatih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:

Büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu, Fatih bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da Fatih’in arzusunun hilafına olarak bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da Fatih aleyhine dava açar. Bunun üzerine mahkemeye celbedilen büyük padişah, baş köşeye geçmek ister. Birdenbire hâkimin şu ihtarıyla karşılaşır:

– Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i Şer’î olacaksın, ayakta beraber dur!

Hızır Bey Çelebi, bu koca şanlı padişah-ı maznûna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de elinin kesilip kısasa tâbi olduğunu bildirir. Fakat mimar kısası istemediği için, büyük Fatih günde on altın tazminata mahkûm oluyor ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır.”

 

İslâm mahkemesinin adaletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin, huzur-u mehâkimde müsavi olduğunu gösteriyor.

İşte ben de bugün, Fatih kadar şanlı, kahraman İslâm hâkimi Hızır Bey Çelebi’nin    makamının mümessili ve hakikî adalet-i Kur’âniye’yi esas tutan bir makamın yerinde bulunan bir mahkemenin huzurunda bulunuyorum. Bütün kalbimi huzur ve sürura kalbeden memnuniyetim budur.

Kahraman ecdadımızın bu kadar ulviyetinin sırrı; kalplerinde Allah korkusunun mevcudiyetiyle, Kur’ân nurunun ve nihayetsiz feyzinin ruhlarında yerleşmiş olması ve kudsî hakâika karşı sonsuz ve nihayetsiz derecede merbutiyetleridir. O mübarek ecdaddan bize tevarüs eden, Allah ve Kur’ân için akıttıkları kudsî kanlarının hâlâ eserleri bulunan bu yurtta ve aziz canlarını feda ettikleri şu memlekette: “Kur’ân’ın kudsî hakikatlarına hizmet ediyor, Kur’ân’ın tefsirini okuyor, evinde bulunduruyor.” kaydıyla mahkemenin huzuruna sevk edildim.

Evet muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyâde, Risale-i Nur’un muhakemesidir. Risale-i Nur ise, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın semavî ve kudsî hakâikının tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur’ân’a aittir. Şu hâlde muhakeme de Kur’ân’ın muhakemesidir. Ehl-i tevhidin kitabı olan Kelâmullah bütün âyât ve beyyinatıyla Hâlık-ı Kâinat’ın vahdaniyetini ve ehadiyetini ilân ediyor.

Kur’ân’ın ehl-i ukûlü hayrette bırakan i’cazı, belâgat ve fesahatı, nihayet derecedeki yüksek üslûbu, selâset-i beyanı, elhasıl sonsuz bedayî ve câmiiyeti ile ins ve cinnin kıyamete kadar gelecek ihtiyacatına ekmeliyetle kâfi gelmesi, dünya ve âhiret saadetinin rehberi bulunması ve bütün asırlardaki tabakat-ı beşere hitap etmesi ve kâinat Hâlık’ının marziyatını kullarına bildirecek âyât ve beyyinâtı tefsir ve izah edecek mütehassıs ehl-i ilmin bulunması zaruretine binaen her asırda binler müdakkik ehl-i ilim, yüz binlere varan Kur’ân’ın tefsirlerini meydana getirerek asırları Kur’ân’ın nuruyla ışıklandırmışlardır.

İşte Risale-i Nur da bu asırda Kur’ân’ın feyziyle vücud bulan, beşerin tekâmülâtına uygun olarak Kur’ân’ın gösterdiği mu’cizeli hakikatların, bu tekâmül ile saha-yı fiile konulduğunu bildiren ve asrın idrakine hitab eden gayet kudsî bir tefsirdir. Kur’ân baştanbaşa tevhid-i İlâhîyi ilân ediyor. Risale-i Nur da îmân-ı billâhı gösteren ve hakâik-i îmâniyeyi ders veren âyetleri tefsir ediyor. İşte muhakemenin asıl mevzuu budur. Otuz seneden beri gizli din düşmanlarının, komünistlerin ve masonların tahrikâtıyla, Risale-i Nur şakirdleri birçok mahkemelere sevkedilmiştir. Âdil mahkemeler de o hâin, gizli din ve Kur’ân düşmanlarının ettikleri iftiraları inceden inceye tedkik etmişler, “Bunlarda bir suç yok, kitaplar ise faydalı kitaplardır.” diyerek, çok mahkemeler beraetle neticelenmiş ve kesinleşerek kaziye-i muhkeme haline geldiği halde, memleketi umumî bir dinsizliğe sürüklemek için perde arkasındaki din düşmanları, faaliyetlerini mütemadiyen tazelemişler, sükûn ve âsâyişe pek çok muhtaç olan memleketimizi bu cihetten zaafa uğratmak için adliyeleri, mahkemeleri daima hâinane tertiblerle meşgul etmişlerdir.

Evvelce şifahen dahi arz ettiğim vecihle: Selef-i Sâlihîn’in bıraktığı kudsî tefsirler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsirlerdir. Bir kısmı da âyât-ı Kur’âniye’nin hikmetlerini ve îman hakikatlarını tefsir ve izah ederler. Selef-i Sâlihîn’in bu türlü tefsirleri çoktur. Hususan Gavs-ı Âzam Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zevat-ı kiramın eserleri, bu kısım tefsirlerdir. Bilhassa Mevlâna Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerif’i de bu tarz bir nev’i manevî tefsirdir. İşte Risale-i Nur, bu tarz tefsirlerin en yükseği, en mümtâzı ve en müstesnasıdır. İşte madem bu tarz tefsirler mütedavildir, kimse ilişmiyor; Risale-i Nur’a da ilişilmemek lâzımdır. İlişenler, Kur’ân’a ve ecdada düşmanlıklarından ilişirler.

Risale-i Nur, erkân-ı îmâniyeyi ve âyât-ı Kur’âniye’yi tefsir ederek öyle bir tarzda beyan eder ki; hiçbir münkir, hiçbir dinsiz, o hakikatları inkâr edemez. Hem riyazî bir kat’iyyetle isbat eder, göze gösterir, aklı doyurur, letâifi kandırır; artık hiçbir îmânî ve Kur’ânî hakikatı inkâra mecal kalmaz. Bundan dolayıdır ki; dinsizler, komünistler, bu memlekette Risale-i Nur varken mel’ûnâne fikirlerini saha-yı tatbike koyamadıklarından ve bir manevî bekçi gibi Risale-i Nur daima karşılarına çıktığından, Risale-i Nur’un her vecihle neşrine sed çekmeyi gaye edinmişlerdir.

Risale-i Nur, tahkikî îman dersleri verir. Şakirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur Talebeleri, âsâyişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiçbir hakikî    Nur talebesinde âsâyişe münafî bir hareket görülmemiş, âdeta zabıtanın manevî yardıcısı olmuşlardır. Risale-i Nur Talebelerinin rıza-i İlâhî’den başka, âmâl-i uhreviyeye müteveccih olmaktan gayrı düşünceleri yoktur. Şu hâlde, Risale-i Nur’a garazkâr tertibler hazırlayanlar, perde arkasındaki malûm din düşmanlarından başka kimse değildir.

Yukarıdaki mâruzatımızda birçok mahkemelerin beraet kararlarının mevcudiyetini arzetmiştim. Elde edebildiğim tarih ve numaralarını beyan ederek, o âdil ve yüksek mahkemelere milyonlar Nur şakirdleri namına minnettarlığımızı bildirmek isterim. Umum Risalelerin beraet ve iadesi hakkında Denizli Ağırceza Mahkemesi’nin 15/Haziran/1944 tarihli beraet kararıyla, İstanbul Eminönü Ağırceza Mahkemesi’nin 1953 tarih ve 951/137 esas ve 27/952 kararıyla ki; geçen celsede Sebilürreşad Gazetesi’nin takdim ettiğim nüshasındaki bildirilen beraet kararıdır. Ayrıca mahkeme-i âlînize suret-i mahsusada arz ve takdim ettiğim Asâ-yı Mûsâ dâhil umum Risale-i Nur Külliyatı’nın Mersin Ağırceza Mahkemesi’nin 17/1954 esas 421/954 karar ve 9/4/1954 tarihli beraet kararının mevcudiyetleri, mahkemelerin temininde olarak hiçbir elin Risale-i    Nur’a ilişmemesini tazammun ettiği halde, mestur düşmanların hâinane faaliyetleriyle bu sefer de tahsisen Asâ-yı Mûsâ kasdedilerek âdil ve yüksek mahkemeye gelmiş bulunuyoruz.

Risale-i Nur, îmân-ı billah ile tevhidi, en yüksek derecede, aynelyakîn ve hakkalyakîn bir surette göze gösterip bütün letâifi âzamî derecede doyurmasıyla îmanı taklidden kurtarıp, derece-i tahkîke yükseltir. Asâ-yı Mûsâda ise bu ulvî ve kudsî îman dersi, en parlak bir surette, hem görülmemiş ihtişam ile isbat edildiğinden, yüzotuz cilde yaklaşan Risale-i Nur tefsirinin âdeta hülâsası hükmündedir.

Bütün semavî kitapların ve bütün peygamberlerin en büyük davası, Hâlık-ı Kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilândır. Kur’ân, baştanbaşa tevhidi gösterir. İşte Asâ-yı Mûsâ da Müslümanlara ve umum beşeriyete Cenâb-ı Hakk’ın birliğini ve delâil-i vahdaniyetini Güneş gibi göstermesinden, en büyük bir mütefekkir ile bir dinsizi ve bir feylesofu, hakâik-i îmâniyeyi tasdike mecbur ettiği gibi, en âmi bir adamın da en yüksek hakikatları, en büyük bir sühuletle anlamasını temin eden, tevhidi gösteren, âyât-ı Kur’âniye’nin en kudsî    bir tefsiridir. Aynen ismi gibidir. Nasılki Mûsâ Aleyhisselâm, elindeki asâsıyla kara taşlardan, çorak vâdilerden, ateş fışkıran çöllerden âb-ı hayatı fışkırttığı gibi; Asâ-yı Mûsâ da vahdaniyet-i İlâhiyeyi isbat etmesiyle, dünya ve âhiret âlemlerini ziyadar edecek tevhid nurlarını fışkırtıyor; taş gibi kalbleri, mum gibi eritiyor, şevki ile gönülleri teshîr ediyor.

Hem madem mahkemelerin beraeti mevcud ve vicdan hürriyeti var ve hiçbir memlekette ilim ile iştigal edenlere ilişilmiyor; şu hâlde ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmî olan Risale-i Nur’a da ilişilmemek lâzımdır.

 

Risale-i Nur’un yurdun âsâyişine, sükûn ve selâmetine hizmet ettiğine delil: Milyonlar talebelerinin hiçbirisinde bir vakanın görülmemiş olmasıyla beraber, hepsinin de namuskârane faaliyetleriyle müstakim görülmeleridir.

Risale-i Nur Külliyatı, Asâ-yı Mûsâ ile birlikte kütüphane-i mesaîmin harîminden alınması ile, her türlü suç unsurunun mevcudiyetini bizzât ref’eder. Zira her münevver adam, kütüphanesinde her nev’i kitabı bulundurur, okur, tedkik eder. Mel’unane fikirleri neşreden ve anarşistliği telkin eden kitaplar bile kütüphanelerde açıkça tedkike tâbidir.

Hülâsa: Risale-i Nur, Kur’ân’ın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatları semavîdir, Kur’ânî’dir. O halde Kur’ân okundukça, o da okunacaktır. Risale-i Nur, mücevherat-ı Kur’âniye hakikatlarının sergisidir, pazarıdır. Bu ulvî pazarda herkes istediği gibi ticaret yapar. Uhrevî, manevî zenginliklere mazhariyeti temin eder.

Bu kadar mâruzatımızla ifade etmek istedim ki: Maksadımız; îmanımızı kurtarmaktır, îmana hizmettir, Kur’ân’a hizmettir. Âhirete müteveccih bir hal ise, hiçbir gûnâ suç mevzuu olamaz. Mütemadiyen şikâyette bulunduğumuz o gizli din düşmanları, türlü türlü entrikalarla, tertiblerle, iz’açlarla bizleri bu kudsî vazifeden men etmeye uğraşmaktadırlar. Bizler ise, bu kudsî yolda Kur’ân ve îman için her şeyimizi fedaya seve seve hazırız. Değil dünyevî ızdırablar, cehennemî azaplar da verilse, bıçaklarla da doğransak, en müdhiş ölümlere de mâruz bırakılsak, asırlar boyunca milyonlar mübarek ecdadımızın feda-yı can ettikleri bu kudsî hakikata, bizim canımız da feda olsun. Bir değil, bin ruhum da olsa, Kur’ân için, îman için hepsini feda etmeğe her zaman hazırım.

Şu aziz vatanın taşları, toprakları, abideleri, kubbeleri, câmileri, minareleri, mezar taşları, türbeleri; Kur’ân’ın tebliğ ettiği zemzeme-i tevhidi haykırıyorlar. Îman ve Kur’ân’ın ezelî nurunu, atom zerratına kadar nüfuz edip ilân ettiği tevhid hakikatını, hiçbir kuvvet bu vatanın ve bu milletin sîne-i pâkinden silemez.

Muhterem mahkemenizden, yüksek adaletinizden; hakâik-i Kur’âniye’yi ve vahdaniyet-i İlâhiye’yi haşmetle ilân eden ve tevhidi, âzamî derecede gösteren Risale-i Nur Külliyatının iadesine ve beraetine karar vermenizi rica ederim.

Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır. Arşı ferşe bağlayan Kelâmullah ile mâzi cânibindeki milyarlar ehl-i îman, evliya ve enbiya alâkadar oldukları gibi, Risale-i Nur mahkemesiyle de manen alâkadardırlar. Çok ihtiyarlamış Arz’ın dörtyüz milyon Müslüman sekenesi, Risale-i Nur’un beraetine ve serbestiyetine ve intişarına muntazırdırlar.

Mâzi tarafından perde-i gayb arkasına çekilen mübarek ecdadımızın nuranî kafileleri, ulvî makamlarından Risale-i Nur mahkemesine manen nâzırdırlar.

Müstakbel cephesinin feyizkâr nesilleri, beraet {(Hâşiye): Bu müdafaanın serdedildiği muhakeme, beraetle neticelenmiştir.} kararını bekliyorlar.

 

Mehmed Kayalar