İslamoğlu Ekibinin Sünnet’i Yok Sayma Saygısızlığına Karşı İlmî Bir Cevap

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Bugün biz İslamoğlu ekibinin zırvalarından birine, onlara karşı değil, onların süslü izahlarına aldanma ihtimali bulunan saf Müslüman kardeşlerimize cevap mahiyetinde bir makale kaleme alacağız.

İster İslamoğlu ve isterse onun çürük iddialarının mikrofonluğunu yapan Prof. Mehmet Okuyan (Maalesef Beyaz TV’de Ramazan boyunca çürük iddialarını neşretti), Prof. Mustafa Öztürk (Nedense bu arkadaş Diyanet TV’nin müdâvim konuşmacılarından idi) ve benzerleri, Sünnetin değerini düşürmek gayesiyle, İslam’ın beş temel rüknünden biri olan namazın, Sünnet ile değil; belki Yahudilikten İslam’a geçtiğini iddia edecek kadar hadlerini aşmışlardır. Bunları duyanlar ve Kur’an’dan okudukları âyetleri dinleyenler, aldanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Buna İslam kaynaklarına dayalı cevap vermek bizim vazifemizdir. https://youtu.be/Qiuw1rD-BX4

İslâm’ın Hükümleri İki Kısımdır:

BİRİNCİ KISIM, Kur’an ve İslam şerî’atı geçmişte Peygamberlere gönderilen bütün mukaddes kitap ve sahifelerin güzelliklerini ve eski şerî’atların temel prensiplerini kendisinde toplamış ve dolayısıyla usûl dediğimiz itikad esaslarında ve dinin temel meselelerinde onları tekmil ve ıslah eylemiştir. Bu hakikatı haykıran Kur’an âyetlerini, sanki İslam’ın hükümleri eski dinlerden alınmış gibi göstermek tamamen dalalettir.

Birinci Misâl:

“Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat‘î olarak îmân ederler.” (Bakara, 4)

Kur’an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir kolaylık gösteriyor. Şöyle ki:

Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. (İşarat-ül İ’caz, sh. 50)

İkinci Misal:

“Yine bir vakit İsrâiloğullarından: “Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabâya, yetimlere ve yoksullara iyilik (edeceksiniz), insanlara da güzellikle söyleyin, namazı hakkıyla edâ edin ve zekâtı verin!” diye sağlam söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesnâ, (hepiniz o sözünüzden) döndünüz, zâten siz yüz çevirici kimselersiniz.” (Bakara, 83)

Bu âyeti, “Yahudilikte de namaz vardı; öyleyse İslam’daki namazı onlardan aldık; Sünnetten öğrenmedik” diye yorumlamak dinler tarihi konusunda tam bir câhillik örneğidir. Doğrudur; esas itibariyle namaz denilen ibadet, şekilleri farklı olmak üzere hem Yahudilikte ve hem de Hristiyanlıkta vardır. Ancak vakitleri, şartları ve namazda okunan şeyler tamamen farklıdır. Mesela, Yahudilerin Tafila dedikleri namaz, İslamiyetteki namazdan ziyâde duaya benzer. Namaz kılınan yerin temiz olmasını şart koşarlar. Ama bizdeki secde, rükû’ ve kıyâm ve benzeri özellikler yoktur. Hatta namazlarında müzik de önemli yer kaplamaktadır. Hristiyanlık ta buna benzer.

(الصلاة بين اليهودية والمسيحية والإسلام

رابط المادة: http://iswy.co/e13rcf)

Ayrıca on Tevrat’ta geçen on emir, temel itibariyle İslâmiyette bulunmaktadır.

“Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullene geldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz.” (Bakara Suresi, 2/83, 84)

İKİNCİ KISIM ise, sadece, zaman ve mekânın değişmesinin etkisiyle değişmeye maruz kalan maruz olan füruat (fıkhın ayrıntılı hükümleri, mesela namazın rekatları, kıyam, rükû’ ve secde gibi dahilî ve haricî şartları gibi) kısmında İslâmiyet tesis edicidir; taklitçi değil. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, dört mevsimde giyecek, yiyecek ve sair ilâçların değişmesine lüzum ve ihtiyaç hâsıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti değişir. Aynı şekilde hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, beşer ömrünün mertebelerine göre ahkâm-ı fer’iyede (ayrıntılı hükümlerde) değişim vardır. Çünki fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre zarar olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, bir başka şahıs için zehir olur. Bu sırdandır ki, Kur’an, eski dinlerdeki fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. ((İşarat-ül İ’caz, sh. 50 )

Asırlara Göre Değişen Kısmın Ayrıntılı Hükümlerini Sünnetin Açıklayacağı Kur’an ve Sünnet Tarafından Açıklanmıştır

Biraz önce bahsettiğimiz fer’î hükümleri, yani asırlara göre değişen ayrıntılı hükümleri, Sünnet’in açıklayacağını, Hem kur’an ve hem de Resûlüllah’ın kendisi ayan beyân açıklamıştır. Bu konuya dâir bazı delilleri zikretmekte fayda vardır:

BİRİNCİSİ; Kur’an âyetidir. Şöyle ki:

“Hâlbuki (biz) sana bu Kitâb’ı ancak (insanların), hakkında ihtilâfa düştükleri şeyleri kendilerine açıklayasın ve îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl, 64)

Önemle ifade edelim ki, İslam dininin meseleleri iki kısımdır:

Birisinde telahuk-u efkâr (yani farklı din ve kültürlerden fikirlerin birbiriyle buluşması) tesir eder. Bazan onlara yanabilir. Nasıl ki maddî konularda büyük bir taşı kaldırmak için yardımlaşma gerektiği gibi.

Diğer kısımda ise, esas itibariyle fikirlerin birleşmesi ve karşılıklı yardımlaşma tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki dışarıda bir uçurum üzerinden atlamak veyahut bir dar yerden geçmekte bir ile bin birdir. Yardımlaşma faide vermez.

Bu kıyasa binaen ilimlerin bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi yardımlaşmaya muhtaçtır. Bunların ekseri, maddi ilimlerdir. Diğer bir kısmı, ikinci misale benzer. Kemâle ermesi ânîdir, yahut ânî gibi olur. Bu ise, çoğunluğu maneviyat veya dinî ilimlerdedir.

Mutlak ilâhî hakikatler ve hükümler olan namazın rek’atları, zekâtın şartları gibi dînî hükümlerde, maddiyyunun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek, âdeta latife-i Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nuranî olan aklın sekeratını ilân etmek demektir. Evet, herşeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez… (Muhakemat, sh. 17-18-19)

Kur’anın şu ifâdeleri, Hz. Resûlüllah’ın hadislerinin vahiyden ibaret olduğunu anlatmak için yeterli bir delildir:

“”1, 2-Battığı zaman necm’e (o yıldıza) and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı! 3-Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor! 4-O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm Suresi, 1-4)

Bildiğiniz gibi,

“Vahiy iki kısımdır.

Biri: ‘Vahy-i sarîhî’dir (açık vahiydir) ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir (teblîğ edicidir), müdâhalesi yoktur. Kur’ân ve bazı ehâdîs-i kudsiye (kudsî hadisler) gibi.

İkinci kısım: ‘Vahy-i zımnî’dir (kaynağı yine vahiy olan sünnetidir). Şu kısım, mücmel (özü) ve hulâsası vahye ve ilhâma istinâd eder. Fakat tafsîlâtı ve tasvîrâtı (geniş açıklaması) Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a âiddir. O, vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvir; Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazen yine ilhâma ya vahye istinâd edip beyân eder. Veyâhut kendi ferâsetiyle (doğru anlayışıyla) beyân eder. Ve kendi ictihâdıyla yaptığı tafsîlât ve tasvîrât, ya vazîfe-i risâlet (peygamberlik vazîfesi) noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyân eder. Veyâhut örf ve âdât (âdetler) ve efkâr-ı âmme (umûmun fikirlerinin) seviyesine göre beşeriyeti (insan olması) noktasında beyân eder.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 6)”

İKİNCİSİ, Resûlüllah’ın sahih olduğunda şüphe bulunmayan hadisleridir. Bunlardan ikisini zikredeceğiz:

Birincisi, tamamen namaz ile alakalıdır. Şöyle ki:

“Beni nasıl namaz kılıyor olarak gördüyseniz öylece namaz kılınız!” (Buhari 6003)

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Dönünüz ailelerinizin yanında olunuz! Onlara dini bilgileri öğretiniz! Beni nasıl namaz kılıyor olarak gördüyseniz öylece namaz kılınız! Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun. Yaşlınız da size imam olsun!’ buyurdu.” (Buhari 673, Müslim 674/292, Nesei 780, Tirmizi 205, İbni Huzeyme 396, Begavi 431, Ahmed 3/436, Albânî İrva 213).

İkincisi ise, Kur’an ve Sünnet’in dinin iki temel kaynağı olması ile alakalıdır:

“Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde; “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir” buyurmaktadır.”

Netice

Asırlara göre şerî’atlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerî’atlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtem-ül Enbiya’dan sonra O’nun şerî’atı, her asırda, her millete kâfi geldiğinden, muhtelif şerîatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat nazarî hükümlerde ve içtihâdî meselelerde, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır. Evet nasılki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerî’atlar değişir, milletlerin kabiliyetine göre fıkhın hükümleri tahavvül eder. Çünki şer’î hükümlerin fıkıh kısmı, insanların hallerine bakar. Ona göre gelir, ilâç olur. Geçmiş Peygamberler zamanında, insanların tabakaları birbirinden çok uzak ve farklı olduğundan, o zamandaki şerî’atlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt’ada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şerî’atlar bulunurmuş. Sonra âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya ilkokul derecesinden, lise derecesine terakki ettiğinden, çok değişimler ve milletlerin birbirine karışmasıyla ile bütün milletler birtek ders alacak, birtek muallimi dinleyecek, birtek şerî’atla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şerî’ata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.” (Sözler, sh. 485)

O halde Sünnet’in ehemmiyetini inkâr etmek için namaz ve zekât gibi ibâdetlerin Yahudilik yahut Hristiyanlıktan aynen geçtiğini iddia edenler, Kur’an’dan haberdar olmadıkları gibi, meseleyi sahih olarak anlatan hadislerden de haberdar değillerdir. Biz bu cevabımızı, ulemâ-ı sû’ gürûhuna dahil olanlara değil, bazan gafilane bunlara aldanan samimi Müslümanlara yararlı olsun diye kaleme aldık. “”Cevab-ül ahmak-is sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan” sözü uzattık. (Mektubat, sh.438 )

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ



Etiketler: ,
Kategoriler: Ahmet Akgündüz

Yorumlar (1 Yorum)

  • ahmet hocam, siz başka yerde değil, burada olmalıydınız. üstadınız “Biz, imanı kurtarmak ve Kuran’a hizmet için Mekke’de olsam da buraya gelmek lazımdı. Çünki, en ziyade burada ihtiyaç var” diyor… müteveffa yaşar nuri ve onun izinde yürüyen sapıklara karşı sizin gibi bir alim buraya lazımdı. geçen geçti… fakat bu ihtiyaç bitmedi.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?