Bediüzzaman Said Nursi’den Dua Sırları-2

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

(1. BÖLÜM)  |  (2. BÖLÜM)  |  (3. BÖLÜM)  |  (4. BÖLÜM)

3. BEDİÜZZAMAN’A GÖRE DUA-UBUDİYET ALÂKASI

Dua ve ubudiyete ayrı bir ehemmiyet veren Bediüzzaman, bu iki mefhumu ayrı ayrı ele aldığı gibi, birlikte de mütalaa etmiştir. Bu arada “Rububiyet” kavramını da değerlendirerek Mesnevi-i Nuriye’de şöyle diyor:

“Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire vardır:

1.      Rububiyet dairesi.

2.      Ubudiyet dairesi.

“Bu iki daire arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor.

“Bu hakikati gözümle gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır?

“Rububiyet-i amme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i ilahiyeyi halka ilan etmeleriyle mümkün olur. Çünkü resul ubudiyetiyle Hâlıkın hüsnüne aynadır. Risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder.”

Bu husustaki fikirlerine devamla, evveliyetle “Rububiyet”e yöneldiği Şuâlar’da, kâinatın her tarafında Cenab-ı Hakkın yüce kudretinin belirgin işaretlerinin bulunduğunu, buna karşılık kulun ubudiyetle mükellef tutulduğunu şöyle açıklıyor:

“Evet, kâinatın her tarafında, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârane bir haşmet-i rububiyet, haşmet ve merhamete karşı şükür ve takdis içinde ihatalı ve şuurlu bir ubudiyetle mukabele etmek lâzım ve katidir. O saltanat-ı Rububiyetin her tarafta, serada, Süreyya’da, zeminin temelinde hakimane icraatını ancak işte onlar temsil edebilirler.”

Gayet açık ifadelerle dile getirilen bu hakikatler karşısında daha fazla söz söylemek lüzumsuzdur; çünkü kulun ubudiyete mutlak surette yönelmekten başka bir çaresinin olmadığı gayet açıktır. Yeri geldiğince ayrıca belirteceğimiz üzere, kâinattaki bütün varlıklar hal diliyle Kâdir-i Mutlakı takdis ve tekbir ediyorlar, saltanat-ı Rububiyet’e kullukta bulunuyorlar. Bu durumda insan ibret aldığı ölçüde ibret alıyor, hissedar ve behredar oluyor:

“Şu kâinat denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebatlar ve hayvanlar ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısmdaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatleri olan ubudiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cemiyetli çekirdekli olan kalblerini hiçbir cihetle kıpırdatmaz ve saltanat-ı rububiyetini kırmaz.”

Allah’a kulluğun özlü bir karşılığı olan “Ubudiyet” manasız, boş bir kavram değildir. Cenab-ı Hakkın bir emridir; kulluğun bir güzel nişanesi, rızâ-yı İlâhiyenin tecellisidir. Yerine getirildiği ölçüde kul için uhrevî, binlerce faydası vardır. Üstadı dinleyelim:

“Ubudiyet bir emr-i İlâhiye ve rızâ-yı İlâhiye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhi ve neticesi rızâ-yı haktır. Semereleri ve faydaları uhrevidir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenümeyerek verilen semereler ubudiyete münafi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o vird ve zikre illet veya illetin bir cüz’i olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o virdi akîm bırakır, netice vermez.”

Bununla beraber “Ubudiyet”in dünyevî bir takım istenilmeyerek verilen semereleri bir tezat gibi anlaşılmamalıdır. Hem kul ubudiyetinde, Cenab-ı Hakka, evet yalnız ona ibadette bulunduğunu, ibadete lâyık başka hiçbir mâbud tanımadığını ifade etmektedir. Zâten kulun halisane ubudiyeti bir bakıma Yüce Rabbine teşekkürdür. Bediüzzaman diyor ki:

“Bu kâinatın tek Yaratıcısı yüce Rabbimiz bu kadar hadsiz nimetiyle kendini hayat sahiplerine bildirip sevdirdiğine karşılık, teşekkür ve kendisini sevmelerini bekler. Rabbani emirlerine karşı itaat ve ubudiyetle mukabele etmelerini ister.

“İşte bu rububiyet sırrına göre teşekkür ve ubudiyet, bütün enva-ı hayatın ve dolayısiyle bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’ân-ı Kerim pek çok hararetle ve şiddetle ve halavetle şükür ve ibadete sevkediyor, ‘İbadet Cenab-ı Hakka mahsus, şükür Ona lâyık ve hamd Ona hastır’ diye çok tekrarla beyan ediyor.”

4. DUA VE UBUDİYETİN BİR BAŞKA YORUMU

Dua ve ubudiyetle alâkalı mevzuları ana hatlarıyla tespit ettikten sonra şimdi aynı mevzuların teferruatı olarak Risale-i Nur Külliyatı’nda nasıl geçtiğini, izah ve yorumunun nasıl yapıldığını görmek için Sözler’e bakalım:

Bediazzaman bu eserinde, dua mevzuunu tetkike, “De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” âyet-i kerimesi ile başlıyor ve hemen sözün başında “İmanın duayı bir vesile-i kat’i olarak iktiza ettiği, fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenab-ı Hak “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” diye ferman ediyor cümleleriyle dikkatleri çektikten sonra, “Bana dua edin, size cevap vereyim” âyet-i kerimesi ile mevzuyu pekiştiriyor.

Bu âyet-i kerimenin devamında, Cenab-ı Hakka karşı ibadeti terkederek büyüklük taslayanların aşağılanacağı ve Cehenneme girecekleri açıklanmaktadır. Çünkü kulun ibadet edeceği bir merci vardır o da Allah Taâlâ’dır. Ondan başkasına karşı ibadetin bir manası yoktur. Aynı şekilde duayı kabul edip etmemek de Cenab-ı Hakka ait olduğu için boş yere başkalarına yalvarmanın insana kazandıracağı bir şey düşünülemez.

Bu âyet-i kerimede dikkati çeken bir diğer husus dua ve ubudiyet kavramlarının aynı anlamda kullanılmış olmasıdır. Nitekim birinci cümlede “dua” kelimesi kullanılırken, ikinci cümlede de aynı manayı ifade etmek üzere “Ubudiyet” kelimesi seçilmiştir. Bediüzzaman’ın burada ve Risale-i Nurun diğer bölümlerinde gayet büyük bir vuzuhla izah ettiği üzere, ibadetin ruhu duadır. Nitekim Üstad da Allah’a yalvarmak ve dua etmenin, ibadetin tâ kendisi olduğunu birçok defalar tekrarlamış ve meselenin ana noktasına dikkatimizi çekmiştir.

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin “Dua tam bir ibadettir” buyurduktan hemen sonra yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuması da bu açıdan ayrı bir ehemmiyeti haizdir.

Burada söz Hz. Peygamber Efendimizden (sallallâhü aleyhi ve sellem) açılmışken, Bediüzzaman’ın Sözler ve Mesnevi-i Nuriye’de, Resulullahın (sallallâhü aleyhi ve sellem) dualarını tavsif ederek verdiği birkaç numuneyi ehemmiyetine binaen aynen nakletmeyi lüzumlu görüyoruz:

“Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) öyle bir salât-ı kübrâda dua ediyor ki, güya şu ada, belki yeryüzü onun azametli namazıyla namaz kılar.

“Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmada niyaz ediyor ki, güya insanlığın Hz. Âdem zamanından asrımıza, kıyamete kadar bütün nûranî ve kâmil insanlar ona uymakla duasına âmin diyorlar.

“Hem bak, öyle bir umumi ihtiyaç için dua ediyor ki, değil yeryüzü insanları, belki gökyüzündekiler, belki bütün mevcudat niyazına ‘Evet ey Rabbimiz, ver, biz dahi istiyoruz’ diyerek katılıyorlar,  O, öyle tatlı bir niyaz-ı istir-hamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semâvât ve arşa işittirip, onları vecde getirip duasına ‘Amin, Allahümme âmin’ dedirtiyor.”

Bu güzel Peygamberi numuneden sonra Üstad okuyucuyu Resulullahın (sallallâhü aleyhi ve sellem) mübarek beldesine götürüyor ve âhir zaman Peygamberi’ni ziyaret ettiriyor:

“Evet, münacât-ı Ahmediye (sallallâhü aleyhi ve sellem) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salatları ve salâvatları onun duasına bir âmin-i daimi ve bir iştirak-i umûmidir. Hatta ona getirilen herbir salâvat dahi, onun duasına birer âmindir. İşte bütün beşerin, yaratılış gereği ve hal diliyle, bütün o insanlık namına Zât-ı Ahmediye (sallallâhü aleyhi ve sellem) istiyor ve onun arkasında âmin diyorlar.”

“Acaba bütün Âdemoğullarını arkasına alıp, şu yeryüzünde durup, Arş-ı Azama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hulâsa-i ubudiyetini toplayan hakikat-ı ubudiyet-i Ahmediye (sallallâhü aleyhi ve sellem) içinde dua eden şu şerefi nev-i insan ve ferîd-i kevn-ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka is-tiyor, Cennet istiyor.”

Üstad Bediüzzaman, Hz. Peygamber Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) duasındaki özelliklerden birine daha dikkatimizi çekerek ve bizi Resul-i Ekremin mübarek beldesine götürerek diyor ki:

“Gel bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saadete ve havalen Arap Yarımadasına gidiyoruz. Tâ ki Resul-i Ek-remi (sallallâhü aleyhi ve sellem) vazife başında ve ubudiyet içinde görüp ziyaret ederiz.

“Bak, o Zat nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Onun gibi, ubudiyetiyle ve duasıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennetin vesile-i icadıdır.”

Hz. Resulullah Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) duasının, bütün insanlık adına beka ve saadet istemekten ibaret olduğuna, onlar için Cenneti dilediğine, onun duasına bütün insanlığın “âmin” diyerek iştirak ettiklerine Ustad, bir kere daha önem vermemiz gerektiğini işte böyle ifade ediyor.

 

_______________________________________________________________________________

İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Faydalanılan Kaynak:

Osman CİLACI, Risale-i Nur Açısından DUA ve UBUDİYET, Nesil Yayın, Eylül, 1997, İstanbul


Etiketler: , , , , Kategori:

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?