Risale-i Nur Hangi Şartlarda Yazıldı?

Nurdan Haber Haber Merkezi | |
GÜLAY ATASOY

Risale-i Nur Hangi Şartlarda Yazıldı?

1925 yılının şubat ayı… Hüzün yılları, hazan ayları… Osmanlı Devleti yıkılmış, hilafet ve saltanat kaldırılmış, yeni ilân edilen Cumhuriyet “devrim” adı altında inkılaplar yapmış: Harp inkılabı, Kılık Kıyafet inkılabı, Tevhid-i Tedrisat Kanununun ilânı ve diğerleri…

Anadolu topraklarında manevî bir fırtına esiyor. Bediüzzaman ise Van’ın Erek Dağında…
Şeyh Said isyanı bahanesiyle Doğudaki bütün şeyhler Batı Anadolu’ya sürülüyor. Bu isyana destek vermediği halde o da bundan nasibini alıyor.
İlk olarak Burdur’a sürülüyor. Sonra Isparta’nın Eğridir kazasının “Barla” denilen, kuş uçmaz, kervan geçmez dağların arkasına gönderiliyor. Issızlığın ortasında yapayalnız, ihtiyar, hasta, garip ve kimsesiz… Bütün insanlardan tecrit edilmiş, yalnızlığın girdabında âdeta ölüme terk edilmiş, iman ve Kur’an hizmetine set çekilmek istenmiş; tıpkı, Rusya’daki esaret yıllarında olduğu gibi…
Yani, uğruna canı pahasına çarpıştığı topraklarda, Rusya’daki esaret yıllarını aratacak bir yalnızlığa terk edilmişti. Gayet elîm ve hazin haldeydi. Bu sefer de memleket içindeki din düşmanlarının esaretine düşmüştü; eşsiz, dostsuz, akrabasız, tek başına ve kimsesiz…
Ama o yine de, Van Kalesinden ayağı kayıp düşerek ölüme koştuğunda bile “Dâvâm!” diye haykırdığı “dâvâ”sını düşünüyordu. O dâvâ uğruna gece gündüz yılmadan, usanmadan çalışıyor, o dağlardan kâinatı titretecek bir şekilde haykırıyordu: “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.” “İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak; ve hâkim, hakaik-i Kur’aniye olacak.”
O sesi kısmak istediler. Fikirlerine bentler kurmaya, düşüncelerine prangalar vurmaya çalıştılar. Yanına yaklaşanları, “gerici” deyip falakaya yatırdılar, hapislere attılar. Onun ziyaretine gidip, ona “İslâm âlimi” diyen asteğmeni tokatladılar, gözaltına aldılar ve gözaltına alınışının ancak 77. günü duruşmaya çıkardılar. Hakkında düzenledikleri zabta, “son derece tehlikeli bir gericidir!” diye yazdılar.
Halbuki güneş balçıkla sıvanır mıydı? Düşüncelere prangalar vurulur muydu? Hakikatin gür sesi bastırılır mıydı?
O, hitaplarıyla gaflet döşeğinde uyuyan ruhları uyandırmak istiyordu:
“Ey Âlem-i İslâm! Uyan, Kur’an’a sarıl, İslâmiyet’e maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!”
Sadece manevî hayatın değil, maddî hayatın da inkişafını istiyor,
“Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, mârifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.” diyordu.
Önüne konulan engellere, esarete, yalnızlığa ve tecride aldırmadan iman ve Kur’an hizmeti için çağlayanlar gibi akıyor, deryalar gibi coşuyor, yoluna kurulan bentleri yıkıyordu. İnkâr sellerinde boğulanları kurtarmak için koşarken ona engel olmak isteyenlere şöyle sesleniyordu:
“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!…”
Sürgündeki cezayı kendisine az görenler, ona hapishane duvarları arasını reva gördüler; sırasıyla Eskişehir, Denizli ve Afyon Hapishanelerine sevk ettiler. Bununla da yetinmediler; vücudunu ortadan kaldırmak istediler ve tekrar tekrar zehirlediler.
Ama onun, bu sıkıntıları, hastalıkları, ve ihtiyarlığıyla birlikte başı dikti. İradeli, sabırlı ve metanetli idi. Bilhassa Afyon Hapishanesinde kışın soğuğunda, altmış kişilik sobasız koğuşta, kırık camların arasında ve esen rüzgarın karşısında bile dünyaya ve ölüme meydan okuyor, İki Cihan Serverinin (a.s.m.) dâvâsı uğrunda
“Bir elime Ay’ı, bir elime Güneş’i koysanız, bu dâvâdan vazgeçmem!”  kararlılığı içinde,
“Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-i Kur’aniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem;”
“Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım;”
“Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikate başımız dahi feda olsun!” diyordu.
Kaynak: Yazarların Gözüyle Bediüzzaman‘ı Tanımak


Etiketler: ,
Kategoriler: Bediüzzaman

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?