SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Bediüzzaman ve Kör Hüseyin Paşa

Bediüzzaman ve Kör Hüseyin Paşa
03 Kasım 2019 - 13:39

Bediüzzaman ve Kör Hüseyin Paşa

Bediüzzaman’ın Van’da hizmetkar ve talebesi Molla Hamid Ağabeyin Hüseyin Paşa’nın Üstad’ı ziyaretine ve yapmış olduğu tekliflere geçmeden önce Hüseyin Paşa’nın oğlu Mehmet Sübhandağlı Beyin Abdulkadir Badıllı Ağabeye Pederi hususunda yazmış olduğu mektubu arzederek Onun hayatı konusunda bilgileri arzedelim…

Kör Hüseyin Paşa Kimdir?

Hüseyin Paşa’nın oğlu Mehmet Sübhandağlı Bey yazıyor;
“Hüseyin Bey, Patnos’un, Tekmal köyünde dünyaya geldi. Henüz küçük çocuk iken babasını kaybetti. Amucasının yanında büyüdü. İlk Hamidiye alayları şark’ta kurulduğu zaman Merhum Sultan Abdülhamid tarafından, Patnos ve çevresinde Hamidiye alayını kurmak üzere onu miralay rütbesiyle vazifelendirdi.

Sonra 1331 (1915) tarihinde Doğubeyazıd ve Kağızman’da Rus ve Ermenilere karşı büyük savaşlarda başarı kazandı. Daha sonra Ahlat’ın Karmuş köprüsünü Ruslar’dan koruyarak Halil Paşa ve ordusunun köprüden geçmelerini sağlamaya muvaffak oldu. Bunu yaparken de Rus askerlerine çok zayiat verdirdi. Hüseyin Paşa’nın bu başarısından dolayı İttihad ve Terakki Hükümeti ve Sultan Reşad onu Mirliva rütbesine yükselttiler.

l. Cihan Harbi öncesinde, şark’ta bir çok dinî medreselerin açılmasına yardımı olmuş, ulema ve meşayiha karşı hürmet ve itaatı, dürüstlük ve namusluluğu ile şöhret kazanmıştı. Aynı sıralarda Bediüzzaman Hazretleriyle de sık sık görüştükleri olurmuş. Hatta o tarihlerde Üstâd Bediüzzaman İstanbul’da bulunurken, kendisi de tedavi maksadıyla İstanbul Askerî Gülhane Hastahanesinde bulunduğu zaman, Bediüzzaman Hazretleri onu sık sık ziyaret edermiş. Hatta o günlerde Bediüzzaman ile ahiret kardeşliği hususunda akd-ı uhuvvet ettikleri de meşhur olmuş. Hüseyin Paşa, İstanbul’dan tedavîden döndükten sonra, artık Bediüzzaman’ın her emrine âmade şekilde hareket edermiş. Bediüzzaman’a danışmadan hiç bir şey yapmaz ve hiç bir harekette bulunmazmış… Nihayet Hüseyin Paşa, şeyh Said Hadisesi’nde en ufak bir dahli olmadığı halde, 1925 sürgünleri içinde o da sürgüne yollanmış, Kayseri’ye mecburî iskân verilmiş. İki sene kadar Kayseri’de sürgün hayatı yaşadıktan sonra dayanamamış, firar etmiş ve Suriye yakasına geçmiştir.

Suriye’de bir sene kadar kaldıktan sonra, 1929 yılında, uzaktan akrabası sayılan fakat kiralanmış Muş’lu Medenî Bey, Suriye’ye bir plan mucibince Paşa’nın yanına giderek, “Hükûmet menfiler için af kanunu çıkarttı. Seni de afetti, memleketine dön” diye kandırmış ve beraber Türkiye’ye dönmüşler. Dönüp gelirken, Suriye ve Irak hudutlarının birleştiği noktadan Türkiye hududuna girdiklerinde, bir namaz vakti Hüseyin Paşa, büyük oğlu Abdullah Bey ve yeğeni Ahmed Bey’le beraber namaza durmuşlar. Bunlar namazda iken, Medenî denilen hain herif, bunu fırsat bilerek, namazda iken her üçünü de öldürüp şehid etmiştir. Allah rahmet eylesin.
(Mufassal Tarihçe 1/694)”

“Önce zekat sonra isyan teklifi ve Bediüzzaman’ın Cevabı!”

Şimdi Molla Hamid Ağabeye kulak verelim;

“Hüseyin Paşa ve Üstâd Hazretleri’nin görüşme hadisesini aynen anlatacağım, hadise şöyle oldu:

Hazret-i Üstâd’la birlikte, Erek Dağı’ndaki harabe kilisesinde idik. Günlerden bir gün, ben ve bir ara Hicaz’da kalıp, orada büyük nâm vermiş ve şeyh Ekber-ül Vanî lakabı ile anılmış, büyük Velî şeyh şükrullah Efendi’nin oğlu Esas-üddin ile ikimiz Üstâd’ın yanında idik. O gün ikimizden başka Üstâd’ın yanında hiç kimse yoktu. Hüseyin Paşa, iki hizmetçisiyle birlikte Üstâd’ın ziyaretine geldiler. Atlarını harabe kilisenin kapısı önünde ağaçlara bağladıktan sonra içeri geldiler. Hüseyin Paşa çok uzun boylu ve iri yarı bir insandı. Her bir parmağı benim bileklerim kadar kalındı. O günü paşalık altın madalyalarını da takmış gelmişti. Çok heybetli idi. İçeri girdiler, son derece edep dairesinde Hazret-i Üstâd’ın ellerini öptü ve diz çökerek huzurunda oturdu. Biraz sonra bir mendil içinde, tahminen yarım kilo kadar altını çıkarıp oraya bir yere indirdi.

Hazret-i Üstâd: “O nedir?.” dedi.

Paşa: “Kurban, benim helâl malımdan zekâtımdır, size getirdim” dedi.

Üstâd: “Sen kendi yakınlarından, akrabalarından, köylülerinden hiç kimseyi bulamadın mı ki, ta buraya kadar getirdin?”

Paşa: “Kurban! Benim akrabalarım, yakınlarım hepsi zengin. Fakir kimse yok. müstehakkı sizsiniz..” dedi.

Hazret-i Üstâd: “Zekâtın nakli caiz değildir. Orada bir çok fakirler varken, bunca köyü aşıp da buraya kadar niçin getirdin?” dedi.

Hüseyin Paşa: “Seyda, Kurban, hiç olmazsa beş on tanesini kabul ediniz! Burada yanınızdaki talebelerinizin ihtiyaçlarına sarfedersiniz” dedi.

Hazret-i Üstâd: “Hayır, mümkün değil.. Benim zekâta ihtiyacım yoktur.” dedi, kabul etmedi. Biraz sonra, Hüseyin Paşa: “Seyda sizinle hususî bir istişarem de olacaktır. İzin veriniz, talebeleriniz dışarı çıksınlar, hususi konuşmak istiyorıım” dedi.

Hazret-i Üstâd: “Hayır, bunlar benim vücudumun parçalarıdır, ayrılamazlar. Neyin varsa, söyle!” dedi.

Hüseyin Paşa: “Seyda, eğer bize izin verirseniz, isyan edeceğiz.”

Hazret-i Üstâd: “Ne için isyan ediyorsunuz?.. Ali’nin, Hasan’ın kabahati varsa, Haydar, Ömer ne yapmış.. Arada müslüman kanı dökülecektir.”

Hüseyin Paşa: “Ruslar bizi vurdu, öldürdü, perişan etti. Malımız, canımız telef oldu gitti. Fakat namusumuza bir şey olmadı. şimdi elimizde kalmış olan bir dinimiz ve namusumuz da(46) gidiyor. Bize izin ver. Hem piyadelerimiz, hem de suvarilerimiz mevcud hazır bekliyor” dedi.

Hüseyin Paşa’nın bu acıklı izahı üzerine, Hazret-i Üstâd epey uzun bir sükût edip düşündü. Sonra başını kaldırarak, gayet lütuf ve mülâyemetle:

“Paşa!” dedi. “Gel bu mesele hakkında şeyh Ahmed-i Cezerî’nin divanını tefeül edip açalım, Divan ne derse, kabul eder misin?” dedi.

Paşa, “Evet, ederim..” dedi.

Hazret-i Üstâd, cebinden divanı çıkardı ve tefeül ederek açtı, şu beyit çıktı:(47)

Beytin Türkçe manası:

“Bazıları kiliseden dönüp gelir, müslüman olur.

Bazıları da döner yahudî ma’bedine gider yahudi olur.

Ben ise, ne onlardanım ne de bunlardanım.

Bana meyhane kapısı kâfidir.”

Bu tefeülden sonra, Üstâd Hazretleri: “İşte gördün mü Paşa!.. Ben şimdi ne sizdenim, ne de onlardanım” dedi.

Hüseyin Paşa: “Seyda, sen benim kolumu kanadımı soğuttun. Ben, şimdi aşiretime dönsem, ‘Paşa korktu, onun için vazgeçti’ diyecekler.” dedi.

Hazret-i Üstâd: “Evet, korktu desinler, amma kan döktü demesinler” dedi.. ve en son, Hüseyin Paşa veda edip ayrılırken de; Hazret-i Üstâd paşaya üç defa: “Paşa kan dökme, kan dökme, kan dökme!..” dedi ve tekrarladı.

Hüseyin Paşa döndü, gitti ve kuvvetlerini dağıttı. Dolayısıyla Van bölgesinde herhangi bir hadise vuku’ bulmadı.

İşte Hüseyin Paşa ve Üstâd Hazretlerinin görüşme hadisesinin ve muhaverelerinin aslı budur.”
Abdülkadir Badıllı, Celal Huyut,
İsmet Yıldırım, Mehmet Emin Korkmaz

İmzalar ve tarih: 7 Mart 1984/Van.

NurdanHaber