SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Risale-i Nurlarda, yeis ve ümitsizlik!

Risale-i Nurlarda, yeis ve ümitsizlik!
25 Kasım 2019 - 19:00

Risale-i Nurlarda, yeis ve ümitsizliğin psikolojik değerlendirmesi nasıl geçiyor?

Bu gibi sorular, genel sorular olduğu için, tam manası ile cevap yazmamız sitenin soru cevap formatına tam uygun düşmüyor. Biz de bu yüzden genel soruya kısa ve bazı numuneler vererek akla kapı açmaya çalışıyoruz. Sorunuzun teferruatı ve tafsili için Risale-i Nurları tahkik etmeniz daha isabetli olur. Şayet tahkik esnasında bir cümle ya da paragraf anlaşılmaz ise o hususi olarak sorulabilir.

Yeis, ümitsizlik anlamına gelip Kur’an’ın men ettiği bir psikolojik durumdur.

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edici, çok merhamet edicidir.” (Zümer, 39/53)

“Ey mü’minler! Hep birden, bütün günahlarınızdan ALLAH’a tövbe ediniz ki, felaha, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr, 24/31)

Yukarıda mealini verdiğimiz her iki ayet de insanı yeisten yani ümitsizlik hastalığından men ediyor. İnsanın her şeyde aşırılıktan kaçınıp sırat-ı müstakim olan vasat dairesinde hareket etmesi  gerekir. Rahmete aşırı güvenip amel ve takvayı terk etmek nasıl sapkınlık ise, aynı şekilde Allah’ın rahmetinden ümit kesmekte aynı derecede sapkınlıktır. Bu sebeple hangi cürmü ve günahı işlemiş de olsak Allah’ın rahmetinden ümidimizi kesmemeliyiz.

Üstad Hazretleri yeis hakkında en kapsamlı değerlendirmeyi şu şekilde yapıyor:

“İKİNCİ KELİME: Ki, müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:”

“Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, ‘Herkes benim gibi berbattır’ diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.”

“Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.

لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız.

مَالاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَيُتْرَكُ كُلُّهُ hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah.”

“Yeis, ümmetlerin, milletlerin ‘seretan’ denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve  اَناَ عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى hakikatine muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni değildir. Hususan Arap gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe’ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar. İnşaallah, yine Araplar ye’si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.“(1)

“Ey nâşir-i küfr-ü küfran! Ayâ, hiç câiz olur mu ki, bir adamın akıl ve kalbi ve vicdan ve ruhu müthiş bir derecede musibet içinde olduğu halde, cismen zâhirî bir derece refah ve ziynet içinde bulunmasıyla o adama mesut denilsin ve saadetine hükmedilsin? Görüyoruz ki, bir adam, inkisar-ı hayale uğrasa veya bir emel-i vehmîden meyus olsa veya bir emr-i cüz’îden ümidi kesilse, nasıl dünya ona darlaşır. Onun tatlı şeyleri, ona nasıl acı gelir. Acaba, bütün âlâmın menşei ve bütün âmâlin hâdimi olan senin bu şeametin ve bu dalâletinle hasta olup yeis ve yetimlikle mânevî bir cehenneme düşen bir kalb ve bir ruh sahibi, nasıl bir cennet-i kâzibe-i zâile içinde mesut olabilir?”(2)

“Sıkıntı sefahetin muallimidir. Yeis dalâlet-i fikrin, zulmet-i kalb ruh sıkıntısının menbaıdır.”(3)

Burada insanın yaşam kaynağı ve mutlu olmasının sırrı kalp, ruh ve vicdan gibi cihazların iman ve ibadet gibi gıdalar ile beslenmesi gerektiğine işaret ediliyor. Bunlar olmadan insanın maddi ve bedeni rahatlıklar içinde olması bir şey ifade etmez. Hem insanı hem toplumu bitiren ve tüketen yegane hastalık ve zehir ümitsizlik olduğu gibi insanı ve toplumu ayağa kaldırıp hayatlandıracak yegane ilaçta iman ve ibadetten gelen ümit ve şevktir.

Ümitsizlik her kemalin önünde bir engel bir benttir. İnsanların mükemmele ulaşmasında dikenli bir yol gibidir ümitsizlik hastalığı. Bu hastalığı tedavi etmeden hem şahsın hem toplumun kemale ermesi mümkün değildir.

Üstad Hazretleri bu manaya şu ibareleri ile işaret ediyor

“Yeis, mâni-i herkemâldir. ‘Neme lâzım, başkası düşünsün.’ istibdadın yadigârıdır.”(