Nurdan Haber

BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSİ’NİN DÜNYAYA GELECEĞİNİ KEŞFEN HİSSEDİP HABER VEREN BÜYÜK VELİ İNSANLAR-1

BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSİ’NİN DÜNYAYA GELECEĞİNİ KEŞFEN HİSSEDİP HABER VEREN BÜYÜK VELİ İNSANLAR-1
Avatar
Nurdan Haber( ismail@nurdanhaber.com )
13 Mart 2020 - 10:26

Bediüzzaman Said-i Nûrsi, şu dünya menziline ayak basmaya yaklaşırken veya ayak bastığı günler, onun geleceğini ve hatta geldiğini hissedip haber veren ehl-i velâyetin müjdeli ihbarları sarih gibidir.

Elbette, Bediüzzaman gibi garîb, bedi’ bir dürr-i yektayı, harika acîb bir mahiyeti keşfedip bildirmeleri lâzım idi.

Evliya denilen keskin basiretli, nûranî kalbli ve hassas ferasetli insanlar arasında, geçmişte de bu kabil ihbarlar vaki’ olmuş mudur?

Evet olmuştur. Burada bir tek nümûne kaydederek, geniş malûmatı “Tabakât-ı Sofiye” ismi altında intişar eden ve Evliyanın menkıbelerini anlatan kitaplara havâle ediyoruz.

İşte, şeyh-ül İslâm Ahmed-i Namikî El-Camî şöyle buyurmuştur: “Her dörtyüz senede mühim bir Ahmed gelir.. Fakat binin başında gelecek Ahmed, en mühimmidir.(1)” ihbarıyla, İmam-ı Rabbani (K.S.)’yi haber vermiştir

Dikkat edilirse, bu ihbarda, şehadet âlemine ayak basmış bir insanın geleceği veya geldiği haber verilmiyor, belki dörtyüz küsûr sene gibi uzun bir mesafeden, gelecek olan bir insan bildiriliyor.

Şimdi, Bediüzzaman’ın geleceğini haber veren’ büyük velilerin ihbarlarını sıralamaya devam ediyoruz:

……

2- Saf, berrak olan ehl-i sünnet dairesinde ilm-i hakikat ve tarikatı neşreden, Isparta’nın meşhur ve medâr-ı fahrı “Beşkazalı Osman-ı Halidî Hazretleri”dir. Bu zât da, Mevlânâ Halid hazretlerinin tarikatına mensubtur. Vefatı Isparta 1292/1876 senelerindedir. Bediüzzaman’ın doğduğu sene.. Bu zât, Isparta’nın güneybatısına düşen dağın yamacında “Sidre” namında bir mevkide riyazet ve tesbihatlarını icra ederlermiş. Kırk günlük riyazet gıdasını, bir iki günde yer, daha kırk güne kadar birşey yemeden tesbihat ve zikirlerine devam ederlermiş. Rivayete göre, bazen kırk gün süren riyazetinin hitamında mübarek dudakları birbirine yapışırmış.

İşte bu zât, vefatına yakın günlerde, hem evlâdlarına hem yakınlarına kesin olarak demiştir ki: “İmanı kurtaran bir müceddid çıkacak. O da bu sene tevellüd etmiştir”. Ayrıca ilâve ederek: “Benim dört oğlumdan birisi o gelecek müceddid zâtla görüşecek ve elini öpecektir.” buyurmuştur.

Bu hadisenin üzerinden 35 sene geçtikten sonra, 1327/1911’de Isparta’nın Atabey kasabasında bir gün, sünnet ve hıfz cemiyetlerinden birisinde, cemaat tarafından Osman-ı Halidî’nin dört evladından sonuncusu olan Ahmed Efendi’ye sorarlar. “Siz hep Müceddid, Müceddid dersiniz! O müceddid kimdir ve nerededir? diye sorulan suale karşı, Ahmed Efendi: “Evet şimdi mevcuttur, otuzbeş yaşındadır” diye cevap vermiştir.

Aradan geçen hayli zaman sonra, Hazret-i Üstâd Isparta’ya teşrif ettiklerinde; Isparta’nın Yenice Mahallesinde oturan Nûri Efendi, Osman-ı Halidi hazretlerinin hayatta kalan son oğlu Ahmed Efendi’ye sorar: “Pederiniz” benim evlâdımdan birisi o Müceddidle görüşecek ve elini öpecek” buyurmuşlar, bu nasıldır? sualine cevaben, Ahmed Efendi: “Evet, merhûm pederimin sözü çıktı. Ben onunla görüştüm” demiştir.(5)

Bu hadise-i gaybiyeyi Hazret-i Üstâd da; “evliya-yı meşhûreden kırkgünde bir defa ekmek yiyen, kırk gün yemeyen Osman-ı Halidî’nin ihbarı ve evlâtlarına vasiyeti..“ şeklinde Sikke-i Tasdik-i Gaybînin baş tarafında kaydetmiştir.

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Nurun fevkalâde has şakirtleri, Sikke-i Gaybiye müştemilâtıyla, o evliya-yı meşhûreden, kırk günde bir defa ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî’nin sarih ihbarı ve evlâtlarına vasiyetiyle ve Isparta’nın meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zahir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dâvâ edip, fakat iki iltibas içinde, bu biçare, ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlerini tâdile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlerinde ileri gidiyorlar. Evet, onlar, On Sekizinci Mektuptaki iki ehl-i kalb çobanın macerası gibi, hak bir hakikati görmüşler; fakat tabire muhtaçtır. O hakikat de şudur: Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmihâ Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek. O zâtın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektedir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hakimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zâtın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı

İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır. Fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan, umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tâbire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşe verir ve vermiş; hücumlarına vesile olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar; öteki cihetlere hamlederler.

Kardeşlerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur’un hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir

şahsiyetlere bina edilmez. Elhasıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki “Müceddiddir, onun pişdarıdır” denilebilir.

Umum kardeşlerimize binler selâm.”

Kardeşiniz

Said Nursî

Mufassal Tarihçe-i Hayat 1 – 38/39