Nurdan Haber

Ayşe Kantarcı: Yol Arkadaşım

Ayşe Kantarcı: Yol Arkadaşım
15 Temmuz 2020 - 16:08

Ayşe Kantarcı: Yol Arkadaşım

15 Temmuz gecesi Çengelköy Karakolu’nun darbeci askerler tarafından basıldığını öğrenen 3 çocuk babası 36 yaşındaki Halil Kantarcı milli iradeyi korumak için meydanlara çıkmış ve darbeciler tarafından vurularak şehit edilmişti.

Darbe girişiminin dördüncü yılında Halil Kantarcı’nın eşi Ayşe Kantarcı sosyal medya hesabından şu satırları paylaştı:

Yol arkadaşım… Yolda yalnız bırakanım…

Gidişinden tam 4 yıl sonra… Tam da gittiğin yaşta, gittiğin yerden yazıyorum… 37. yaş gününe, üç ay kala…   Hani “Yaşlanıyorum be Ayşe’m, bak aklar düşüyor saçlarıma… Yaş 35, yolun yarısına geldik.“  dediğinde kızardım sana: “Deme şöyle…“ Allah bilir yolun neresindeyiz. Bunu diyen Cahit Sıtkı, 46 yaşında hayata veda etmiş…”   derdim. Sen, ondan da 10 yıl eksik gittin… Gitmesine gittin de hiç endişen yok artık… Zira yaş alıyor da hiç yaşlanmıyorsun…

Ayrılık düşmüş kadere bir kere, ne çare… Seninle evlendiğimde ihtimaller vardı… Davan devam ediyordu tekrar cezaevine girebilirdin, girmemek için firar edebilirdin, askerliğini yapmamıştın askere gidebilirdin… Bütün ihtimallerin nihayeti ayrılıktı… Kaderde her ihtimalde sana düşen gitmek, bana kalan yalnızlıktı… Bir tek şey söylemiştim sana: “Sağlık olsun Halil. Dağ ardında ol, Taş altında olma!..“

En çok sevdiklerimiz ve en çok korktuklarımız oluyor imtihanımız… ve her zaman diyorum: “Söz duadır…“ ve yakın bir zamanda öğrendim yeni tanıştığım birinden…  “Söz kalemdir, yazar!..“

Sen hep imtihanım oldun benim… Ben ki derdim “Asla hiç kimseyi çok sevmeyeceğim zira Allah hiç bir sevginin kendi sevgisinin önüne geçmesini istemez…” Söz çok isabetli söylemeden geçemem, ne demiş İsmet Özel “Allah insanı, iddiasından vurur!”

Çok sevmişim… Fark etmeden… ve sevgide ölçüyü kaçırmışım… İstemeden… Oysa sana derdim her bana “Seni çok seviyorum Ayşe’m” dediğinde “Çok sevme Halil,  ne diyor türküde:

“Demedim mi nazlı yârim ben sana

Çok muhabbet tez ayrılık getirir…”

En son sana ve kendime itiraf etmiştim ve “Çok yorgunum, çok yoruldum, kırgınlıklarım var kızgınlıklarım var yapılanlara, söylenenlere, yapılması gerekirken yapılmayanlara, söylenmesi gerekirken söylenmeyenlere… “ demiştim sonra eklemiştim “Kendimi bir kapatıp yeniden açasım var… “

Kapattım kendimi ve açtım yeniden… Oldu sandım, olmamıştı… Bir daha kapattım ve bir daha açtım… Yine olmamıştı… Vazgeçmedim… İnsan kendi derdine dermanı, hastalığına şifayı aramalı… Ne dinlediysem, ne okuduysam, kimle konuştuysam olmadı… Yine sığındım Rabb’ime, O’na, anlattım derdimi, Habibi’nin hayatıyla yeniledim Ayşe’yi… Son bir kez daha kapattım ve açtım kendimi… Oldu… Elhamdülillah…

Hani özel günlerini bu mecradan kutlayan çiftleri gördüğümde “Halil, bu insanlar evde eşlerini görmüyorlar mı, ne diye buradan kutluyorlar?” derdim. Sürekli her düşündüğünü yazan kadınları gördüğüm zamanlarda da “Kadının düşüncesi de sözü de mahremdir, kadın “giz”dir öyle ulu orta saçmamalı kendini…” diye vaaz moduma geçerdim. Şimdi sana her mektup yazışımda aklıma geliyor bu sözlerim. “Hey gidi Ayşe” diyorum kendime “Nerdeeen nereye geldin…” Kınadığını yaşamadan gitmiyor dünyadan insan… Öğreniyor yaşarken, öğretiyor hayat…

Sana kızardım hep, o kadar zamanını geçirirdin ki şu mecrada. “Bak Halil, her sözü söyleyen nasıl sözün sahibi değilse, her yazan da yazdığının sahibi değil, aldanma! Her güzel konuşan insan, güzel insan değildir.” derdim sana ve eklerdim “Bu dünya yalan dünya, burada bu kadar vakit harcama!”

Sen yoksun diye bütün bunlar… Sen olsaydın, ben yine sadece sana okutmak için yazardım yazılarımı, sadece sana göstermek için fotoğraf çektiğim gibi… Sadece sana dökülürdü dilimden cümlelerim… Sen olsaydın eğer, ben yine senin ardındaki “giz” olurdum… Dünya benden, ben dünyadan habersiz… Benim bütün mutluluğum, seni mutlu etmekti. Bazen, bir şey anlatırken sana, hayran hayran seyrederdin beni “İşte benim hatun!” derdin aniden heyecanla… “Süpersin Ayşe’m!” derdin ya hani, işte bütün zaferim buydu benim. Bir gün bana “Bir sürü yeteneğin var, niye bunlar yokmuş gibi davranıyorsun, niye saklıyorsun kendini?” demiştin… Anlam verememiştim bu sözlerine… Zira benim için senin bilmen kâfiydi, sen bilseydin bana yeterdi, bütün mutluluğum gözlerindeki gülüşü, yanağında beliren gamzeni görebilmekti benim. Sen olsaydın Halil, sen anlasaydın beni, sen beni dinleseydin, beni görseydi gözlerin, inan bana yeterdi…

Ve çocuklar… Onlar için de, sadece varlığın kâfiydi. Epey oluyor Ömer, sürekli senden bahsedince bir gün “Niye babanı bu kadar çok seviyorsun Ömer?” dedim bir an bile düşünmeden cevap verdi “Çünkü o hiç olmadı…”  hayata yoklukla başlamak, genetik bir kader midir?..

Geçenlerde komşumuz pil taktırdığı otopark kumandasını getirdi, sordum Zeynep’e elinde görünce “Kim getirdi kızım?” diye “Fatma Zehra‘nın babası verdi. Herkesin babası var anne!” dedi ve ekledi “Ben babamı çok özledim…”  insan kendisi alışıyor, bir yolunu buluyor unutmanın fakat çocuklarının yarasına şahit olmak en zor tarafı anne olmanın. Sadece babası olanları görüp bedbaht olmasınlar, hem annesiz hem babasız, kimsesiz olanları görüp Hamd etsinler, yaralarını kapanmaz, iflah olmaz sanmasınlar diye bütün gayretim. Allah (c.c.) ne veriyorsa rahmetinden, sevdiğinden… Kolu kanadı kırık kullarını güçlendirmek içindir imtihan edişi. Her imtihanın vardır bir hikmeti, bilinmez bir sebebi… Yaslanacak kimse bırakmadıysa etrafında insanın: “Kimseye yaslanma, öğren tek başına kalmayı ve yalnızca bana sığınmayı!” diyordur kullarına… Daha ağır imtihanlardan muhafaza etsin cümlemizi… Bağışlasın bizlere geride kalan sevdiklerimizi… Korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nail eylesin bizleri…

Sen gittikten sonra ben, sen varmışsın gibi devam ettim hayatıma zira sen ölmemiştin…  mesela hiç sana “Rahmetli” demedim, diyenlere de içimden öfkelendim… Bir gün bir öğrencim “Hocam, eşinizden bahsederken hep yanınızdaymış gibi bahsediyorsunuz, sanki hiç ölmemiş gibi…” dedi. Başka türlüsünü bilmiyordu ki… Ne gönlüm, ne de dilim…

Daha lise öğrencisiyken henüz, ziyaretimize gelen gençler vardı. Bedenleri çocuk, inadına devdi yürekleri… Ara ara gidip gelirken, severken çocukları büyüdüler üniversite öğrencisi oldular fakat unutmadılar Ayşe annelerini… Yanlarında her zaman muhakkak bir ikisinin annesi de gelirdi. Bir ziyaretlerinde, gençlere eşlik edenlerden biri psikolog bir veliydi. Yemekte mevzu olmuş senden bahsetmiştim. Mutfağa geçtik sonrasında bana “Siz ertelenmiş yas dönemi yaşıyorsunuz, eşinizden hiç ölmemiş gibi bahsediyorsunuz, yas dönemini yaşamamışsınız.” dedi. Ben kendisine “Ama o ölmedi ki, o şehit… Diridirler müjdesiyle şereflendi.” deyince bana: “Şehit bile olsa o öldü.” dedi.

Gittiğini biliyordum, artık bir daha olmayacağını… Ne kadar yansa da içim hiç isyan etmedim, hiç “Neden” demedim, “Allah (c.c.) en güzelini diler, benim bilmediğim bir hikmeti var.” diyerek sabrettim. Eksik kalan bir şey vardı, bir yüktü omzumda, kalbimde, beynimde… Ben seni uğurlamamıştım, vedalaşmamıştım seninle…

Sen şehadet ile nimetlendirilmiş ve inşallah karlı alışveriş yapanlardan olup “Cenneti satın aldılar!” müjdesine nail olmuştun. İnanıyorum ki sen “Allah katından bir rızık ile rızıklandırılıyorsun.”  fakat atladığım bir hakikati idrak ettim; artık sen, başka bir âlemdesin… Bizim seninle âlemlerimiz değişti…

Uğurlamayı bilmeli insan… Zira acıya sarılmaz, acıyı sulamaz, yeşertip büyütmez Müslüman… Sen gittin, senin yolculuğun bitti… Biz kaldık, kaç nefes daha var zamanımız bilmeden devam edecek imtihanımız… Seni uğurladığım zaman,  iyi oldum… Uğurlamakla başladı kendimi buluşum… Vedalaşmalı insan… Yaşattıkça gideni,  bütün duygular kalıyor dipdiri… Ve sevda ne kadar büyükse, kırgınlık hatta belki o kadar büyük öfke de… Yaşayabilecekken yaşayamadıklarına, söyleyebilecekken söyleyemediklerine, ertelenmeye, ötelenmeye, beklemeye, bekletilmeye… Ne varsa işte…

Kimseye kızmıyor, kırılmıyorum artık… Herkes yanındakinden verir… Herkesin kendi imtihanı… Misal, eskiden çok acıtırdı, yakardı içimi… Mezarlığına gidip konum paylaşıp, profilinde seninle çekilmiş fotoğrafları dururken, senin kendilerine verdiğin kıymeti anlatırken yazılarında, çocuklarından bihaber olarak yaşayanlar… Acırdı eskiden kalbim artık gülümsetiyor beni… Onlara söyleyecek sadece bir cümlem var,  şayet samimiyse sevgileri… Halil, ölülerle ilgilenmezdi onun bütün işi dirilerleydi… Şimdi oturup sorsunlar kendilerine “O’nun çocuklarının yüzünde beliren, kaç gülümsemenin sebebi benim?.. Hayatlarında kaç adımlıktır acaba, bıraktığım ayak izim?..”

Hiç kimseye beddua etmedim hayatımda… Bir kaç kişi var çok canım yanınca “Allah’ım sen görüyorsun, sana havale ediyorum.” dediğim. Kul dediğin yaşama gayesini bulunca, takılmıyor insanlara… Allah için affettim ne varsa acıtan, yapılmış ve söylenmiş şahsıma… Bunca nimet vermişken Cenab-ı Hak, kullarıyla imtihan  ediyor diye küsmek yakışır mı Müslüman’a?.. Affettim kim varsa, hakkım helal Müslüman’a… Ancak kafirler, zalimler, hainler müstesna… Sevgi de nefret de Müslümanca…

Yapılmış hiç bir iyiliği unutmadım hayatım boyunca… ve yapılmış yanlışları da… Affetmek ayrı ancak yılanın bir soktuğu yerden ikinci kez sokamadığı kişidir Müslüman zira… Bütün iyiliklere minnettarım, sonsuz şükürler sebeplerle gönderen Rahman’a… Çok teşekkür ederim, güzel Yaradan’ın güzel kullarına… Bildiğim, bilmediğim, tanıdığım, tanımadığım ama acımız acısı olup unutmayan duasında, yetinmeyip dokunan hayatımıza…

Hani sana derdim “Cezaevinde yaşadıklarınız o zamanki imtihanınızdı. Bir ömür o imtihanın kredisini kullanamazsınız, şimdi başka bir imtihandasınız. Esas soru şu “Şimdi özgürsünüz ve ne yapıyorsunuz?” diye. Biz de o durumdayız şimdi. Yakınlarını şehit verenler ve gaziler olarak imtihanımız bitmedi, bir şey kazanmış değiliz… Sonsuz değil kredimiz… İmtihanın şekli değişti. Ve çok daha çetin… Zira nefis var, şeytan var, vebal var…

Öyle ince, öyle hassas bir çizgi ki… Bütün dünyayı koysalar önüme, çocuklarımın gözlerindeki hüznü gördüğümde, dillerindeki babayı duyduğumda yaşadığım acıya merhem olamazlar, su serpemezler yüreğime… Ancak, yine koysalar dünyanın bütün nimetlerini önüme, bir an bile değişmem şehit eşi olmanın şerefine…

Bu bizim imtihanımız ve inşallah kazanacağız, bunun için bütün duamız… Bize düşen ancak güzel bir sabır… Bir ikindi gölgeliği… Gelip geçecek… Ebedi âlemin yanında okunmaz esamisi…

Bugün 15 Temmuz… Öyle bir gün ki kim yalan, kim gerçek belirsiz… Hakikat Allah (c.c.) katında malum, her zaman diyorum, suçlu sandığımız fakat masum insanlar da, masum sandığımız suçlular da var şüphesiz… 4 yıl önce bugün, 251 kişi ayrıldı dünyadan… İnşallah onlar  “ şehit “ oldu. 251 kişinin canını alan, ezip geçen, tabuta koyacak beden bırakmayan hainler ise “ katil “. Varsa hala içlerinde “ Kazandık “ sananlar, yanılıyorlar… Zira rövanşı alınacak o çok çetin, o çok büyük azap gününde…

Bugün 15 Temmuz… Ayrılığımızın 4. yılı… Ben, öğrendim uğurlamayı… Şimdi kalan yolu yalnız yürüyeceğim, daha ne kadar var bilmediğim… Tek duam kazanabilmek, bu yolun nihayetini… Seçtiğim güzergâh belli… Hani kazandığına inandığımız cennet var ya, işte ben o cennetin sahibinin rızasına ve sevgisine talibim…  İnşallah bu kulunu kabul buyursun Rabbim…

Yar dediğim… Şimdi sana diyeceğim son söz şudur ki:

“Sen bulunduğun âlemin keyfini çıkar, ta ki ebedi âlemde gözlerimizin yeniden birbirini bulacağı o güne kadar, hoşça kal…”

Ayşe Kantarcı

Halil Kantarcı Kimdi?

Çengelköy Karakolu’nun darbeci askerler tarafından basıldığını öğrenen 3 çocuk babası 36 yaşındaki Halil Kantarcı milli iradeyi korumak için meydanlara çıktı.

16 yaşında 25 Şubat idamla yargılanan Halil Kantarcı, suçsuzluğu kanıtlanması sonucu beraat etmişti. 15 Temmuz gecesi sokaklara koşan Kantarcı, Çengelköy’de darbeciler tarafından vurularak şehit edildi.

Çengelköy Karakolu’nun darbeciler tarafından basıldığını öğrenen 3 çocuk babası 36 yaşındaki Kantarcı Milli iradeyi korumak için meydanlara çıktı. Eşi Ayşe Kantarcı meydanlara çıkmasını istemese de Kantarcı ”Bana bir şey olacaksa evde de olur. Hakkını helal et” diyerek çocuklarını öperek evden çıktı. Çengelköy’de darbeci askerler tarafından vurularak ağır yaralanan Kantarcı, kaldırıldığı Ümraniye Atlas Hastanesi’nde şehit oldu.

Arkasında 9 yaşındaki Ali Cihad, 2.5 yaşındaki Zeynep Serra ve 9 aylık Ömer Tarık’ ı bırakan Halil Kantarcı Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazını ardından Çengelköy Mezarlığına defnedildi.