Nurdan Haber

Bediüzzaman’ın Bilmediği İki Şey…

Bediüzzaman’ın Bilmediği İki Şey…
17 Kasım 2020 - 12:33

Bediüzzaman’ın Bilmediği İki Şey…

Kıymetli muharrir, son devrin ufulu olmayan güneşlerinden Eşref Edip Fergan’a sorarlar;
“Bazıları Bediüzzaman için Mehdi diyorlar. Siz ne dersiniz?”

“Benim o gibi meselelerde işim yok Ben, onun iman ve Kur’an hizmetine bakarım. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile uzun süre beraber olduk. Harika bir insandı. Kendisi iki şeyi bilmezdi, biri “korku” diğeri ise “unutma”.

Üstad, fitnenin, fesadın ve dalâletin en azgın olduğu dönemlerde hayatını hiçe sayarak fikirlerini daima açıklamıştır. Bunun en bariz örneği, 31 Mart Vakasında herkes korkusundan evine kaçtığı bir zamanda, komutanlarını bile dinlemeyen, isyan eden sekiz taburu nasihat ile itaate getirdi. Küçük bir iskemlenin üzerine çıkarak “Ey asakir-i muvahhidin!” diye söze başladı. Sağa sola dönerek bütün isyancıları etrafına topladı. Orada verdiği nutuk ile biraz önce yırtıcı tavırlı olan askerler, koyun gibi uysallaştı.

Öyle mükemmel bir hafızası vardı ki, “Şerhü’l-Mevakıf”, “Şerhü’l-Makasıd”, “Muhtasar” gibi yüksek ilimlere ait kırk metni ezberlemişti. Yirmi-yirmi beş sene evvel yazdığı bir kitabı tashih etmesi gerektiği zaman aslına bakmadan tashih ederdi.

Üstad Hazretleri, Cihan Harbinden evvel İstanbul’a gelmişti. Kendisi ile o zamanlar tanıştık. İstanbul’a geliş sebebi, Şark’ta açacağı Darü’l Fünun için Padişah’tan yardım istemekti. İstanbul’a gelince şöhretini duyan İstanbul âlimleri onunla tanıştılar ve onu takdir ettiler.

Üstad’ın harikulâde zeka ve kabiliyeti İstanbul âlimleri üzerinde büyük bir tesir uyandırdı. Bu âlimler tarafından Üstad Hazretlerine “Bediüzzaman” ismi verildi. Fakat Bediüzzaman Hazretleri’nde öyle bir ihlâs vardı ki, şan, şöhret ve benlikten son derece uzaktı. Zaten Risale-i Nur onun irfanındaki ve ilmindeki kemâli göstermeye kâfi. Yoksa biz onun ilim ve irfanını dile getiremeyiz.
İstanbul âlimlerini en çok şaşırtan, Üstad Hazretleri gibi Şark’ta okumuş birinin Darü’l-Fünun’un ehemmiyetini anlayıp, bunun için İstanbul’a kadar gelmesi olmuştur.
Üstad daima hürriyet taraftarı idi. Vatan ve milletin felâketi için çalışan gizli düşmanların sinsi plânlarını tesbit etmişti. Bu tesbitlerini bize sürekli anlatırdı. Bir defasında bana şöyle dedi:

“Eşref Bey, ben bu milletlere hıyanet edenleri araştırdım. Bunların hiç birinin aslı Türk değil.”
Üstad, kendi başına gelen belâlara, sıkıntılara hiç aldırış etmediğini, en büyük ıstırabının İslâm âleminin başına gelen belâlar ve felâketler olduğunu söylerdi.
Üstad Hazretleri, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedi, aksine bize daima umut verir, bir nur gördüğünü söyler ve onun doğmasıyla ufuklarımızı kaplayan bu siyah bulutların dağılacağını müjdelerdi.

Mehmet Akif de bütün içtimaî ve siyasî meselelerde aynen Üstad gibi düşünürdü. O da Üstad gibi istikbalde bir nur geleceğini hissetmiş ve onun gelmesini şu mısralar ile Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmiştir:

“O nur-u gönder İlâhî, asırlar oldu yeter,

Bunaldı milletin afakı bir sabah ister.”
Üstad esaretten sonra İstanbul’a geldi. Başta ulema ve bazı ordu mensupları Üstad’ın İstanbul’a gelişini büyük bir sevinçle karşıladılar. Üstadı kendisine hiç danışılmadan Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye azalığına seçtiler. O zamanlar Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye; İzmirli İsmail Hakkı Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi, Ferid Kam, Mehmet Akif gibi büyük âlim ve mütefekkirlerden oluşan bir irfan mektebiydi. Üstad’ın bu mektebe iştiraki bütün azaları fevkalâde sevindirdi.
Üstad, Allah’dan, hak ve hakikatten başka hiçbir şeye boyun eğmemişti. Kefeni boynunda gibiydi, ölüme her zaman hazırdı. Fıtratındaki bu celadetle her türlü tehlikeye karşı dayandı. Bu hâlini Darü’l-Hikmet’te de muhafaza etti, yanlış fetvalara karşı pervasızca mücadele verdi.

HUTUVAT-ı SİTTE’yi ÜSTAD SÖYLEDİ BEN YAZDIM

İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde Hutuvat-ı Sitte’yi bizzat Üstad söyledi, ben yazdım. Bu risale İngilizlerin başına balyoz gibi indi. O sırada Üstad Hazretleri Eyüp Sultan Camii’ndeki bir medresede kalırdı. Biz kendisini orada ziyaret eder, beyanat alırdık ve neşrederdik. Cenab-ı Hakk’ın hıfzı ile İngilizler kendisini yakalayamadılar.
Neticede İngilizler İstanbul’dan çıktılar. Ben öyle zannediyorum ki, Cenab-ı Hak, Üstad’ın ihlâs, sadakat ve duasının hürmetine İngilizleri İstanbul’dan çıkardı. Yoksa hiç kimsenin İngilizleri İstanbul’dan çıkaracak bir gücü yoktu. Üstad Hazretleri, İngilizlere karşı verdiği mücadeleyi Ankara Hükümetince takdirle karşılandı ve kendisi Ankara’ya davet edildi. Üstad Hazretleri bu davete icabet ederek Ankara’ya gitti. Orada büyük bir tezahürle karşılandı.”
(Tanıyanların Dilinden, 234)

Alem-i İslamDünyaGenelGünün Dersiİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiye
Hüsnü Ağabey ile Risale-i Nur Dersi
Alem-i İslamBediüzzaman'danGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriYazarlarımız
Said Nursi’ye Göre Çocuğun En Önemli Hakkı
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSon DakikaSürmanşetTürkiye
Hüsnü Ağabey’den Mevlid-i Nebi Tebrik Lahikası
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriSon DakikaSürmanşetTürkiye
4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaradılış Kongresi Devam Ediyor
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiye
Yeryüzü, Yeniden İslam’ın Huzur Veren İlkelerini Aramaktadır