Nurdan Haber

Mustafa Sungur Ağabey’den Hatıralar

Mustafa Sungur Ağabey’den Hatıralar
13 Ocak 2021 - 6:35

MUSTAFA SUNGUR AĞABEYDEN HATIRALAR

Dr. İdris GÖRMEZ

Akdeniz Kültür ve Eğitim Vakfı / ANTALYA

 

            Mustafa Sungur Ağabey İle İlgili Bazı Hatıralar

Mustafa Sungur ağabeyimizin dar-ı bekaya irtihalinin sene-i devriyesi münasebetiyle, okuyanlara bazı konularda, hem yol göstermesi  ve hem rahmet duasına vesile olması ve hem de bir vefa borcunun yerine gelmesi için, kendi gördüğüm ve ders aldığım bazı hatıraları anlatmak istiyorum.

            Nahak Yere Seksen Sopa Da Vurulsa

1990 lı yıllardaydı. Kayseri’de, Rahmetli Ali Mutlu ağabey’in Hacılar’da bağ evindeki bitişik misafir salonunda, akademisyenler meşveretindeyiz. Bir ara divan başkanlığı yapan bir profesör hocamız, söz isteyen bir profesör hocamıza ne hikmetse söz istediği halde söz vermedi. Bu söz verilmemesinden dolayı hissiyatlar karıştı ve iş münakaşaya dönüştü. Bunun üzerine iki profesör  hocamız toplantıyı terk etmek için ayağa kalktılar. Tam bu sırada Sungur ağabeyimiz birden ciddileşti:

Bir dakika” diyerek ayağa kalktı ve meseleye müdahale etti:

Önce burada herkesin nur talebesi olduğunu; hepimizin Kur’an hakikatları olan Risale-i Nur’un talebesi olduğumuzu; burada kariyerlerin değil talebeliğin esas olduğunu; kimsenin kimseden üstünlüğünün olmadığını; hep kardeş olduğumuzu;  kardeşlerin birbirinin kusuruna bakmaması gerektiğini; birbirimize karşı tahammüle de alışmamız icabettiğini; hoşgörünün, sabrın böyle zamanlar için olduğunu”  uzunca anlattı.

Bu arada herkes oturmuş ciddiyetle Sungur ağabeyi dinlemekte idi. Sungur ağabey o sıra üstat hazretlerinden şu hatırayı nakletti:

“Nahak yere bir kardeş bir kardeşe seksen sopa da vursa, bu hizmetin azim neticesi için ona da sabretmek lazımdır.” Bunun üzerine  birden hava değişti. Herkes sakinleşti. Güzel bir  şekilde meşverete devam edildi.

Ruhu şad olsun. Cenab-ı  Hak Cennet-ül Firdevs de mesut kılsın. Dünyada da emsallerini arttırsın. Amin.

Bu konu ile ilgili çok önemli bir mektubu, Uhuvvet Risalesinden beraber okuyalım:

            “ Kardeşlerimden rica ederim ki:

            Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.”(Nursi.B.S.Uhuvvet Risalesi,rnk neşriyat,s.48)

 

 

 

            Üstad Tesbihattaki  Duaları Tazarru, Yalvarış Şeklinde Okurdu

Bir yaz tatili okuma programında yine Kayseri Hacılar’dayız. Terasta ikindi namazı kıldık. Bir kardeşimiz tesbihattaki ismi azam dualarını makamlı bir şekilde okuyordu. Sungur ağabey yine araya girdi ve şöyle ikazda bulundu:

Kardeş, maşallah çok güzel okuyorsun. Fakat üstadımız tesbihatı böyle makamlı değil de tazarru, yalvarış yakarış şeklinde okurdu,”  dedi. Ve üstadın okuyuş tarzının nasıl olduğunu da okuyarak gösterdi. Kardeşimiz de söylenildiği gibi devam etti.

            Sungur Ağabeyin Tatlı Ve Şefkatli Tokadı

Yine Kayseri Hacılar’da olan bir hatıra: O yıllarda Kırşehir’de Eğitim Fakültesinde hoca idim. Yaz tatilinde her sene, okullar tatil olur olmaz bölgedeki muallimlerle, Sivas’ta bir hafta okuma programı yapıyorduk. Yine bir yaz okuma programı yaptık ve Sivas’tan bir gurup muallimle birlikte dönüyoruz. Kayseri’ye gelişimizde, hem ikindi namazı kılmak hem de orada program yapan kardeşlerimizi ziyaret etmek için Hacılara uğradık. Oradaki ağabeylerimiz, akşam Sungur ağabeylerin derse geleceklerini söylediler ve kalmamız için teklifte bulundular. Biz de aramızda meşveret ettik,  “bu fırsatı kaçırmayalım” dedik ve kaldık.

Akşam namazı kılındı. Bekir Mutlu ağabey benden bir namaz dersi okumamı istedi. Ben de:

Nereden ve kaç dakika olsun?” Diye sordum. Onlar da:

Ayet-el Kübra’dan, yirmi dakika olsun”, dediler. Bahçe içerisinde açık havada, yüksek sesle şevkle ders okuyorum.

Bu sırada Sungur ağabeyler bahçe kapısından girmiş, kalabalık bir grup geliyorlar. Sesleri duyuldu. Ama Sungur ağabey’in biraz kızgın olduğu anlaşılıyor. Ben bunu fark ettim. Çünkü sözlerinin arasında “Bu cemaat buraya senin için mi toplandı” gibi ifadeler de geçti. Onlar bahçedeki ders salonuna yaklaşınca ben dersi kestim. Bu arada Sungur ağabey geldi geldi bana güzel bir tokat aşk etti. Bu hikmeti bilinmez tokat, herkesi şaşkına döndürmüştü. Kimsede çıt yok. Herkes oturdu. Kısa bir sessizlikten sonra Sungur ağabey: “Çayı getirin, ders yapılmış” dedi. Yine kimsede çıt yok. Bu arada bana:

“Nereden okundu?” Diye sordu:

“Ayet-el Kübra’dan” dedim. Bunun üzerine hava yumuşamaya başlamıştı.

Önce Emirdağ lahikasından bir ders okuttu. Sonra barla lahikasından bir ders okuttu. Çok güzel unutamayacağımız dersler oldu. Zaten bütün dikkatler toplanmıştı. Kimsenin gaflete dalacak bir hali kalmamıştı. Daha sonra çay faslı başladı.

Bu arada beni teselli etmek için yanıma gelenler oluyordu. Ben, her hadisede kaderin bir hissesi bulunduğunu; başa gelen her şeyin bir hikmetinin olduğunu; ağabeyimizin de bir hikmete binaen bunu yapmış olacağını; hayatta her şeyden bir ders almak gerektiğini; bu gibi hadiselerin tatlı bir hatıra olarak kaldığını ve bunun da öyle olacağını; böyle bir tokat’ın da herkese nasip olmayacağını söyleyerek onları teselli ediyordum. Çünkü Sungur ağabeyin iltifatlarına da çok mazhar olmuştuk. Hem o hadisenin öncesinde, hem de sonrasında. Bunlardan bir kaçını zikredecek olursak:

Mesela, Sungur ağabeylerin köyüne  dershane açılışına gitmiştik. Köyün camisinde mezarlar vardı. Orada Sungur abi: “İdris sizin sülaleye ne derler? Diye sordu. Bu, bir anda beklemediğim bir soru idi. Ben de anamdan duyduğum bir şey aklıma geldi: “Ağabey, bir tarafımıza “dervişler” derlermiş, dedim. O da  “bize de, derviş gil” derler dedi. Onun o alakasından dolayı sevinmiştim. Bu gibi ağabeylerimizin bir bakışları bile insana iltifat olarak yetiyordu.

Mesela, Kırşehir’den Antalya’ya nakl-i mekan ederken de çok duasını almıştık. O zaman: “İşiniz iş kaşığınız gümüş, yazın yayla  kışın sahil.” Diyerek bize Antalya’yı hem sevdiriyor, hem de şevklendiriyordu. Çünkü bende tereddütler vardı. Gerçekten o dualar hürmetine, hizmette çok suhuletlere, inayetlere mazhar oluyoruz.

Yine, Cezayir’den yurt dışı meşveretinden dönüşümüzde de İstanbul’da akşam derste hatıralar anlattırdı. Sonra da Sabri kardeşe: “İdris kardeşi benim odaya yatağa yatır orada kalsın” diyerek iltifat etmişti. Anladığım kadarıyla  orası,  onun istediği zaman geçici kaldığı dinlenme odası idi.

Gerçekten üstadın yakın hizmetinde bulunan talebelerinden alınacak çok dersler vardı. Fakat insan, şahsım için söylüyorum, o fırsatları değerlendirmekte gaflet ediyor. Bu  ağabeylerimiz Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olmuşlar. Zaten üstadı gören, hele hele hususi hizmetinde bulunan ağabeylerimizde öyle bir kuvve-i kutsiye var ki, insan onların yanında gayr-i ihtiyari kendisine çeki düzen vermek ihtiyacı hissediyor.

Allah şefaatlerine nail etsin. Allah onları istihdam ettiği gibi, bizleri de son nefesimize kadar bu iman ve Kur’an davasında istihdam etsin. Allah bizleri hizmette onlara varis eylesin. Onları da Cennet-ül Firdevs’de  mesut eylesin. Amin.

            Mustafa Sungur Okuyacak Ben De Kabrimden Daha İhlaslı Bir Şekilde Dinleyeceğim

Doksanlı yıllarda, Erzurum’da Muhammedi’ye medresesinin açılışındayız. O gün için hem güzel, hem de geniş, ferah yapılmış bir medreseydi. Açılışta, misafirler içinde paşasından, rektöründen, valisinden, öğretim üyelerinden, muallimlerden, talebelerden, esnaflardan her sınıftan, her yaştan insan vardı. Salon hınca hınç dolu idi.

Bir ara Sungur ağabey ders okumaya başladı. Şevkle, büyüleyici yüksek sesiyle, O ders okuyor, cemaatte huşu içinde dikkat kesilmiş bir vaziyette dinlemekte iken birden, Bayram Yüksel ağabey el kaldırdı. Ve: “Bir dakika” dedi. Ve bu arada şu hatırayı anlattı:

            “Üstadımız bir gün dedi ki:  “Risale-i Nurun şaşalı bir dönemi gelecek. Mustafa Sungur okuyacak, ben de kabrimden daha ihlaslı bir şekilde dinleyeceğim. İşte ben şimdi o hali yaşadığımızı görüyorum,” dedi.

Gerçekten o içtimaların her biri, insan üzerinde ifadesi mümkün olmayan Cennet misali manevi bir feyiz, bir haz bırakıyordu. Cenab-ı Hak bizlere, Üstad’ın bu müjdelerini görmeyi nasip ettiği gibi, yeni nesillerin istifadesi için, Kur’an-ın bu asrın insanlarına taze bir dersi olan Risale-i Nurlar’ın okullarda okutulması ve  “Cemahir-i müttefika-i İslamiye” yani İslam cumhuriyetleri birliği ile ilgili müjdeleri de bizlere görmeyi nasip etsin, inşaallah. Amin.

            Üstadımız Tesbihata Çok Önem Verirdi

Kırşehir’de bölge meşvereti vardı. Meşverette Bayram ağabey ile Sungur ağabey de bulunuyorlardı. Meşveret bitti, ikindi namazı kılındı. Namazdan sonra Kayseri’den gelen ağabeylerimiz, tesbihatı yapmadan kalkınca, Sungur ağabey onları tesbihattan sonra kalkmaları için ikaz etti. Üstadın tesbihata çok önem verdiğini, tesbihatı yapmadan kaldırmadığını, şayet çok  büyük bir zaruret olursa otuz üçer defa çekilen “Sübhanellah”,Elhamdülillah”, “Allahüekber” tesbihlerini çektikten sonra kalan kısmını yolda yapmaya izin verdiğini söyledi.

Bu konuda Sungur ağabey’in kendisinden dinlediğim bir başka hatıra da şöyleydi. Cezayir’de yurt dışı meşveretindeyiz. Sungur ağabey altmışlı yıllardan itibaren hizmetle ilgili hatıraları özet olarak anlatıyordu. Mısırda kalan Abdulkerim kardeş de kayda alıyordu. Tamamını oradan tekrar dinlemek istedim ama nasip olmadı. Orada namaz tesbihatının ne kadar önemli olduğunu anlatan  şu hatırası  çok dikkatimi çekmişti:

Bir gün üstad, Sungur ağabeyden, Ankara’dan hizmetle ilgili  bir meselenin sorulup kendisine bilgi verilmesini ister. O da gider görüşür gelir. Üstad O’na, ” ne cevap getirdin?” Demesini beklerken, Üstad hiddetli bir şekilde: “Tesbihatı yaptın mı? Tesbihatı yaptın mı? Tesbihatı yap da gel” der. Gerçekten o, fazla gecikmemek için tesbihatı yapmadan gelmiş. Tesbihatı  yapmadan  onu dinlemez. İşte üstad, tesbihata bu kadar çok önem verirmiş.

Demek, meslek ve meşrebimizin bir evradı olan, velayeti kübraya bakan bu sünnetin, yani tesbihatın yapılmasına dünyevi hiçbir meselemiz mani teşkil etmemesi gerekiyor. İnsanın yaratılış gayesi olan ibadet, tesbihat dünyanın her meselesinden daha ileri olduğunu bu hatıralardan daha iyi anlıyoruz.

Burada yeri gelmişken tesbihatın önemi ile ilgili bir dersi üstadın kendisinden dinleyelim:

Bugünlerde iki ince mes’ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlara birer işaret ederiz:

            Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binaen dedim: Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti: Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki:

            Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor. Kalbi hüşyar bir zât, namazdan sonra “Sübhanallah Sübhanallah” deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müvacehesinde, yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle “Sübhanallah Sübhanallah” der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle ona ittibaen “Elhamdülillah Elhamdülillah” dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dairesinde yüz milyon müridlerin “Elhamdülillah Elhamdülillah”larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde “Elhamdülillah” ile iştirak eder ve hakeza… “Allahü Ekber Allahü Ekber” ve duadan sonra “Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah” otuzüç defa o tarîkat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup “Elfü elfi salatin ve elfü elfi selemin aleyke ya Rasülallah”

der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.” (Nursi,B.S.Kastamonu Lahikası,Envar neşriyat,s.103)

            Bir Hac Sevabı Kazandıran İki Rekat Namaz

Yine bir meşveret vesilesiyle Ankara Beştepe’de Bayram Apartmanındayız. Sabah namazını kıldık. Ders yapıldı. Güneş doğmuştu. Sungur ağabey; orada bulunan Şahin yılmaz hocamız, Abdurrahman hocamız gibi hocalarımıza : ” kerahet vaktinin ne zaman çıktığını” sordu. Onlar da her mezhebe göre farklı cevaplar verdiler. Bazı mezheplerde 25 dakikaya kadar güneşin doğuşundan sonra kerahet vaktinin çıktığını söylediler. Bu arada sözleri getirtti ve 24. Sözden 10. Asıldaki, bazı vakitte kılınan iki rekat namazın bir hac sevabı kazandırdığına dair yeri okuttuktan sonra üstat’tan naklen: “Üstadın sabah namazından sonra tesbihat ve ders yaparak kerahet vaktini çıkarıp ondan sonra kılınan iki rekat namazın bu sevabı kazandırabileceğini söylediğini”  ifade etti.  Bunun üzerine kalktık ikişer rekat işrak namazı kılarak üstad’ın işaret ettiği bu önemli sünneti yerine getimiş olduk.

Şimdi ilgili bahsi yerinden birlıkte okuyalım:

            “Onuncu Asıl: Ekser taife-i mahlukatta olduğu gibi ef’al ve a’mal-i beşeriyede bazı hârika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem bulunup heryerde bulunması mümkün. Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye-i mümkine suretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.

            Meselâ, “Kim iki rek’at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.” İşte iki rek’at namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rek’at namazda bu mana külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir.” ( Nursi,B.S.sözler,rnk neşriyat,s.376)

            Yemek Duası İle İlgili Bir Hatıra

Antalya Korkuteli ilçesinde ağabeyler okuma programındayız. Kahvaltıdan sonra benden dua yapmamı istediler. Ben dua yaparken sofranın baş ucunda bulunan Sungur ağabey  yüksek sesle bir şey söylüyordu. Sofra çok uzun olduğu için, ben ne dediğini duyamıyordum. Fakat, Şahin Yılmaz hocam ne dediğini anlamış olacak ki, Sungur abiye “okudu, okudu” diye cevap veriyordu. Ben merak ettim. Duadan sonra Sungur abinin yanına gidip sordum. Meğer, Hadis-i Şerifte belirtilen “Elhamdülilahillezi et amena vesekaane vecealena minel müslimin” duasını ilk başta okuyup okumadığımı soruyormuş. Üstadımız sofra duası olarak Peygamberimiz Efendimiz A.S.M. bir  hadisinde geçen bu duayı okuturmuş. İlaveten başka bir şey okumak isteyen bu duayı okuduktan sonra okusun, diye bunu hatırlatmak için araya girdiğini, söyledi.

            Cevşende Birinci Bab’dan  Elli Yedinci Bab’a Kadar Olan Yerin On Dokuz Defa Okunması

1989 da umre ziyaretinde iken, Kabede Sungur abi ile beraber olduk.
Benim cevşeni aldı. Delailinnur’daki salvatların hangi aktaplara ait olduğunu yanlarına osmanlıca olarak yazdı. Sonra cevşen bölümünde 1 den 57 ye kadar olan kısmın 19 defa okunmasının önemli olduğu ile ilgili bir işaret koydu. Bu konuda başka bir şey deyip demediğini hatılamıyorum.

            İkinizde Mi Geldiniz?

Sungur ağabey, hizmette çok ferasetli, çok müdakkik ve müdebbir bir insandı. Antalya’da kaldığım zaman, bir gün hizmette beraber olduğumuz Selim kardeşimizle birlikte uşak’da bir medrese açılışına gitmiştik. Bizi beraber görünce:

“İkinizde mi geldiniz?” Dedi. Yani, bu sözü ile bize hizmet mahallini boş bırakmamak gerektiği ile ilgili güzel bir ders verdi. Çünkü o zaman medresede kalan başka kimse yoktu.

            Üstad’ın Antalyadaki Hanım Talebelerine Yazdığı Gayr-İ Münteşir Mektup

Antalya’daki hanım talebelerine üstadın yazdığı gayri münteşir, yani neşrolunmamış bir mektup vardı. Sungur ağabey  o mektubu gittiği yerlerde dersten sonra zaman zaman okuturdu. İşte o mektubu bastırıp dağıtmamı söylemişti. Ben de o isteğini bir vasiyet gibi kabul ettim. Bastırıp görüştüklerime, okuyup okutmaları için veriyorum. Bu hatıralarla beraber onu da burada istifade niyetiyle koyuyorum.

Bismihi sübhanehu esselamü aleyküm verahmetullahi ve berakatühü,

    Aziz, Muhterem Hemşirelerimiz,

            Üstadımız Efendimiz Hazretleri buyuruyor ki; “Ben isterdim ki; kadınlardan da kahramanlar çıksınlar. Lillâhilhamd Antalya ve Elmalı ve havalisinde kadınlardan Nur kahramanları çıkmışlar. Kastamonu’da Lütfiye, Zehra, Ulviye, Necmiye ve Afyon’da Risale-i Nur’un kahramanı Asiye gibi Risale-i Nur’la meşgul olan kadınlara, bunlar da kardeş ve eş oldular. Ve her sabah manevi ne kazandım, ne okudum bütün kazançlarımı onlara da, Nur’un has şakirtleri içinde bağışlıyorum. Onlar da bana dua etsinler.

            Risale-i Nur’un dört esasından biri şefkattir. Kadınlar da şeffkat kahramanları oldukları için Nur’ları okumaya, yazmaya veya dinlemeye bütün ruh ve canlarıyla çalışıyorlar. Onlardan namazını kılan ve bilhassa ihtiyar kadınlar umumen kazancıma ve duama dahildir. Gençlerden de Risale-i Nur’la meşgul olanlara istikametlerine ve sebatlarına dua ediyorum.”

            Oradaki hemşirelerim Nur’larla meşguldürler. Onlar Risale-i Nur’u ne zaman okusalar veya dinleseler benimle görüşmüş gibi olurlar. Hem Nur’ları okuyan; kalbi, ruhu, aklı her türlü manevi gıdasını ondan alırlar.”Risale-i Nur’un okunduğu yerde biz manen hazır gibiyiz.” diye Üstadımız buyurdular ve bütün Antalya ve Elmalı ve civarı kardeşlerimize ve hemşirelerimize selam ediyorlar. Biz de sizlere çok hürmet ve selam ediyoruz. (1951)

            El-Baki Hüve’l-Baki   Üstadımızın Hizmetinde Bulunan Zübeyir, Sungur, Ziya

            Nurda şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve nurlara ciddi yapışıyorlar. Ben “kardeşlerim” dediğim zaman, hanım kardeşlerimi kardeşler içinde kastederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhataplarımdır.  (Emirdağ Lahikası-1 Envar Neşriyat S.179)

Allah gani gani rahmet eylesin ve emsallerini arttırsın.  Onun bulunduğu derslerde insan öyle bir feyiz alırdı ki, dersin bitmesini istemezdi. Bir günde aynı dersi üç dört vilayeti dolaşarak her yerde okumuş ve okutmuştu. Bu da o mârifetullah derslerinin ruhda, kalbde, akılda tam yerleşmesine vesile oluyordu.

Dönerli derslerin yerleşmesi için çok gayret etmişti. Yerleşinceye kadar, yanına aynı kitaptan çok sayıda alır öyle dolaşırdı.  O zaman  Kırşehir’de kalıyorduk. Kendileriyle latifeli bir pazarlık ederek, 120 kadar “Miftah-ül İman” satın alıp dönerli okumak için kitaplığa koymuştuk. O tarzların yerleşmesi için ısrarlı gayretlerinin hikmetlerini ve vazifeli olduklarını şimdi daha iyi anlıyoruz.

Namazın tadil-i erkan ile kılınmasına çok önem verirdi. Buna dikkat etmediğini bildiği birisi hoca da olsa, hafız da olsa ona imamlık yaptırmazdı. Hatta bir gün yine Kırşehir’de ikindi namazını camide kılmamız gerekiyordu. Bu konulara hassasiyet gösteren bir camiye gidelim, demişti, Cacabey camiinde hafız Nuri diye bir dostumuz vardı o hassasiyetine binaen namazı orada kıldık.

Sonuç olarak, diyebiliriz ki bu ağabeylerimiz üstadımıza tam bir ayine olmuşlar. Risale-i Nur’un düsturlarını yaşayarak göstermeyi prensip edinmişler. Onun için onlarla ilgili hatıralar makamı korunarak bilindiği zaman çok istifadeli oluyor. Yoksa onlara hatıra nevinden bir şey sorulduğu zaman alacağımız cevap tek cümledir : “Kardeşim, üstad Risalelerde her şeyi yazmış, okursan görürsün.”  Böylece nazarları, Kur’an ve Sünnet’in istikametli yolunu ders veren ve Kur’an eczahanesinden aldığı ilaçları bu asrın insanlarına şifa kaynağı olarak takdim eden Risale-i Nur külliyatına çevirirler. Allah (Celle Celelühü), bu en yüksek ilim olan İMAN HAZİNESİ’ni okumamızı, anlamamızı, okuduklarımızla amel etmemizi ve muhtaç olanlara ulaştırmamızı ihlaslı bir şekilde nasip etsin. İnşaallah. Amin, amin.

 

İdris Görmez

Alem-i İslamGenelİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiyeYazarlarımız
Bediüzzaman, Tevafuklu Kur’an ve Hattat Hamid-4
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur Talebeleri
Küba’dan Hüsnü Ağabey’e Mektup Var!
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve Hayat
Fransa’da İslamofobi Protesto Edildi