DEMOKRASİ YOLUNDA 7 OCAK 1946

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

En genel şekliyle demokrasi, “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” biçiminde tanımlanabilir. Şüphesiz en mükemmel yönetim tarzı değildir, fakat kusurları ile beraber insanlar tarafından bulunabilen en iyi yönetim tarzıdır denilebilir. Daha geniş bir tanımla, “bir ülkenin vatandaşlarının çoğunluğunun, devlet yönetimine doğrudan veya dolaylı olarak katıldığı yönetim şekli”ni ifade eder. Batı’da demokrasinin gelişimi uzun bir tarihi süreç içerisinde olmuştur. Bu tarihi süreçten geçerken, demokrasi belirli dönemlerde değişik nitelikler kazanmıştır. Bu nitelikden bazıları şunlardır: Milli Egemenlik, Seçme Seçilme Hakkı, Katılım, Özgürlük, Eşitlik, Çoğulculuk, Çoğunluk, Hoşgörü, Hukuk Devleti, Kuvvetler Ayrılığı.

Batı demokrasilerinin, hukuk devleti ve insan hakları açısından geçirmiş olduğu, feodal yapı, insanlık tarihinde unutulmayacak acı izler bırakmış engizisyon mahkemeleri ve kendileri açısından ortaçağ karanlığı dönemlerini özellikle bizim ülkemiz yaşamamıştır. Milletimiz kendine özgü sosyokültürel ve inanç yapısı ile toplumda en alttakiler ve en üsttekiler arasında aşırı bir gerginlik ve sınıf ayırımcılığı yaşamamıştır. Bir Fransız İhtilali’nin oluşmasını sağlayacak sosyal yapı zemini oluşmamıştır. Bu durum doğal olarak bizim ülkemizin demokrasi mücadelesi açısından batıdaki gelişmelerden farklı bir yapı göstermesine neden olmuştur.

Millet olarak bizim Batı tarzında demokrasi ve Anayasal sisteme geçiş mücadelemiz, bugünkü birçok batılı ülkeden öndedir. Bu durum düşünce boyutunda da inceleme ve tartışmalara sebep olmuştur. Kur’an-ı Kerimde “onların işleri, aralarında danışma iledir (Şura 42: 38” ve “… iş hakkında onlara danış (Âl-i İmran 3:159) ayetleri üzerinde bu konular tartışılarak parlamentonun olması gerektiği sonucuna varılmıştır. “Onlar” hakkında yapılan ilmi tartışmalar için Cemil Oktay hocamızın “Hum Zamirinin Serencamı” (1991, İstanbul: Bağlam Yayınları) isimli eserine bakılabilir.

Biz bu 210 yıllık süreç içerisinde özellikle Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra milletimizin demokrasiye sahip çıkmasında ayrı bir yeri olan Demokrat Parti’yi hatırlatmak istedik.

Demokrat Parti’nin kökenleri, 1902 yılında yapılan Jön Türkler kongresine kadar uzanır. Bu kongrede Jön Türkler, merkezi otoritenin güçlü olmasını savunanlar ile liberal bir yönetim biçimini savunanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı. Birinci grup Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. İkinci grup Prens Sabahattin çevresinde toplandı ve Osmanlı Ahrar Fırkasını oluşturdu.

İttihat ve Terakki anlayışı I. Dünya Savaşı ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM’de Birinci Grup ve sonradan Halk Fırkası’nı en sonunda da Cumhuriyet Halk Partisi’ni ortaya çıkardı. Demokratik sistem aksak da olsa 1925’e kadar devam etti. Çok partili hayatı ve basın hürriyetini yasaklayan CHP, harap ekonomiyi düzeltmek için Amerikan yardımı alabilmek uğruna 1945’te demokrasiye razı oldu.

İkinci Grup, Ahrar, Hürriyet ve İtilaf ile cumhuriyetin ilanı sonrası Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla partileşti. İşte 1946’da kurulan Demokrat Parti bu İkinci Gruptan nüvelenmiş ve sonunda doğmuştur.

7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Partinin kısa adı “DP”dir. Kurulduktan dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950’de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan, halkın manevi ve kültürel değerleri ile barışan, halka seçkinci bir yaklaşım ile tepeden bakmayan Türk siyasi partisidir. Milletin ruhunu anlayan ve onun desteğini arkasına alan DP, sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, demokratik yollardan olmayan 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960’ta kapatılmıştır.

Halkın dini ve kültürel değerlerinin yanında olan Adnan Menderes’in ilk icraatı, 1932 yılından beri Türkçe tercümesi okutulan, daha doğru bir ifadeyle aslı yasaklanan ezanı tekrar aslına uygun okutmak olmuştur. 14 Mayıs’ta iktidar olunca,16 Haziran’da Ezanın aslına uygun okunmasını sağladı. Milletten birisi olan ve halkın imanının kurtulması için ömür boyu çalışan Said Nursi, atılan bu adımı çok önemser. Tarihi bir karar olarak memnuniyetini belirtir ve yeni hamlelerin devamını ister. Bu konudaki kendi ifadeleri aşağıdadır:

“Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâmda çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım ve bunu yazdım”(Emirdağ Lahikası II: 163).

Bu mektupta görüleceği üzere, Said Nursi Ayasofya’nın ibadete açılmasını ve Risale-i Nur eserlerinin resmen yayınlanmasını talep etmektedir. Kendisini, dini siyasete alet ediyor, diye suçlayanlara karşı dinin siyasete alet edilemeyeceğini, bilakis siyasi imkânların din lehine kullanılması yoluyla siyasetin dine alet ve hizmetkâr edilebileceğini kesinlikle ifade etmiştir. Nur talebeleri de büyük bir çoğunlukla DP misyonun üzerine alan, halkın manevi ve kültürel değerlerine sahip çıkan partileri desteklemişler. Demokrasi ve seçimlere sahip çıkarak siyasilerden üstatlarının bu arzularını yerine getirmeleri talebinde bulunmuşlardır.

Risale-i Nurların serbest bırakılması ve matbaalarda basılması DP zamanında kısmen, ANAP zamanında tamamen gerçekleşmiştir. Risale-i Nurların Diyanet tarafından kısmen basımı, AK Parti tarafından gerçekleştirilmiştir. Risale-i Nur talebeleri bu durumdan dolayı, ülkemize ve İslam lehinde yapmış oldukları hizmetlerinden dolayı iktidara dualar etmektedirler. Daha önce Ayasofya’nın hünkar mahfili (şimdiki mescit olan yer) dönemin Kültür Bakanı Namık K. Zeybek’in isteği üzerine Vali Yardımcısı Dr. Remzi Gürsu imzasıyla açılmıştı. Milletimiz Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini de Kudüs konusunda İslâm ülkelerine liderlik eden Sayın Cumhurbaşkanımıza ve bu hükümete nasip olmasını temenni etmektedir.

Milletimiz demokrasi yolunda, 15 Temmuz 2016 günü dış güçlerle beraber içerdeki hainlerin darbe girişimini önlemiştir. Şehitlerimiz arasında 3 tane Risale-i Nur talebesi de bulunmaktadır. Bu durum milli tarihimiz açısından zoraki 1215 “Magna Charta Libertatum”a (Büyük Şart) benzetilmeye çalışılan, 1808 “Sened-i ttifakt”an çok daha önemlidir. Bu olay milletimizin demokrasiye, milli iradesine sahip çıktığını sırf içimizdeki hainlere değil, tüm İslâm âlemine ve insanlığa göstermiştir. Türkiye’de demokrasinin, emsali ülkelerden daha önce ve nispeten daha iyi tatbik ediliyor olmasının, 210 yıllık demokrasi geleneğine dayandığı inkâr edilemez.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?