Mekkenin Fethi, Hicri Yılbaşı ve Hicret Ruhu

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

Ülkemizde son yıllarda Mekke’nin fetih tarihi 10 gün önceye çekilerek Miladi 31 Aralık / 1 Ocak’ta kutlanmaya başlandı. Bu kutlamalar kimi zaman “alternatif yılbaşı kutlaması” adı altında yapılıyor. Oysa Mekke’nin fethi, tarihi kaynaklarda belirtilen Hicrî takvime göre 20 Ramazan 8’de (Hicretin 8. Yılı Ramazanın 20 sinde) gerçekleşmiştir. Bu Hicri tarih Milâdî takvime uyarlanınca 11 Ocak 630 tarihi elde edilir.

Miladi yılbaşına alternatif olması gibi iyi bir düşünceden yola çıkılarak yapıldığı düşünülebilir. Ama bazı mahzurları da akla gelmektedir. Bunlar:

1- Bu şekilde yaparak, gerçek Mekke’nin Fethi tarihi zihinlerden unutulabilir.

2- Müslüman yalan söylemez (fıkıh kitaplarında belirtilen birkaç istisna var). Müslüman en önemli vasfı “güvenilir” olmaktır. Böyle işin içerisine yalan demeyeyim de gerçek olmayan bir tarih girince Müslümanların kendine ve diğer dinlerden olanların Müslümanlara güveni sarsılır. Bu da İslami hizmetlerin önündeki en büyük engellerden biridir. Anadolu halk deyimi ile “ele verir talkını kendi yutar salkımı” böyle durumları ifade etmektedir.

3- Hıristiyanlara benzemeyelim diye yola çıkanlar, böylece o geceyi (31 Aralık / 1 Ocak) sosyal açıdan canlı ve dinç tutarak bir açıdan onlara benzemiş olmuyorlar mı? Allah’ın bizi ıslah etmesini istiyorsak, öncelikle biz, kendi cüz’î iradelerimizle kendimizi ıslaha çalışmalıyız. Böyle yaparsak ilahî yardım ve nusret inşallah gelecektir.

İslam’da mutlak anlamda kötü veya iyi, sabit bir zaman dilimi yoktur. Hicri sene, Miladi seneye göre her yıl 10-11 gün evvel, başlamaktadır. Hicri Kameri takvim her 33 senede tam bir devir yaparak senenin bütün günlerinde oruç tutulmaktadır. Senenin bütün günlerinde peygamberimizin mevlidi kutlanabilmektedir. Aynı şekilde Mekke’nin Fethi de kutlanabilmektedir. Bizler İslami hayatımızı, başkalarının değerlerine endeksli şekilde değil, kendi değerimiz olan İslam’ı, hayatımızın merkezine alarak yaşamamız gerekir. Eğer miladi takvime ve yılbaşı gecelerine göre kutlamaya devam edersek 33 yılda bir hiç kutlamamış konumuna düşeceğiz. Şimdi biraz da Mekke’nin Fethi’nin başlangıç kilometre taşı sayılabilecek “Hicret”ten bahsedelim.

Hicret; Bir yerden bir yere göç etmek, kendi memleketini bırakıp, başka memlekete taşınmak gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmesi de hicret kelimesinin çağrıştırdığı manalardandır. Hicret  kavramı Kur’ân’da sadece göç etmek değil Allah (cc)’a ortak koşmak ve putlara tapmak gibi davranışlardan kaçınmak (Müddessir 74: 5), bir kişinin yanından ayrılmak (Meryem 19: 46, Nisâ 4: 34) anlamında da kullanılmıştır. Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.) “Mücahit nefsi ile cihad eden, muhacir de günahlardan kaçandır” (Buhari, İman, 4; Rikak, 26; Ebu Davud, Cihad, 2.) buyurarak cihat ve hicret kelimelerinin ilk akla gelen manalarının dışında daha kapsamlı anlamlar içerdiğine dikkat çekmiştir.

İslâmiyet’in ilk ortaya çıktığında, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke’deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara su-i kastlar tertipliyorlardı. Mekkeli müşriklerin baskılarına dayanamayan Müslümanlar daha önce de iki kâfile halinde Habeşistan’a hicret etmişlerdir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (a.s.v.) Mekke’yi bırakıp Medinelilerin dâvetini kabul ederek Hz. Ebu Bekir (r.a) ile birlikte 622 senesinde hicrete mecbur oldu. Böylece hicret, istibdat ve baskıdan hürriyet ve adalete yönelmektir. Bu seneye hicret senesi denildi. Bu olay, Hz. Ömer (r.a) zamanında Hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. İslâm takvimlerinde “tarih” bu seneden başlar ve buna “hicret yılı” veya “hicrî yıl” denir.

Hicretin gayesi; mü’minlerin hürriyetlerini ve şereflerini koruyarak iman, ibadet, tebliğ görevlerinin hürriyet ve adalet ortamında yapmalarını sağlamaktır. Hicretin gayesini kısaca iki madde halinde belirtebiliriz: 1- Mekkeli müşriklerin Müslümanlara karşın baskılarını artırmaları ve İslâmiyet’in Mekke’de yaşanamaz duruma gelmesi. 2- İslamiyet’in Mekke’de yayılma alanının kalmaması ve Hz. Peygamberin İslâmiyet’i farklı yerlere yayma arzusuna Cenab-ı Allah tarafından izin verilmesi.

Hicretin sonuçlarını da kısaca şu şekilde belirtebiliriz: 1- Müslümanlar Mekkelilerin eziyet ve baskılarından kurtulmuştur. 2- Muhacirlerle Ensar kardeş edilmiştir. Böylelikle Müslümanlar aralarında toplumsal yardımlaşma artmıştır. 3- Müslümanların Medine’ye yerleşmeleri Mekkelilerin Şam ticaretini tehlikeye sokmuştur. 4- Medine’de İslâm devleti kurulmuştur. 5- Müslümanlarla Yahudiler aralarında ittifak kurulmuştur. Bu yurttaşlık antlaşması İslâm tarihinin ilk anayasasıdır. 6- İslâmiyet Medine’de çabucak yayılmış, kısa zamanda tüm Arap yarımadasına hitap etmiştir. 7- Müslümanlar büyük bir siyasal kuvvet haline gelmişlerdir. Böylece Hudeybiye Anlaşmasından sonra Mekke’nin Fethi için gerekli şartlar oluşmuştur. Allah (c.c.) Hz. Muhammed’e (s.a.v) her an öldürülmek durumunda iken hicret ettiği Mekke’ye, kan dökmeden girip ölü kalpleri diriltmeyi nasip etmiştir. İnsanlık tarihinde böyle bir olayın başka örneği yoktur.

Biraz da hicret ruhundan bahsedelim. Hicret bir harekettir, bir göçtür. Bu Allah’ın koymuş olduğu bir kanundur. “El bereketü fil hareke” yani, harekette bereket vardır.  Bu kanun maddi ve manevi anlamda kapsayıcıdır. Kumun içerisindeki bir atom bulunduğu yerden hicret ediyor, bitki oluyor, hayvan oluyor. Oradan da yolculuğa devam ediyor bal gibi meyveler, süt ve et oluyor. Orada da durmuyor, insan vücuduna hicret ediyor. Eğer insan o nimetlere şükreder, namazını kılarsa ve günahlardan kaçınırsa,  onunla beraber Cennete hicret etmiş oluyor.

Hicret, hareket, göç çok kapsayıcı bir hakikattir. Tâ ezelden ebede, âlem-i Vücupdan âlem-i imkâna, daire-i ilimden daire-i kudrete, tâ Cennet’ten Dünya’ya, tekrar Dünya’dan Cennetlere kadar olan değişimleri muhtevidir. Yolları ıstıraplı da olsa hicret güzeldir. Denizin altından veya üstünden, kuyunun dibinden, çölün ortasından da olsa hicret kârlıdır. İlk peygamber Hz. Âdem’in dünyaya hicretinden tutun bütün peygamberlerin bütün Allah dostu maneviyat büyüklerinin hayatlarında ve manevi terakkilerinde hicret yer alır. Zaten, hakiki lezzet ve neşeler; elem ve ıstırapların, meşakkat ve musibetlerin arkasındadır. Bediüzzamanın deyimi ile “zevâl-i elem lezzettir”, “rahat zahmette, zahmet rahatta”dır.

 

Hicret tarih sayfalarında kalmış, basit bir olay değildir. Seyyid-ül Enbiya’nın (s.a.v.) doğuşu ile kainatın şekli nasıl değişti ise, O’nun hicreti ile de âlemde kutsi bir hareket ve bereket başladı. Bu müstesna hareket ve feyz ile bütün kapılar O’na açıldı (www.mehmedkirkinci.com):

 

– Evet, O’nun hicreti meşakkat ve ızdıraplar içerisinde Allah’a giden yol.

– O’nun hicreti, kıraç arazilerden, dikenli gül bitkilerinden, humuslu ve bereketli topraklara intikal, gülistanlara geçiş…

– O’nun hicreti, istikbalde intişar edecek İslâm’ın kemâlat ve füyüzatını çekirdeği ve esası…

– O hicretin semeresi, müstakim insanların, sadıklar kervanının yürüyüşü…

– O hicretin esası, muhabbet-i İlâhiye için kavruluş, Allah uğrunda candan canandan geçiş…

– O hicretin gayesi, Rabbin rızasına iltica… Azim bir gaye için yürüyüş…

– Evet. O hicret, küfrün bel kemiğini kıran teşebbüs… Cerağ-ı hakikati yakan, aleme feyz ve nur saçan bir meş’ale…

 

Yrd.Doç.Dr. Ali KUYAKSİL

 

 

 

 

 

 

 


Etiketler: Kategori:

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?