Şefaat

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Yüce Allah, insanoğlunu yarattı. “Ahsen-i tekvim” diye ifade ettiği mükemmel bir kıvamda vücut sahasına getirdi. İnsanın her iki âlemde de saadetini murat etti. “Yapan bilir, öyle de bilen konuşur.” kaidesince onu dosdoğru yola davet etmek için peygamberlerle irşat etti. Onu vahye muhatap kıldı.

Rabbimiz, Âdemoğlunda saymaktan aciz kaldığımız zıtlıkları cem etmiştir. İnsan, kalbiyle iyiliklere meylederken, nefsiyle günah işlemeye yatkındır. Çünkü insan, ne melektir, ne de hayvan… Ona, bu iki özellik de verilmiştir.

Allah (c.c), icraatını sebepler tahtında yapıyor. Hikmeti böyle iktiza ediyor. İmtihan sırrı öyle gerektiriyor. Kimi insanlar sebeplere takılıp kalacak, sınavı kaybedecek. Elmayı ağaçtan, buğdayı topraktan bilecek. Hidayeti de bir rehbere, bir mürşide verecektir.

Bazısı da sebeplere, onların kıymeti nispetinde ehemmiyet verecek. Sebepler perdesini aralayıp Tevhide ulaşacaktır. Zira imtihana tâbi kılınışımız bunu iktiza ediyor.

Nefis, her zaman aşırılığı sever; uç noktalarda dolaşmaktan hoşlanır. Oysa hayır; orta olan, doğru olan yoldadır. Kavramları yorumlamada da bu aşırılıkları görmek mümkündür. İfrat ve tefritin serbest gezindiği yerlerden biri de ‘şefaat’ konusudur.

Bazıları türbelere, Allah dostlarına sınırsız bir sevgi gösterirler. Onların sanki günahları bağışlama, duaları kabul etme kudreti varmışçasına ölçüsüz bir saygı duyarlar.

Kimileri de bunun tam tersine evliyayı hiç hesaba katmaz, onların hizmetlerini önemsemez, kabir ziyaretlerini şirk sayar. Bu her iki anlayış da doğru değildir.

Şirk, Allah’a ortak koşmaktır. Affı mümkün olmayan bir küfürdür. Tevhid akidesine bütün bütün münafidir. Oysa Tevhid, yaratıcının ‘bir’ kabul edilmesidir. Nübüvvet müessesesinin esasıdır.

Bir de şirk-i hafi dediğimiz ‘gizli şirk’ vardır. Bu, Allah’ı bir kabul etmekle beraber, sebeplerde boğulup kalmaktır. O barikatı aşamamaktır. Bu hastalığı taşıyanların kalplerinin bir yerlerinde saklı âdeta bir ilâh vardır. İşte şefaat ile ilgili münakaşalar buradan çıksa gerek.

Sebeplere gereğinden fazla önem vermek ifratsa, onları tamamen yok farz etmek de tefrittir. Ortası ise dosdoğru bir yoldur, istikamettir.

Halk arasında sık sık duyarız: “Şu ilâç beni iyileştirdi.” Ya da “Filan hoca beni kurtardı.” Bununla gerçek şifa verenin Allah olduğunun inkârı kastedilmez. Gaflet halinde söylenen bu tarz sözler sahibini şirke düşürmez. Muzu, ağaçların eliyle gönderen Rabbimiz, manevî nimetleri de nebiler, veliler, âlimler vasıtasıyla ikram eder.

Kuran, Peygamberimizin (a.s.m) dilinden dökülmüştür. Fakat vahyin sahibi yüce Rabbimizdir. İlâhi kelâmı, peygamberlere isnat etmek, onların sözüdür demek küfürdür. Onlar, ancak tebliğin bize ulaşmasında en mükemmel elçilerdir.

Her mümin, hidayetin Allah’tan olduğunu bilir. Onun nazarında peygamberler, sadece birer vesiledirler. Eğer peygamberlerin hidayete kabiliyetleri olsaydı, Nuh (a.s) oğlunu, Peygamberimiz amcasını kurtuluşa erdirirdi…

Bir Müslüman nazarında en mühim mesele hidayettir. Hidayete kavuşan, bu nimetle vefat eden cennettedir. Lakin beşeriyet gereği günah işleriz.

Müslüman her yerde Allah’a yalvarır, ondan af diler. “Kullarım beni benden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara, 186)

Diğer bir ayette “Hakkın, kullarına şah damarından yakın” olduğu ifade edilir. (Kâf, 16)

Allah ile kul arasına girilmez.” derken bu mana anlaşılmalıdır. Yani ona yalvarmada, tövbede, hidayet talebinde Rabbimizle baş başa oluruz. Ancak dinimizi öğrenmede, ibadetlerin şeklini bilmede peygamberimize bakarız. Âlimlerin ilminden yararlanırız.

Hz. İsa gideli şu kadar zaman geçmiş. İlâhi gerçekler puslanmış, doğrular yanlışlar birbirine karışmış. Dinde olmayan gelenekler dinden kabul edilmeye başlanmış. Cenab-ı Hak istikameti göstermek için Kur’an’ı inzal buyurdu. Kitabı doğru algılamamız için de Resûlü Ekrem’i rehber tayin etti. Dolayısıyla Kur’an’ı doğru anlamakta Efendimize muhtacız.

Sonraki asırlarda da Ebu Hanifeler, Şâfiler, Gazaliler… insanları Kur’an-ı Hakim’in aydınlık yoluna davet etmişlerdir. Çünkü onlar, Kur’an’ı kendi asırlarına göre yorumlayacaklar, tefsir edecekler. Kur’an’ı batıl tevillerden uzak tutacaklardır. Hayatlarını Kur’an yolunda harcamış âlimlerin derslerini dinlemenin ne zararı olabilir…

Ku’ran’ı anlamak için sadece mükemmel bir dil bilgisi, Arapça’yı çok iyi bilmek yeterli değildir. Böyle olsaydı Arap soyundan gelenler, Arapça’yı bilenler âlim olurlar, müfessirlere ihtiyaç kalmazdı.

Bahsettiğimiz zevat, hak ve hakikati izah ederler. Ancak hidayet edemezler. Onlara hidayet isnat etmek elbette ki şirktir. Dinin tebliğinde, Tevhid hakikatinin bayraklaşmasında onların destansı gayretleri vardır. Hakkı gönüllere taşıma konusunda onlar birer vesiledirler. Hidayetin kaynağı değildirler. Hidayet eden, affeden, yegâne kudret Allah’tır.

Ancak vasıtaları, vesileleri yok da sayamayız. Hz. İbrahim’in eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymak, Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesini küfür kabul etmek mümkün mü? “Beni, kalemimin yontuları ile ısıttığınız suyla gasledin!” diyen, hayatını dini doğru anlama yolunda harcayan bir âlime saygılı olmak hata sayılabilir mi?

Şefaat konusuna takılanlar, bu gerçeğe karşı çıkanlar bazı ayetlere bakıyorlar. Ancak İslâm ulemasının çoğunluğunun bu ayetleri nasıl anladıklarına dikkat etmiyorlar.

Arap müşriklerinde yaygın bir anlayış vardı. İnsanın direk Allah’tan af dilemesi doğru olmazdı. Bu işte Kâbe’deki putları aracı kabul ediyorlardı. Şefaati reddeden ayetler bu batıl inanışı yıkmak içindi.

Yoksa onlar, Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler. De ki onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?) (Zümer, 43)

Kıyametin dehşetini anlatan ayetler vardır.

Öyle bir günden korkun ki o günde hiç kimse, hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçi kabul edilir, ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara, 48)

O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yetecek bir derdi vardır.” (Abese, 34-37)

Şefaat, Allah’ın izni ve onun razı olduğu kullar içindir. Şefaatin gerçek olduğunu aşağıda meallerini verdiğimiz ayetlerden anlamak mümkündür.

Kulun günahını ancak Allah affeder. Bunu, dilediği sevgili kullarının hatırı için yapmakla onları sevdiğini mahşer ehline gösterir. Emrine itaat edenleri de böylece onurlandırmış olur.

Peygamberimiz, Makam-ı Mahmud denilen yüce makamda Rabbine yalvaracak. Allah da ona şefaat hakkı verecektir.

Onun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez.” (Sebe, 23)

O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf halinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğru söyler.” (Nebe, 38) “Gökte nice melekler vardır ki Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaati hiçbir işe yaramaz.” (Necm, 26)

Onun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!” (Bakara, 255)

Meşhur bir hadis de vardır: Benim şefaatim ümmetimin büyük günah işleyen kısmınadır.” Bu nebevi beyan bir yanlış anlamayı da önlemiş oluyor. Mutezilenin “büyük günah işleyenlerin imanla küfür arasında kalacağı” inancına bir cevaptır.

Bu hadisin ikinci bir mesajı da şu olmalı: Şefaat izni verildikten sonra, diğer peygamberler, melekler, salih kullar, müminlerin günahlarının bağışlanması için Allah’tan af dileyecekler. Büyük günah işleyenler için de Allah katında en makbul kul olan peygamberimiz af talebinde bulunacaktır.

Bir Hadis-i Şerif de şöyledir: “Her peygamberin bir duası vardır. Ben ise duamı inşallah kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için kullanacağım.” (Buharî)

Bütün bu izahların konumuzu vuzuha kavuşturduğu zannındayım. Eğer şefaati kabul etmeme hali Tevhid hassasiyetinden, şirkin dehşetinden kaynaklanıyorsa… Anlatılan gerçekleri bir daha düşünmek gerekmez mi?

Onun (a.s.m) hatırasını yad etmek, ona saygılı olmak… Onu hatırlamamıza, davasına taraftar olmamıza sebep olur.

Onun bir nübüvvet tarafı var, bir de beşeriyet yanı… Ona sevgi ve saygımızı ifade ederken bunu düşünmeliyiz. Yüce Rabbimiz: “Allah yolunda (ona yaklaşmaya) vesileler arayın.” (Maide, 35) buyurur.

Hz. Ömer bir kuraklık mevsiminde Hz. Abbas’ın elinden tuttu, bir tepeye doğru yürüdü. Ve şöyle dua etti: “Allah’ım, o hayattayken biz, Resûlünün aziz varlığını vesile yapar isteyeceğimizi onun adına isterdik. Artık o aramızda değil. Bu gün huzuruna habibinin amcasıyla geldim. Şu el hürmetine bize yağmur ver.”

Hz. Ömer, şirkten bizim kadar mı korkardı! Hacerül Esved hakkında söyledikleri meşhurdur. Peygamberimiz, ona saygı gösterdiği için o da hürmet göstermiştir.

Yine Ömer’in (r.a) Akabe’deki ağacı kesmesini hatırlıyoruz. Akabeliler yeni Müslüman olmuşlardı. Onların gönüllerine Allah inancının tam olarak yerleşmesi için böyle yaptı.

Yüce Rabbimiz vardır, birdir. Peygamberleri, bu gerçeği tebliğ etmek için göndermiştir. Kitaplar bu hakikati anlatmak için inzal buyrulmuştur. İslâm, Tevhid dinidir. Tevhid inancının gönüllerimizde pırıl pırıl yaşanması lâzımdır. Onun şirk tozlarına bulanmaması gerektir.

Bu vesileyle diğer şefaatçileri de zikretmek yerinde olsa gerek:

Kur’an-ı Kerim’i okuyun. Çünkü Kur’an, onu okuyanlara kıyamet günü şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim)

Kim Kur’an’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabul ederse, Allah o kimseyi cennete koyar. Ayrıca ailesinden on kişiye şefaatçi kılınır.” (Tirmizî)

Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere fayda sağlar.” (Necm, 26)

Kıyamet günü üç grup şefaat edecektir: Peygamberler, âlimler ve şehitler.” (İbn Mâce)

Ümmetimden bazıları vardır ki büyük bir cemaate, bazıları vardır ki bir kabileye, bazıları vardır ki bir gruba, bazıları vardır ki tek bir kişiye şefaat eder ve cennete girmelerine vesile olur.” (Tirmizî)

Kur’an ve oruç, kıyamet gününde kullara şefaatçi olur. Oruç der ki: ‘Ey Rabbim! Ben onu gündüzleri yemeden içmeden ve şehvetten alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver.’

Kur’an der ki: ‘Ya Rabbim! Ben onu geceleri uyumaktan alıkoydum, bana şefaat hakkı ver.’ Böylece ikisi de şefaat eder.” (Ahmed b. Hanbel)

Henüz ergenlik çağına ulaşmamış üç çocuğu ölen her Müslüman’ı, Allah çocuklara olan merhameti sebebiyle cennetine koyar.” (Buharî, Müslim)

Bütün bu izahlardan sonra, gerçekleri bizlere ulaştıranların da hakkını teslim bir kadirbilirlik olsa gerek vesselâm…

 



Etiketler: ,
Kategoriler: Mahir Duman

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?