Ebced ve Tevafuk

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

EBCED VE TEVAFUK

Tevafuk, Kur’an harflerinde görülen uyum hâlidir.

Bu, ya harflerin sayı hesabına ya da harflerin dizilişine göre olur. Şöyle ki:

Ebced Hesabı: Her bir Kur’an harfinin bir sayı değeri vardır. Bu sayılarla bazı hesaplar yapılmaktadır. Bu hesaplarda birtakım uyumlar/tevafuklar görülmektedir. Bu hesaplarda görülen uyum/tevafuk, mana mutabakatıyla desteklenirse yani ibarenin manası da bu tevafukla paralellik gösterirse bir kıymet ifade eder, yoksa etmez. Bu tevafuk çeşidine “ebced hesabı” denir.

Nakşi Tevafuk: Yazılı metinlerde Kur’an harflerinin ve bu harflerle yazılan kelimelerin, ibarelerin ve cümlelerin sayfa üzerindeki dizilişinde bazen uyum/tevafuk görülür. Buna da “sayfa tevafuku/nakşi tevafuk” denebilir.

Bunların her ikisi de tevafuk olmasına rağmen günlük kullanışta birincisine “ebced”, ikincisine “tevafuk” denmektedir.

EBCED VE TEVAFUKU ANLAMAK İÇİN ÖNCE ŞU BİLİNMELİDİR:

Allah kâinatı bir kitap gibi yaratmıştır. Şöyle ki:

Bir kitapta nasıl ki harfler, kelimeler, ibareler ve cümleler vardır.. kâinatta da elektronlar, pozitronlar; atomlar, elementler; dokular, âzâlar vardır.  

Bu kâinat kitabının harfleri, elektronlar ve pozitronlardır; kelimeleri, atomlar ve elementlerdir; cümleleri ise dokular ve âzâlardır. Yani Cenabıhak elektronlarla pozitronları harf gibi kullanarak, atomlarla elementleri kelime gibi kullanarak ve dokularla âzâları ise cümle gibi kullanarak kâinat kitabını yazmıştır.

Kâinatta muazzam bir intizam vardır. Bu intizam, yukarıda saydığımız unsurların iki durumundan tezahür eder:

*Bunların her birinin kendi içinde görülen intizamı.

*Bunların birbirleriyle olan münasebetlerinde görülen intizam.  

Mesela, bir atom; içindeki elektronuyla, pozitronuyla, nötronuyla nasıl ki çok hassas bir düzen içinde çalışmaktadır.. öyle de o atom, diğer atomlarla ve dokularla da son derece hassas bir münasebet hâlinde hareket etmektedir.

İşte her bir şeyin kendi içindeki ince ölçüler ve başka şeylerle arasındaki hassas ve dengeli münasebetler sayesindedir ki kâinat, mikro ve makro planda muazzam ve girift bir manzumeler örgüsü olmuştur.

Kâinat kitabından Kur’an kitabına gelelim.

Kur’an da küçük bir kâinattır.

Nasıl ki kâinatta her elektron, yerleşmesi gereken en uygun yere yerleştirilmişse Kur’an’da da her harf, birçok hikmet gözetilerek en uygun yerde yerini almıştır.

Yani kâinatın içindeki unsurlarda (elektron, atom, âzâ vs.) görülen uyum ve düzen, aynen Kur’an’ın içindeki unsurlarda (harf, kelime, cümle, sayfa) da mevcuttur.

Onda tesadüf olmadığı gibi, bunda da tesadüf yoktur. Zira onu yapan kim ise bunu yapan da odur. Onu yapabilmişse bunu da yapabilir ve yapmıştır.

Kâinat kitabının sayfalarında elektronları en hassas bir ölçüyle çekirdeğin etrafına irade ve kudret sıfatıyla yerleştirdiği gibi kelam sıfatıyla da Kur’an kitabının sayfalarında harfleri bir mananın etrafına aynı hassasiyetle yerleştirmiştir.

Acip bir benzerlik:

Atomdaki bir elektron, çekirdek etrafında dönerek bir yapının parçası hâlinde o yapının teşkiline hizmet eder. Bunun yanında bazen başka atomlarla çeşitli bağlar kurarak yeni bir yapılanmada da vazife alır.

Aynen öyle de Kur’an’daki bir harf, bulunduğu kelimede bir çekirdek mana etrafında o mananın ortaya çıkmasına hizmet ettiği gibi başka kelimelerle ebced bağı veya nakşi bağ kurarak ana manayı zenginleştirecek ve letafetlendirecek yeni mana açılımlarında da vazife üstlenir.

İşte, hem kâinatın unsurlarında ve hem de Kur’an-ı Kerim’in unsurlarında görülen bu iradi ve kasdi uyumun adı “tevafuk”tur. Nasıl ki fizik ve kimya ilmiyle ilgilenenler, kâinattaki tevafukata muttali oluyorlar.. ilm-i huruf ile ilgilenenler de Kur’an’daki tevafukatı görüyorlar.

Kâinatta ve Kur’an’da görülen tevafukların her ikisi de insanı hayrete düşüren harikalardır ki imana kuvvet verirler. Kur’an’daki tevafuklar dolaylı bir surette Kur’an’ın i’cazı sayılır veya o i’cazın kerameti hükmündedir.

Şunu da hatırlayalım ki Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim, beşer kelamı gibi dar kalıplar içinde sıkışmamıştır. Her yönüyle mucizedir. Şöyle ki:

*Bütün zamanlara bakar.

*Manasıyla ve harflerinin tanzimiyle harika bir yapıdadır.

*Hususi beyanları içinde umumi manaları ve umumi manaları içinde hususi işaretleri vardır.

*Sarih manalar yanında işari manalara da sahiptir.

İşte, bütün bunlar, ancak her şeyi bilen ve tedbir eden Allah’ın kelamında bulunabilir ve o kelam mucize olur.

Dikkat edilmesi gereken bir incelik:

Kur’an harflerindeki tevafukat, birinci derecede manaya müteveccihtir. Yani harflerin dizimi ve yerleşimiyle teşkil olunan lafız, bir manaya tekabül ve tevafuk eder. Başka bir ifadeyle Kur’an’ın lafızlarından bazı manalar çıkarırız. İşte, asıl tevafuk,  bu mana tevafukudur ve asıl mucize de budur. Buna “mucize-i maneviye (mana mucizesi)” denir. Yani manası harika olup taklidini ins ve cin yapamaz.

Fakat ikinci derecede -mana tevafuku kadar sağlam olmasa da- ebced tevafuku ve sayfa tevafuku da vardır. Manası nasıl iradi ve kasdi ise bu tevafuklar da tesadüfi değil, iradi ve kasdidirler. Bu ebced ve sayfa tevafuklarının pek çok örnekleri, sözü hüccet olan makbul zatlardan bize ulaşmıştır.

Hem nasıl ki lafızdan doğru manaları çıkarmakta herkes aynı muvaffakiyeti gösteremiyor..  huruftaki tevafukları bulmakta da herkes bir olamıyor. Her ikisinde de yalnız ilim yetmiyor, feraset de gerekiyor. Bu feraset sayesinde hem manalar hem tevafuklar murad-ı İlahi’ye muvafık olarak ortaya konabilir. Feraset olmazsa Allah’ın murat etmediği isabetsiz tespitler insanı yanıltabilir.

BEDİÜZZAMAN NE DİYOR?

“Kur’an ise sair kelamlar gibi kışırlı, kemikli.. ve şuuru hususi ve cüz’i değildir. Belki Kur’an, umum işâratıyla ve eczâsıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır. Fuzuli, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır.”(1)

“(…) hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise her cihetle ayn-ı şuur ve nefs-i ilim ve mahz-ı irade.. ve tesadüfî hâlleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur’an’ın…”(2)

Ve devamında:

“Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur.”

Bu ifadelerden anladıklarımız:

  1. Kur’an İlahî şuur, İlahî ilim ve İlahî iradeden geldiği için onun içinde tesadüfi ve lüzumsuz şeyler yoktur. Öyleyse Kur’an’ın harflerinde de tesadüf yoktur, şuuri bir tanzim vardır.
  2. Ebced hesabı, makbul bir usuldür.

Peki, ebced hesabındaki tevafuklar ne derece delil sayılıp kalbe kanaat verebilir ve hangi hâlde bir kıymet ifade eder, diye akla gelebilir.

El-cevap:

“Malumdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise ‘delalet’ denilmez; fakat hafi bir İMA olur. Eğer iki cihet ile aynı meseleye tevafuk gelse imadan REMİZ derecesine çıkar. Eğer iki üç cihetle aynı meseleye gelse İŞARET olur. Eğer maâni-i elfaz, işârât-ı harfiyeye münasip gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvâli o manaya mutabık ve muvafık olsa o işaret o vakit DELALET derecesine çıkar. Eğer altı yedi vecihle tevafukla beraber mana-yı kelimat, işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hâle de mutabık olsa o delalet o vakit SARÂHAT derecesine çıkar.”(3)

“Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise; bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakati bulunsa o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelamdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususî bir surette dâhil olduğuna ya REMİZ ya İŞARET ya DELALET hükmünde onu gösterir.”(4)

Bu ifadelerden de şunları anlıyoruz:

  1. Ebceddeki tevafuklar, “ima”dan başlayıp gittikçe kuvvetlenerek “sarâhat” derecesine kadar çıkabilirler.
  2. Tevafuklar ibarenin manasıyla da uyum içinde olmalıdır. Yani tevafuk mana ile paralellik arz etmezse fazla kıymeti olmaz. Fakat mana ve mukteza-yı hâl mutabakatı varsa ve tevafukun işaret ettiği insanın hâli de o tevafuku destekliyorsa artık o, mühim bir delil olur.

ABDULLAH SAİDOĞLU 

———————————————-

(1) Şuâlar, Birinci Şuâ, s.580.

(2) Şuâlar, Birinci Şuâ, s.606.

(3) Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a, s.157.

(4) Şuâlar, Birinci Şuâ, s.580.   


Etiketler:
Kategoriler: Abdullah Saidoğlu Yazarlarımız

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?