Kurtuluş Projemiz; Kur’an Projesidir…!

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Evet, sevgili izleyiciler.

Dünkü sohbetimizdeki geçen konular, kelimesi kelimesine milli ve İslami değerlerimizin ruh cevheri paralelindeki gerçeklerdi..

Tarihi tespitlerimizdir.

Bu ülke İslam’dan uzaklaştığı müddetçe, hiçbir zaman benliğini koruyamamıştır.

Ki tarih buna şahittir.

Yüzyıl önce bu ülkenin ecdatları durumunda olan tarihi bir Osmanlı imparatorluğunun yıkılışının ana sebeplerini, zaman zaman bu köşede sizinle paylaşıyoruz.

Bu gerçekleri hiçbir zaman, hiç kimse inkâr edemez.

Zira tarihi gerçeklerdir.

Zaten mevcut İslam dünyası ne durumda olduğunu “kendi eliyle kendini ele” veriyor.

Keza Türkiye’miz de aynı.

Yani özetlemek gerekirse, Osmanlı İslam hilafetinin yıkılışından sonra ne yazık ki bu ülke bir türlü kendini toparlayamadı….

Avrupa’nın Osmanlı Hilafetinin son dönemine “Hasta adam” demelerinin sebebi de budur.

Bugün arkalarında durduğu rejim, cumhuriyet rejimidir.

Ama ne yazık ki ülke kan ağlıyor, nerdeyse coğrafyamız sefilleri oynuyor.

Devletin hangi kurum ve kuruluşuna giderseniz gidin, sonbaharın sararmış ağaç yaprakları gibi kendi kendine dökülüyor.

Zira hak yok, hukuk yok, ilke yok, inanç yok, yok da yok!!!

Neyi isterseniz sayabiliriz.

Bu nedenledir ki elin gavuru dün bize “Hasta adam” diyordu.

İşte bu “Hasta adam”ın manası Osmanlı İslam Hilafetinin yıkılışından sonra yetim kalan çocuklar erken hastalanıyor veyahut bazıları da ölüyor.

Bundandır ki Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleri kullanıyor;

“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi İttiba-ı Kur’andır.”

Gerçekten Kur’ansız bir yaşam şansı biraz zor görünüyor.

Üstat Bediüzzaman “Muhakemat” isimli eserinde Tedenni-i milletin gerilemesinden ciğeri yanmış gibi feryat figan ederek şöyle diyor;

“Ah ah ah va-esefa!

Der ki: İslamiyet’in mağz-u lübbünü terk ederek kaşrına (kabuğuna) ve zahiri halinin üzerinde durduk, baktık, sadece bakmakla yetindik, mana değerini arıştıramadık ve aldandık.

Ve su-i fehm ve su-i edep ile (kötü anlayış ile İslam’a karşı kötü algılama ile) edebimizi muhafaza edemedik.

İslamiyet’in hakkını ve hürmetini bir türlü ifa edemedik.

Ta o da artık bizden nefret ederek hayal ve vehm bulutlarıyla serpilip tesettür eyledi, kendini herkese gösteremedi.

Hem de hakkı var.

Zira biz İsrailiyatı usulüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı da hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik, o da bizden küstü.

Ceza olarak bizi dünyada tehdit için zillet ve sefalet içinde bizi bıraktı, bizi kurtaracak onun merhametidir.

Ama ne zaman bize yetişir onu bilemiyoruz?

Öyle ise ey ihvan-ı müslimin (Müslüman kardeşlerim)!

Ona tarziye vereceksiniz, el birliğiyle dest-i sadakati uzatacağız ve biat edeceğiz.

Onun kopmaz ipine yeniden sarılacağız.”

Ve devamla o büyük Üstat şöyle diyor;

“Hem de bilaperva olarak ilan ediyorum ki;

Beni geçmiş asrın fikirlerine karşı mübarezeye heyecan ve şecaatine getiren ve yüzler senelerden beri seykul cevş orduları sevketmekle kuvvet bulan hayal ve vehmlerin müdahalesine, beni gayrete getiren itikadım ve yakinimdir ki hak, neşv u nema bulacaktır.

Eğer çendan toprakta gizlense kendini açığa vermezse de yine savunma içindedir ve etraftan mültezimleri olacaklardır.

Eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar bile.”

Bundandır ki Üstat Bediüzzaman Hazretleri, şiddetle bu nokta üzerinde durmaktadır…

O dönemden sonra günümüze dek uzaya gelen bir sistem bozukluğu, bize çok tarihi faturalar kestirmiştir, bedeller ödettirmiştir ve hala da ödemeye devam ediyor.

 

 

* * *

 

İnanın, sevgili izleyiciler.

Devletimizin önemli bazı bakanlıklara bağlı bazı kurum ve kuruluşların bünyesinde dönen dolaplar akla ziyan bir durum…

Ama bugüne özgü değil…

Bundan yüzyıl öncesine dayanmaktadır..

O günden bugüne, bu oyunlar, bu tezgâhlar ne yazık ki devletimizin bünyesindeki bir çok kurum ve kuruluşta varlık göstermektedir.

Bir türlü kendilerini “bu rezil ve sinsice” oyun ve  pisliklerden kurtaramıyorlar.

İşte bu ülkeyi, bu perişan halimizden; “Devenin, benim her tarafım eğridir” demesi gibi, bundan kurtulmamız gerekir.

Zaten Cumhurbaşkanımız da bunu diyor;

“Bu sistem değişmezse, bu ülke yönetilemez…”

Hiç kuşkusuz ki bu tespitlerine katılmamak için gafil, duygusuz insan olmak gerekir.

Cumhurbaşkanımızın bu tespitlerine inanıyor ve uyuyoruz.

Ve 16 Nisan’da her ne pahasına mal olursa olsun, “EVET” çekerek birlik ve beraberliğimizi yeniden korumaya, muhafaza etmeye çalışmalıyız..

 

 

* * *

 

Evet, sevgili dostlar.

Devletin önemli kurum ve kuruluşları dedik ya.

İşte yıllardan beri Ergenekon denilen namahrem anlayış…

Türk Silahlı Kuvvetlerimizin bünyesine yerleşmiş ve bu ülkede darbe üstüne darbeler yapmış bir zihniyetin ürünü…

Hem de manasız bir ideoloji uğruna.

Yani laiklik ve Kemalizm anlayışı, tabulaştırılmış bir putçuluk fikriyatı….

Adalet mekanizmasını çalıştıran, yöneten Adalet Bakanlığı’nın bünyesine gitin, bir yargılama şekli var, bir esas var evlere şenlik.

Ama ne yazık ki her şey kılıfına uydurularak, bugün halkın karşısına çıkanlar var.

 

 

***

 

Hele ki, meşhur iş kanununu irdeleyen iş mahkemelerindeki davalar her gün biraz daha gittikçe çoğalıyor, artıyor…

Ama bir türlü tükenmiyor.

Neden?

Zira 1965’te Kılıçdaroğlu’nun Genel Müdürü olduğu bir SGK kurumunun ne kadar önünü tıkamış olduğu ve ne kadar çelişkilerle dopdolu bir cevher içerdiği, ortadadır…

Ama ne yazık ki iş mahkemeleri tarafından ilgili iş doğrultusunda işvereni adeta işçiye kul köle etmekten başka işlev, söz konusu değildir..

Bakıyorsun ki adam tembel, aciz, beceriksiz olduğu halde, hasbelkader bir yere “işe” giriyor…

Sözde “iş” yapmaya çalışıyor.

Sonradan, birkaç sene geçtikten sonra vay benim emekliliğim, vay tazminat, vay bilmem mesai vs. vs. gibi “sorgulamayla” İşverenin karşısına çıkıyor…

Mahkeme, dava, yargı….

Adeta büyük bir despotik olay gibi

Memleketin başına bela edilmiş durumda.

Daha neler neler?

 

***

 

 

Hep ifade ediyoruz…

İslam’ın yüzü suyu hürmetine ayakta duran bu millet, kesinlikle Kur’anın himayesi altındadır.

Onun için diyoruz ki “en gür seda İslam’ın olacaktır.?”

Ne kadar kötü, Bolşevik bir anlayış da olsa havadır ve geçerli değildir.

Zira Allah hükmünü tamamlayacaktır.

Ama bize düşen de ter-u taze yepyeni bir gençlik beynini sulandırmaya çalışanlara engel olmaktır.

Bundandır ki Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkemesi heyetine karşı şöyle diyor;

“İslam, hem nurdur, hem kuvvettir.

Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.”

Yine Bediüzzaman, işaret ederek şöyle diyor;

“Bir tek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz.

Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor.

Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor.

Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum.

Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum.

Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum.

Bütün faaliyetim budur.

Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun.

Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir.

Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.”

En derin saygı ve sevgilerimle…

 

 

Bu makale diyarbakirsoz.com sitesinden alınmıştır.



Etiketler:
Kategoriler: M.Ali Altındağ

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?