SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Ali Ulvi Kurucu: O gencin mektubu gönlümü yaktı

Ali Ulvi Kurucu: O gencin mektubu gönlümü yaktı
18 Eylül 2015 - 7:54

Nurdanhaber-Ömer Özcan

ATIF URAL

Atıf Ural 1933 Kars doğumludur… 1966 senesinde 33 yaşında iken vefat etmiştir…

Merhum Atıf Ural, Hz. Üstad’ın talimatıyla, Risale-i Nur eserlerinin, 1956 senesinden itibaren, matbaalarda yeni harflerle Ankara’da ilk defa basımını yapan ağabeyimizdir… 33 senelik kısa ömrüne çok büyük, çok şerefli tarihi hizmetleri sığdıran efsanevî bir kahramandır o… Hatıraların tamamı okunup bitirilince bunun asla mübalağa olmadığı görülecektir…

Lise’yi Erzincan’da bitirip, 1952 yılında Ankara Hukuk Fakültesine kaydolan Atıf Ural, normal sürede tamamlayabileceği okulu -hizmet-i imaniye için- 6 sene daha uzatarak 10 senede bitirmiştir. Sonradan profesör olan -Tarihçe-i Hayat’ta Üstatla beraber aynı karede fotoğrafı bulunan- rahmetli Günay Tümer’in hemşiresiyle 1959 senesinde evlenmiş ve Betül ve Binnur isimli iki kızları olmuştur. Hukuk Fakültesini bitirince savcı olarak Sason, Nusaybin ve Bozkurt’ta görev yapmıştır. 1966 senesinde Bozkurt’ta vazifeli iken, Ankara’da bulunan ağabeyi Kemal Ural’ı ziyareti sırasında rahatsızlanır, Ankara Ün. Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılır ve burada yatmakta iken 18 Eylül Pazar günü aniden vefat eder. Vefat ettiğinde 33 yaşındadır…

Atıf Ural’ı, en başta kendisine Risale-i Nur’u tanıtan ağabeyi Kemal Ural’a sordum. Kemal Ural ağabey bizi evinde kabul etti. Gözyaşları içinde hatıralarını anlattı, sorularımızı cevaplandırdı. Bize kardeşinin hiç görmediğimiz fotoğraflarını verdi. İlk tab edilen iki ciltlik Sözler kitabını gösterdi. Ayrıca başka belgeler, dokümanlar da aldık Kemal ağabeyden. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Üstad’la ilgili kendi hatıraları bu kitapta Kemal Ural adıyla ayrıca yayınlanmıştır.Lise’yi Erzincan’da bitirip, 1952 yılında Ankara Hukuk Fakültesine kaydolan Atıf Ural, normal sürede tamamlayabileceği okulu -hizmet-i imaniye için- 6 sene daha uzatarak 10 senede bitirmiştir. Sonradan profesör olan -Tarihçe-i Hayat’ta Üstatla beraber aynı karede fotoğrafı bulunan- rahmetli Günay Tümer’in hemşiresiyle 1959 senesinde evlenmiş ve Betül ve Binnur isimli iki kızları olmuştur. Hukuk Fakültesini bitirince savcı olarak Sason, Nusaybin ve Bozkurt’ta görev yapmıştır. 1966 senesinde Bozkurt’ta vazifeli iken, Ankara’da bulunan ağabeyi Kemal Ural’ı ziyareti sırasında rahatsızlanır, Ankara Ün. Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılır ve burada yatmakta iken 18 Eylül Pazar günü aniden vefat eder. Vefat ettiğinde 33 yaşındadır…

Rahmetli Atıf Ural ağabey için araştırmalarımız devam etti. Bu meçhul kahramanı bütün yönleriyle keşfetme azminden yola çıkarak, onu yakından tanıdıklarını bildiğim Said Özdemir, Nusred Kocabay hocaefendi ve Hasan Okur gibi ağabeylere de sordum. Bunların yanında, Kemal Ural ağabeyin yardımıyla, şimdiye kadar Atıf Ural hakkında basın-yayında çıkmış olan yazı ve makaleleri taradık. Allah’a şükürler olsun ki bolca doküman elde ettik. Atıf Ural’ın teklifiyle Tarihçe-i Hayat’ın Önsöz’ünü yazan Ali Ulvi Kurucu, Av. Gültekin Sarıgül, Mehmed Kırkıncı, Dursun Gürlek, M. Şevket Eygi ve Sezai Karakoç’a aid hatırat ve makaleler bulduk, masamızdaki çalışma materyalimiz zenginleşti. Hemen şunu belirteyim; saydığım isimler ittifakla onun eşsiz fedakârlığını, feragatını, tevazuunu, kabiliyetini, hizmetlerini anlatıyorlar…

Nusred Kocabay ‘onun gibi bir insan görmedim ben’; Ali Ulvi Kurucu ‘O arslan genç’; Av. Gültekin Sarıgül ‘Ona hayrandım’; Hasan Okur ‘Atıf hakikaten bir cevherdi’; Mehmed Kırkıncı ‘Arkasında namaza durduğumda dünyalar benim oluyordu’; Said Özdemir ‘Çok fedakâr, çok şevkliydi’; Dursun Gürlek ‘Meçhul Kahraman’; Mehmet Şevket Eygi ‘Muhlis ve fedakâr’; Sezai Karakoç ‘İpekten yumuşaktı’ diyor Atıf Ural için.  Mübalağa yok, ittifak var, onlar söyledi biz yazdık…

Araştırmalarımı bitirdikten sonra Atıf Ural’ın Ankara Cebeci’deki kabrini ziyaret ettim. Gözyaşları içinde dualar ettik… Allah, O’nun gibi ağabeylerimizin cümlesinin kabirlerini nur eylesin… Âmin…

 

KEMAL URAL ANLATIYOR

Bize Kardeşiniz ve Nur Talebesi Atıf Ural’ı tanıtır mısınız?

-Atıf, 1933 Kars doğumludur, yani benden altı yaş küçüktür. Babam Ali Baha Ural’ın mesleği hâkimlikti… Rizeli olan babam, Erzincan’da hâkimlik yaparken annemle evlenir… Bir ara babamın tayini Kars’a çıkar ve Atıf orada dünyaya gelir. Memuriyetini tamamladıktan ve emekli olduktan sonra tekrar Erzincan’a dönen babam kısa bir müddet sonra vefat eder… Atıf lise eğitimini Erzincan’da tamamlar ve 1952’de Ankara Hukuk Fakültesine yazılır.

Atıf Kars’ta 9 aylıkken sağ kaburga tarafı cerahat topluyor. Doktor diyor ki, ‘ameliyat yaparsak yüzde bir kurtulma ümidi var, yapılmazsa ölecek…’ Ameliyata annem razı olmuyor, babam yapılsın diyor… Ameliyat yapılıyor, cerahat alınıyor ve Atıf kurtuluyor… Bence Atıf’ın manevi kader çizgisi bu olayla başlıyor. Onun kurtuluşundaki hikmet, kısa sürecek hayatıyla ileride yapacağı hizmetti…

Risale-i Nur’u Atıf’a kader benimle tanıttı. Ben Ankara’da Ziraat Fakültesinde okurken, o da Erzincan’da lisede okuyordu. Evde annem, anneannem ve Atıftan iki yaş küçük kız kardeşim vardı.  Atıf’a Küçük Sözler’i o sırada gönderdim.

Karlı bir kış günü,  annem ve kız kardeşim ayrı ayrı odalarda uykuya dalmaktayken, gecenin derinliği içinden gelen bir ses duyuyorlar. Bu ses,

“Atııııııııııııııııııf!” “Atııııııııııııııııııf!” “Atııııııııııııııııııf!” diye defalarca tekrarlıyor.

Ürperti içinde iyice yorgana sarınıp uyuyorlar ve sabah olunca da bunu anlatıyorlar birbirlerine. Ve Atıf  “Niçin söylemediniz bana? Söyleseydiniz o sese doğru giderdim!” diyor. Atıf’ı, demek ki gerçekten hizmete çağırıyordu bir ses.

Sanırım Atıf’ın manevi hayatında bu da bir işaret, bir dönüm noktasıydı.

Bu dönemde Atıf’la ilgili anneannemin gördüğü iki rüyayı istersen anlatayım: Birincisi, Atıf süt içiyor, fakat içtikçe eksilmiyor, süt devamlı doluyordu. İkinci rüyada ise Atıf ve anneannem birlikte giderken karşılarına göl ya da deniz, bir su çıkıyor; Atıf bir post atıyor suya, üstüne atlayıp karşı tarafa geçiyor, büyük annem ise kıyıda kalıyor.

Aslında yazıldığı fakülte Hukuk değil, Risale-i Nur Medresesi idi

Atıf liseyi bitirince Ankara’ya gitti ve Hukuk Fakültesine yazıldı. Yıl 1952. Aslında yazıldığı fakülte hukuk değil, Risale-i Nur Medresesi idi. Hayatını oraya adamıştı; Önce Fakültenin karşısında Seyhan Hamamı üstünde küçük dar bir odacıkta kalmıştı. Burada tahtakurularını öldürmeyip pencereden aşağı atıyordu. Ve yıllarca sonra ‘1958’  buna benzer bir olay; Subayevleri semtindeki evinde bir karasineği öldürdü diye üç gün konuşmamıştı kız kardeşiyle.

Sonradan Ulucanlar, Nizip Apt, Artukoğlu ve en son olarak da Ulusta Murat Lokantası üstü onun mekânı oldu… Atıf altı sene uzatarak Hukuk’tan mezun oldu. “İmtihana gireceğim zaman kitaptan bir yer açar, oraya çalışır ve o soru gelirdi bana” diye anlatmıştı sonradan bize…

Onun ilk tanıdığı ağabeyi Ziya Nur idi, onunla ilk olarak Ziya Nur ilgilenmiştir. Aynı okulda Ankara Hukuk Fakültesinde beraber okuyorlardı. Ziya Nur’un Üstad’ın Tarihçe-i Hayat kitabında adı geçer, orada mektubu vardır.[1]

Atıf bir süre sonra medresede kalmaya ve abi diye anılmaya başlandı… Atıf’ta meydana gelen değişikliğin bendeki tesiri çok büyüktür. Atıf’taki bu değişim benim Risale-i Nur’un hakikatini kavramamda en büyük etken oldu.

Biliyorsunuz 1956’da yeni harflerle Risale-i Nur’un Sözler’den başlayarak matbaada basılma işi, Üstad’ın isteğiyle Atıf’la başlamıştı. Sözler, imkânsızlıklar nedeniyle iki cilt olarak basılmıştı. Nadide bir hatıra ve manevi bir servet olarak hâlâ saklıyorum onu…

Bir gün görev yaptığım Samsun Vezirköprü’den Ankara’ya ziyarete gitmiştim. Ankara Ulucanlar dersanesine… İçeri girdim… Diz çökmüşler, talebeler, “Sözler” kitabının tashihatını yapıyorlar… Ben de bir köşeye iliştim… Atıf’ın ağabeyi gelmiş diye merasim falan yok… On dakika mı geçti onbeş dakika mı bilmiyorum, Atıf bir ara dönüp bana “abi hoş geldin” dedi. İşte hizmet, işte hakikat bağımlılığı, işte nefsi, benliği feda ediş bu…

 

 

Burada bir şey daha anlatayım: Kahvaltı yapıyoruz. Zeytin ve çay var… Bir ara ‘Abi ne yapıyorsun?’ dedi. Ağzına birer birer alarak, başladı o benim çıkardığım zeytin çekirdeklerini yeniden sıyırmaya… Ama öyle şefkatle söylüyor ki ‘Abi ne yapıyorsun’ diye, nefs bir acı duymuyor… Atıf, nimete saygıda “takva”yı öğretiyordu banaAtıftaki değişim çok etkiliyordu beni. Ondaki ihlâsı, içtenliği gördükçe inan ona talebe olmak istiyordum.

-Onlara bir teksir makinesi almışsınız?

-Sanıyorum medreseye teksir makinesi alışım o devreye rastladı.

Risale-i Nuru çok güzel okurdu, sesi ve okuyuş tarzı çok etkiliydi

-Atıf ağabey hapse girdi mi hiç?

Hayır, girmedi. 1957’de Ankara Ağır Ceza’da ilk ve son kez mahkemeye çıktı, hiçbir ceza almadı. Ama çok kez karakola çağrıldı. Baskınlarda genelde polisin ilk sorusu, ”Atıf nerde?” şeklindeydi. Hatta bir defasında Atıf orada olduğu halde ‘Yok burada’ denince polis geri dönüp gitmişti. Sabah namazı sırasında yapılan bir baskında ise Atıf, Lâdik’te yanımdaydı. Ben o zaman Lâdik’te çalışıyordum.

Nezarette bir gün; ‘Nedir bunlar? Nedir bu Gençlik Rehberi?’ diyormuş polisler bağırarak Atıf’a.  O da gayet sükûnetle: “Gençlik hiç rehbersiz olur mu?” diye cevap vermiş onlara… İmanı şaha kalkmış, fakat sakin, kadere teslim bir kuzu gibiydi o… Ama onun için, “Masonların belini Atıf kırdı”  demişti Üstat bir defasında bana.

Atıf Ural hakkında başka neler söylemek istersiniz?

Atıf, Risale-i Nuru çok güzel okurdu. Sesi ve okuyuş tarzı çok etkili idi. Nitekim bu etkiyi Osman Yüksel Serdengeçti şöyle ifade ediyor:

“Eğer nurcuların hepsi Atıf gibi okusa, herkes nurcu olurdu!”

Atıf’la konuşurken ruhlarımız birbirine kolayca açılırdı. Son zamanlarda ise özel sohbetlerimiz olurdu, “Müthiş bir imansızlık seli var…” der ve o sele kapılmış giden insanlara Kur’an ve iman hakikatlerini yetiştirmenin etkili yollarını arardık

Said Özdemir’i hatırlıyor musunuz?
-Said (Özdemir) Diyanet’te vaizdi, sonradan dâhil olmuştu Nur’ların hizmetine. Sanıyorum Sözlerin 1. cildinin tashihinden sonra… Çok gayret göstermişti o da. Sonra da Atıf’ın vefatında kabri başında o dua etmiş, herkes âmin demişti.

Bu arada bir şey daha hatırladım. Atıf “Görünmeyi” sevmezdi. Biri tekaddüm etse, öne çıkmak istese o geri çekilirdi.

-Tarihçe-i Hayat’ın ‘ÖNSÖZ’ ünü yazması için Ali Ulvi Kurucu’ya Atıf Ural’ın teklif ettiğini biliyoruz; nasıl olmuştu bu?

-Evet doğru… Atıf, Tarihçe-i Hayat için ‘ÖNSÖZ’ ü Medine’de bulunan Ali Ulvi Kurucu’dan istemiş, ona mektup yazmıştı. (Bu husustaki geniş bilgiyi merhum Ali Ulvi Kurucu’nun bu metin içindeki hatıralarında bulacaksınız. Ö. Ö.)

Üstad’a ziyaretlerinden bahseder miydi?

Atıf’ın Üstada çok sayıda ziyaretleri vardır. Bana bir mektubunda; “Abi, Üstad’a giderken altı sorum vardı, onları ben sormadan tek tek cevapladı” diye anlatmıştı. Yine bir arkadaşıyla ziyaretinde Üstad onlara “El öpmekten ne çıkar?” ve ellerini kitap gibi tutarak, “Okuyun! Okuyun!” demişti ve Atıf sonradan bunu “Güllerin Hayatı” başlığıyla bir öykü haline getirerek neşredilmek üzere Şule’ye göndermişti. Şûle, İstanbul’da benim sonradan çıkardığım bir dergidir.

Ömer kardeş, bak, şimdi hatırladım, Tarihçe-i Hayat’ın basımında bir kardeşimiz Üstadın resminin konulmasına karşı tavır almıştı. Atıf ve diğer arkadaşları “konulsun” diyorlardı. Sonunda karar için Üstada sorulmuş, resmin onayı alınmıştı… Böylece itiraz önlendi ve günümüzde resmin kullanılma gereği tescil edilmiş oldu.

 

Atıf’ı kabrine Tâhirî Mutlu indirmişti

 

Atıf Ural’ın vefat sebebi neydi?

-Beklemediğimiz, ani bir durumdu bu. Tetanos teşhisi konuldu Ömer kardeş.

 

Zehirlenme diye bir söylenti çıkmıştı?

-Yok… En son Bozkurt’ta savcıydı. Ankara’ya beni ziyarete gelmişti. Gelmişken fizik tedavi olmayı istemişti.

Niçin? Bir ihtiyaç mı hissetti?

Atıf 1933’de doğdu 33 yaşında 18 Eylül 1966’da Ankara’da vefat etti.  Hastaneden telefon ettiler. Gittim… Üstünü beyaz bir örtü ile örtmüşler… Örtüsünü kaldırdım, baktım Atıf gitmiş, uçmuştu… Artık yoktu orada Atıf… Kapattım tekrar… Önce Bayram Yüksel’e uğradım, “Emri Hak vaki oldu” dedim, yıkanırken Bayram’la yanındaydık. Cebeci kabristanına defnedildi. Kabre kim indirdi biliyor musun? Tâhirî ağabey… Nereden, nasıl, ne zaman gelmişti, muhayyilemde hep bir sır olarak kaldı…         -Beli ağrıyordu… Tedavi esnasında bir tuhaflık hissediyor. Hatta bana: “Abi bak çenemde bir tuhaflık var mı?” demişti. Bunu fizik tedavi doktoruna da söylemiş; O da, ‘bizde olur öyle şeyler’ demiş, geçmiş. Hâlbuki o sıkıntının tetanos belirtisi olduğu fark edilse tedavisine erken başlanırdı dediler… Çok gariptir Atıf’ı hastaneye götürdüğümüz zaman, orada nöbetçi Doktor, Mehmet Akay çıkmıştı

Atıf’ın refikası hayatta… Tarihçe-i Hayatta Üstadla beraber fotoğrafı olan rahmetli Prof. Günay Tümer’in hemşiresidir. O da kendini hizmete vermiş… Atıf’ın iki de kızı vardı. Damatlarından birisi Prof. Mehmet Cebeci’dir. Diğeri Jeolog Muhsin Sezen, Atıf’ın rahmetli kızı Betül’ün eşiydi. Betül, kendisi kadar da yaşayamadı. Onu babasının mezarına defnettiler. Ben çok üzgündüm, gidemedim Betül’ün cenazesine. Diğer kızı Binnur halen hayatta…

Ömer, bak unutuyorum hep, şu da var; Üstadı tanımam Rahmetin tebessümüydü bana. Ama bu tebessüm hakkında içimde, çok derinlerde kalan ve şu ana kadar hayalimde yaşattığım bir merakım var, o da şu: Sözlerin ilk baskısını eline aldığı zaman, Üstad neler hissetti?..

 

SAİD ÖZDEMİR ANLATIYOR

 

Atıf Ural ile beraber Risalelerin matbaada basım işini yapan Said Özdemir ağabey ile de görüştüm. Sorular sordum. Şu bilgileri verdi:

Ömer kardeş, rahmetli Atıf’la Ankara’da tab esnasında beraberdik. Sözler, Mektubat, Lem’alar ve diğerleri; bu kitapları beraber bastık. Üstad Hazretleri bekliyordu. Daktilo halinde veriliyordu, götür bastır diyordu. Âtıf’la ve Mustafa Türkmenoğlu ile beraber bastırıyorduk. Kendisi Hukuk Fakültesinde okuyordu. Mezun olabilirdi fakat on senede ancak bitirdi. Çünkü mütemadiyen oradan talebe getiriyordu. Çok fedakârdı. Maksat mekteple alakası kesilmesin, oradan talebe getirsin diye.

Atıf Ural hassas ve hizmette çok şevkli bir kardeşti. Sonra savcı oldu… Hastalandı… Tetanos teşhisi kondu… 33 yaşında vefat etti… Evlenmesiyle ilgili Üstad’la istişare ettiğini duymadım. Kastamonulu Mehmet Günay Tümer’in kız kardeşiyle evlendi. Kendisi aslında evlenmek istemiyordu. Ama oldu… Dersanesi Cebeci taraflarındaydı. Sonra Ulus Samanpazarında Eryokuş’a geldi. Orda beraber olduk. Bende Atıf’ın fotoğrafı vardı, Tarihçe-i Hayat’a koyacaktım fakat ağabeyi Kemal Ural’a sordum; istemedi…[2]

 

NUSRET KOCABAY ANLATIYOR

 

Mümtaz şahsiyet, kıymetli ilim adamı Ağrılı Nusret Kocabay hocaefendi gençliğinde tarikat ehli olarak halife olmuş, taç giymiş, müritleri olmuş bir şahsiyettir. Hocaefendi 1953’de Ankara’da askerliğini yaparken Risale-i Nur’u Atıf Ural vasıtasıyla tanır ve ondan çok etkilenir. O günden itibaren nur talebesi olarak bir nefer gibi hizmete başlar ve el’an devam etmektedir… Kendisine Atıf Ural’ı sorduğumda değişik bir hal aldı ve heyecan içinde şöyle cevap verdi:

Sadakat, sebat, metanet, uhuvvet, mahviyet hususunda ben onun gibi bir insan görmedim

 

Atıf Ural’ı soruyorsun bana; ben onu nasıl tarif edeyim, tarifle onu anlatmak mümkün olmuyor. Yani sadakat, sebat, metanet, uhuvvet, mahviyet hususunda ben onun gibi bir insan görmedim… Onun hali bana mürşid oldu… Atıf Ural vasıtasıyla Risale-i Nur’u tanıdım, işte böyle nur kervanı ile devam etmeye çalışıyoruz, Cenab-ı Hak bizleri kabül buyursun. Mustafa Türkmenoğlu, Ziya Nur, Ziya Arun, İsmail Doyuk da vardı o zaman Ankara’da.

1953 ve 54’de Atıf Ural’la beraberdik. Ben o zaman askerdim Ankara’da. Cebeci’de Tuna Apartmanının zemin katında kalıyorduk. Soba ile ısıtılan bir daireydi, sobada talaş yakıyorduk. Bana evci kâğıdı yaptırmıştık, ben cumartesi öğleden itibaren Pazar günü öğleye kadar Atıf’ın bu dersanesinde kalıyordum.

Abdullah Kılıçkaya vardı, şimdi Afyon’da bulunuyor, Üstad’a hizmet etmiş, bir zaman beraber kalmış Üstad’la. Beni o götürdü ilk defa derslere. Ama yerimiz becayiş oldu; ben tarikattan Risale-i Nur’a geçtim; O, ehl-i tarik bir hanımla evlendi tarikata intisap etti. Sonradan tapu sicil müdürü olmuştu.

 

Risale-i Nur’ların yeni harflerle matbaada tab işleri 1956’da başladı ama 1953’den itibaren hazırlıkları başlamıştı. Tâhirî ağabey bir teksir makinesi getirmişti, oraya Tuna Apartmanına kurmuştu. Beni de orada çalıştırmışlardı. Asker olduğumdan bavul dolusu kitapları bana veriyorlar, ben Eskişehir’e götürüp onları Hava Yüzbaşısı ve Başçavuş Nuri vardı onlara teslim ediyordum. Eskişehir’de bir dersane vardı, gece orada kalıyor, ertesi günü tekrar Ankara’ya dönüyordum.

 

HASAN OKUR ANLATIYOR

 

Bu kitapta kendi adıyla hatıraları bulunan Hasan Okur, 10 sene kadar Ordu’da asker olarak görev yaptıktan sonra, Diyanet İşleri Başkanlığından emekli olmuştur. Tarihçe-i Hayat’ta Üstad’la beraber aynı karede fotoğrafı vardır. Atıf Ural’ı iyi tanıyanlardandır… Hatıralarının alakalı kısımları buraya alınmıştır.

 

Atıf Ural hakikaten bir cevherdi

Ankara Uucanlar’da bir dersanemiz vardı, bir polis kardeşimizin evi. 1955 senesinde Atıf Ural’la ilk defa orada karşılaştık. Hukuk Fakültesinde –herhalde- son sınıfta okuyordu o zaman. Atıf benim yaşımda 1933 doğumludur. Çok nazik, çok kibar fevkalade bir insandı Atıf. Biz rahmetli Atıf Ural ile dersten çıkıp yürüyerek Aydınlıkevler’den ta Cebeci Dörtyol’a, Abidinpaşa’ya… Yeni mahalle Altıncı duraktan ta Cebeciye kadar geliyorduk çok defa. Gece 12’den sonra otobüs yok. Cepte para da yok. Yolda konuşarak giderdik. Bazen bana Kur’an okutur, O dinlerdi. Üstad’tan, Risale-i Nur’dan konuşurduk. Çok nazik ve kibar tavırlı bir insandı. Risale- Nur’da ilk inkişafımızı temin eden odur. Diğeri Sungur ağabey… İlk dersi Türkmenoğlu okudu ama ilk dersi Atıf Ural ve Sungur ağabeylerden aldım.

Atıf’ın o günkü ulaştığı noktaya bu günkü Risale-i Nur bürokratlarının yüzde doksan beşi ulaşamamıştır. Mesela bir örnek vereyim: Ben daha yeniyim… Bana Risale-i Nur’dan bahsederken, ben de mütemadiyen Abdürrahim Zapsu’nun –ki O da bir nur talebesidir-  İslam Tarihi kitabını öne sürüyor, şöyledir böyledir diye ona cevap veriyordum. Atıf hakikaten bir cevher… Hiç kızmadan, darılmadan “tabi kardeşim İslam Tarihini, tarihimizi bileceğiz elbette…” diyordu… Ama gayet sakin bir şekilde… Neydi o Atıf Ural’ın takip ettiği siyaset, şu; Atıf Ural beni böyle uğurladıktan sonra, eğer ben bir daha geleceksem ki geldim, öyle bir noktadan, daha evvelki konuşmamıza bina ederek “kardeşim Risale-i Nur iman esaslarını temel ittihaz ederek bu zamanın tehlikelerini, yangınlarını bertaraf ediyor. Başka eserleri de okumak faydalı amma bu zamanda çok silik sözler var. İfsat eden kitaplar var. Ama iman esaslarını temel ittihaz eden kitapları okuduktan sonra o şartlara uyup uymadığını artık o objektifle anlayabilirsin” diye temel veriyor, Müslümanların kanaatini bulandırmıyordu. Gayet nazik ve kibar… Hele bir daha gelmeyeceksem hiç bulandırmıyor. Geleceksem o temel fikri, sohbet ortamında anlatıyor.

Ankara’da kitapların matbaada tab işinde birinci derecede hizmeti olan Atıf Ural’dır. Said ağabey falan sonradan müdahil oldu. Risale neşriyatında Said ağabeyle beraber çalıştık. Binbaşı Hayri Bey vardı, hep daktiloyu o yazardı. Tâhirî ağabey de gelir teksirde çalışırdık. Benim vazifem teksirden çıkanları kurusun diye sermekti. Ben bir şey anlamam…

Bizdeki Risale-i Nur’un büyük mecmualarında, bakınız Üstad Âtıf’a ve Said Özdemir ağabeylere nasıl dua ediyor:

 

“Yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahim, yâ Ferd, yâ Hay, yâ Kayyum, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kudüs…

 “İsm-i Âzam’ın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cüz-ül Beyân’ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem Aleyhisselâtü vesselâmın şerefine… Beşbin nüsha bastıran Âtıf ve Tillolu Said’i ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini Cennet-ül Firdevs’te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin…”

İşte Nurların matbu ilk nâşirleri hakkında Üstadımızın bu duası haklarında ulaşılmaz bir mazhariyettir. Onları nesl-i âti ve mele-i âlânın melekleri dahi alkışladıkları izahtan varestedir.

Gazete, dergi ve kitaplarda Âtıf Ural:

ALİ ULVİ KURUCU

Tarihçe-i Hayat’ın Önsöz’ünü yazan merhum Ali Ulvi Kurucu Medine-i Münevvere’de ikamet etmekte iken, 1957’de Âtıf Ural’dan bir mektup alır ve gönlüne bir ateş düşer… Her şey o gün başlar… Birkaç mektuplaşmadan sonra, Tarihçe-i Hayat’ın özeti sayılabilecek o harika üslup ve ateşin ifadelerle 24 saatte Önsöz’ü tamamlar…

Bu tarihi mektuplaşmalar “M. Ertuğrul Düzdağ, Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar” kitabının 3. cildinde Ali Ulvi Kurucu’nun kendi ifadeleriyle şöyle anlatılmaktadır:

Ankara Hukuk Fakültesi talebelerinden Atıf Ural imzalı bir mektup aldım

 

 

1957 yılında Medine’de, Ankara Hukuk Fakültesi talebelerinden Atıf Ural imzalı bir mektup aldım. Mektuptaki ifadeden gönlüme bir ateş düştüğünü sandım. Haftalarca alevler içinde yandım. Otuz üç seneden beri, gönlümde bir buhurdan gibi tütmekte olan bu gönül yangını mektup, şöyle başlıyordu:

“Günümüzün Mehmed Akif’i aziz ve muhterem Ali Ulvi Ağabeyimiz!.. Ben sizin ruhunuza âşık oldum. Bu aşkımın başlangıcı şöyledir: İslâm’ın Nuru mecmuasındaki Türk gençliğine hitaben yazdığınız şiirlere kendimi muhatap olarak kabul etmiştim. Yıllardır o şiirler benim mürşidim olmuş, karanlık gönlüm o nurdan meş’alelerin ışıkları ile dolmuştu. Allah’a giden yolları, o meş’alelerin ışığında buldum. Rabbim bana, Risâle-i Nur Külliyatından feyiz almak lütfunu ihsan etti. Bu yüzden ömrümü, heder olmaktan kurtaran Rabbime şükürden acizim. İnsanlığın imanını kurtarmayı gaye edinen bu mukaddes dâvânın naçiz bir neferi olmayı kendime ideal olarak seçtim. Ömrümü bu yüce dâvâya vakfettim. Çünkü siz şiirlerinizde bana şu şekilde hitap ediyordunuz:

 

Nurlu genç; her ne kadar cismen uzaksam senden,

Şair oldum, ebedî ruhumu yakdım sana ben…

…..

Bir asîl at gibi şahlan, vurulan gemleri kır!

Nerde hakkım diye bir kerrecik olsun haykır!..

Sizden, bu irşadı duyduğumdan beri, ömrümü; bir asil at gibi şahlanmaya ve nerde hakkım, diye seslenmeye vakfettim. Evet, siz bana:

Hep nur senin iman dolu kalbindeki mihrâb,

Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtâb…

…..

İnsanlığı kurtarmaya candan çalışanlar,

Rabbim takacaktır size cennette nişanlar…

 

Diyordunuz. İnşaallah; bu aciz kardeşiniz—bütün aczine rağmen—yüce dâvânın mukaddes bayrağını elinden bırakmayacaktır.

Yukarıda size ‘Risâle-i Nur Külliyatı’nı okumak saadetine erdim, demiştim. Evet, burada bazı kardeşlerle birlikte; sebeb-i feyzimiz Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin şahsiyeti, dâvâsı ve eserleri hakkında bir ‘Tarihçe-i Hayat’ hazırladık. Basılmak üzeredir. Yalnız, gönlüm, bu eserin önsözünü sizin yazmanızı arzu ediyor. Bu arzu, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde, beni size rica etmeye zorluyor. Bu arzumu, kardeşlere açıklayınca bana, ‘Sen Ali Ulvi Bey’i tanıyor musun?’ dediler. Kendilerine ‘Elest bezminden,’ dedim. Kendimi tutamayarak ağladım. Onlar da benimle ağlamaya başladılar.

İşte muhterem ağabeyimiz, bu satırlarla size gönül derdimi anlatmaya çalıştım. Bendenizin ve bilumum kardeşlerimizin bu samimi ricamızı kabul buyurmanızı istirham eder, huzur-u Habib-i Kibriyâda dualarınızdan bizi dûr etmemenizi rica ederim.”

Gönül bestelerinin en yakıcılarından olan mektup, burada bitmiş oluyor.

 

Mektuba cevabım

 

Atıf Ural adındaki gencin bu mektubu gönlümü yaktı. Kendisine cevap yazdım:

“Aziz kardeşim, böyle bir kitaba önsöz yazmak için evvela bu zatın eserlerini görüp okumam; cihadını, şahsiyetini, neler yaptığını bilmem ve başından neler geçmiş, bunları görmem lazımdır. Ben ancak Siracinnur, Asa-yı Mûsa adlı iki kitabını okuyup hayran oldumsa da, incelemedim. Fikir beyan edecek kadar malumatım yoktur. Bu insan çok iyi bir insandır, eserleri faydalıdır, alın okuyun, diye yazmak da önsöz olmaz…” diye özür beyan ettim.

Fakat o arslan genç, mektubumu alır almaz ağabeylerine gider, mektubu okur, hemen bütün Risale-i Nur Külliyatını temin eder, tayyare postası ile gönderir.

Postaneden haber gönderdiler.

“Büyük bir paketin var, kendin alman lazım.”

Gittim, aldım. Baktım ki bütün Külliyat…

 

Külliyat’ı okuyorum fakat doyamıyorum

 

Evvela Üstad’ın imanına, İslam’a, Kur’an’a olan aşkına hayran kaldım. Davaya olan imanı, sade bir inanç olarak kalmıyor. Bir aşk, bir ideal haline geliyor. Bu uğurda çalışmak, ölmek fedakârlığı bu zatta var. Çocukluğumdan beri, yıllardır, dedemde, amcamda, babamda, sonra hocalarımda gördüğüm çırpınış bu zatta da var.

Eserlerin mütalaasına daldım. Notlar alıyorum, derinleşiyorum, fakat doymuyorum. Şu esere de bakayım, bunu da okuyayım derken, zaman geçiyor. Tarihçe-i Hayat kadar bir kitap yazsam,  yazabilirdim. O kadar geniş bilgiye, aynı zamanda aşk ve heyecana sahip olmuş idim.

Hasan-el Benna’da, Mustafa Sabri Efendi’de, Ebul Hasan Nedvî’de gördüğüm aşkı, heyecanı, gayreti çırpınışı, bu zatın eserlerinde de görüyordum.

Bir de Risale-i Nur’ların hayretime mucip olan, ruhumu yakan, beni kendisine âşık eden bir tarafı vardı ki, Üstad bu eserleri, hapiste, irka’ suretiyle yani dikte ettirerek yazdırıyordu… Ben ise kütüphanede bulunuyorum, önümde binlerce kitap var, eser yazamıyorum. O hapiste bunları yazıyor…

Bu eserleri yazan insan, İlâhî bir te’yide mazhar oluyor ki, yanan bir gönülden çıktığı için, okuyan insanların da gönlünü yakıyor, imanlarını alevlendiriyor.

 

Önsöz’ü 24 saatte yazıp bitirdim

 

Ben böyle mütalaalara dalmış, mest olup bitmişken, Atıf Ural’dan bir telgraf geldi. O tarihte telefon yoktu. Ancak telgrafla görüşülebiliyordu. Atıf diyordu ki:

“Muhterem ağabeyimiz, Tarihçe-i Hayat dizildi. Matbaa bütün kurşunlarını bu kitap için bağladığını, matbaasının çalışamaz olduğunu söyleyerek şikâyet ediyor. Bu önsöz gelecekse gelsin, gelmezse kitabı basacağım, diyor. Lütfen önsöz’ü yazıp gönderiniz.”

Bunun üzerine dairedeki arkadaşlardan izin aldım.

“Mühim bir işim çıktı. Bir hafta kadar gelemeyeceğim, bana izin verin” dedim.

Harem-i Şerif’te sabah namazını kıldım. Eve gittim oturdum. Gönlümde, ruhumda ne varsa, o güne kadar ne edindiysem, başladım yazmaya.

Ben yazıyı çok güç ve geç yazarım. Bilhassa şiirde, çok yazar bozarım, yazar silerim. Nesirde de öyledir. Daha iyisi, daha güzeli olsa, pürüzsüz olsa, anlaşılır olsa diye günlerce uğraşırım. Yazı hususunda müşkülpesendim…

Buna rağmen, öyle müstesna bir fütuhata mazhar oldum ki, epey uzun sayılabilecek o önsöz’ü, 24 saat zarfında hem yazdım, hem tebyiz ettim; postaya verdim.

Ertesi sabah daireye gittim. “Hayırdır inşallah?” dediler. “İşim bitti, geldim, elhamdülillah” dedim.

Bu önsözün İlâhi bir te’yide mazhar olduğuna, Cenab-ı Hakk’ın kolaylık verdiğine kailim.

 

Rüyamda Bediüzzaman beni kucakladı

 

Zaten o günlerde, henüz yazmaya hazırlanmak üzere Risaleleri mütalaa ettiğim sırada bir rüya görmüştüm. Bu rüya bana çok tesir etti. O zamandan beri Üstad, bir mücahid, bir fikir, iman, aşka ve heyecan adamı olarak gönlümün maşuku oldu. Rüyamda dediler ki:

Bu gün Üstad Bediüzzaman’ın konferansı var. Konferansın mevzuu şudur:

“İslam nedir? Kurân-ı Kerim nedir, neden indirilmiştir? İslam Peygamberi kimdir? Ne için Hak tarafından gönderilmiştir? Yirmi üç senelik peygamberlik hayatı boyunca neler yapmıştır? Neler bırakıp gitmiştir? Ümmetinden neler bekliyor?”

Mevzu bu imiş… Konferans salonuna girdim. Sultanahmet Camiine benzeyen çok muhteşem ve nurani bir mekân… Pencerelerinden deniz gözüküyor. Fakat Allah’ım şahiddir, aynen söylüyorum: Sultanahmet Camiinden 15-20 kere daha büyük… Vardım ki, salon hıncahınç dolmuş. İğne atsan yere düşmeyecek. Cemaat hemen hemen tamamen gençlerden ibaret… Genç bir nesil…

O günlerde bir gece rüyada Üstad Bediüzzaman Hazretlerini gördüm. Rü’yânın safahatı şöyleydi:

Merhum Üstad, oturdukları yerde konuşuyorlardı. Sanki vaaz veriyorlar ve ders okutuyorlar gibi, bir fikrin telkinine çalışıyorlar gibi tavır ve hareketlerle sohbetlerine devam ediyorlardı. Fakir, salona girince ayağa kalktılar, beni yanlarına çağırdılar. Sağ taraflarına beyaz bir çarşaf serdikten sonra fakiri kucaklayıp şu şekilde hitap ettiler: “Sen bugünden itibaren en aziz kardeşlerimden oldun. Bundan böyle dualarımın başındasın. Bu beyaz çarşafı senin için hazırlamıştım. Sen buraya oturacaksın.”

Uyandığımda, varlığımın her zerresinin nura gark olduğunu hissettim. Günlerce o manevi, İlâhî tesirin altında kaldım.

İşte O günlerde Atıf Ural’dan: “Muhterem ağabeyimiz! Tarihçe-i Hayat, matbaada dizildi. Önsözü bekliyoruz.”   Telgrafını almıştım…[3]

***

AV. GÜLTEKİN SARIGÜL

 

Av. Gültekin Sarıgül’ün Atıf Ural’ı en iyi tanıyanlardan birisi olduğunu bildiğim için kendisinden bir yazı talep ettim. “Ömer kardeş vefatından kısa bir süre sonra yazdığım bir makalem var. O yazının daha güzelini şimdi yazamam. O duyguları tekrar yaşamak lazım; Allah tekrar yaşatmasın… Orada istediğini bulacaksın…” dedi.

Makaleyi bulup okuyunca Gültekin ağabeye hak verdim. Hakikaten Atıf Ural gibi, kısa hayatına büyük ve tarihi hizmetleri sığdıran mümtaz bir Nur Hâdimi ancak bu kadar nezih ifadelerle anlatılabilirdi…

İşte vefatından 45 gün sonra, Atıf Ural için Gültekin Sarıgül tarafından yazılan ve 2 Kasım 1966 tarihli Yeni İstiklâl dergisinde neşredilen o makale”

 

İsimsiz bir mücahid: Âtıf Ural’dan Hatıralar

 

Memleket çapında tanınmamış olsalar bile, mukaddes dâvânın nice kahramanları vardır. Onlar hakikî kemâli, fenada görürler. Şöhret gibi zâil şeylerin peşinde değildirler. Onlar, İslâm cemaatinin sadece âciz bir ferdi, bir hâdimi olmayı en  ulvî makam bilirler. İhlâs, onlarda âdeta tecessüm etmiştir. Fedakârlık, feragat, kendilerinde hakikî ifadesini bulmuştur. İşte bu mücerret mânâ kahramanlarından birisini kaybettik: Âtıf Ural… Bu isim, mukaddes dâvâ  yolcularının meçhûlü değildir.

Yeni İstiklâl’in 268. sayısının hâdiseler kısmında vefat haberi intişar eden genç müdde-i umumîlerimizden Âtıf Ural, benim karşılaştığım ilk ihlâslı Müslüman tipini temsil etmekte idi. Ankara Hukuk Fakültesinin 2. sınıfında idim. Âtıf Ural da fakültenin üçüncü sınıfında beş sene ara vermiş, Risale-i Nur’ların neşri işine kendisini vakfetmiş bulunuyordu. Ankara Hukuk yurdunda mevcut mescitte imamlık vazifesini âcizâne deruhte ediyorduk. Bu itibarla, mescide gelen üniversiteli genç Müslümanlarla tanışmak kabil oluyordu.

 

Âtıf Ural ile tanışıyorum

 

Sene 1958… Ramazan ayındaydık. Teravih namazlarını mescitte beraber kılıyorduk. ‘Teravihlerden evvel dinî kitaplardan okuyalım’ denildi ve daha ziyade, Büyük İslâm İlmihali’nden parçalar okuyorduk. Bir ara mescidin kütüphanesinde, üzerinde Sözler yazılı kalınca bir kitap gözüme çarptı. Müellifi Bediüzzaman Said Nursî… Bu ismi bir sene evvelinden beri işitiyordum. Fakat mâlûmatım yoktu. Büyük bir İslâm mücahidi olduğu ifade ediliyordu.

Kitabın iç kapağında, ‘Neşreden: Hukuk Talebesi Âtıf Ural’ ibaresi dikkatimi çekmişti. “Mescitte yine bir Ramazan gecesi teravihten evvel kitap okumak  üzere oturuyorduk. İçeriye uzun boylu, yakışıklı, dinamik bir genç girdi ve köşeye diz çöküp oturdu. Teslimiyeti dikkatimizi çekmişti. İçimizden Necati adlı bir İlâhiyatlı tarafından teklif vuku buldu. Kitaplardan okuyup izah etmesi istendi.

İlâhiyatlının adı Mehmed’di. Mehmed, cebinden ufak bir kitap çıkardı. Mevzu, Ramazan’a dâirdi. Okudu ve izah etti. Hayran kalmıştık. Sonra kitabı bıraktı. İslâmî mevzularda izahlarda bulundu. İzahlar çok güzeldi. Kısa zamanda câzibesine kapılmıştık. Bu arada Mehmed, münasebet getirip Âtıf Ural’dan bahsetmişti. Bundan sonra Âtıf Ural’la tanışmak için şiddetli arzu duydum. Nihayet, Mehmed beni Cebeci Câmiinin arkasındaki tepenin başında bir apartmana götürdü. İkinci katındaki daireye geçtik ve içeriye girdik. Yerde basitçe bir halı serilmiş; yanlarda minderler… Ortada bir rahle… Rahlenin üzerinde açık, kalınca bir kitap… Köşede bir kütüphane… Yüzleri pırıl pırıl… Üniversiteli oldukları belli oluyordu. En nihayet diğer köşede onlardan daha yaşlıca, hafifçe seyrek bıyıklı, bakışları derin ve mânâlı, mütebessim çehreli, olgunluğu her haliyle anlaşılabilen birisi oturuyordu. Manzara, iştiyak duyduğum ve yitirdiğim mânevî bir iklimi  hatırlattı. Mânevî bir inşirahın vücudumu sardığını hissettim. Mehmed hemen köşedekine işaret ederek, ‘Âtıf Ağabey’ dedi. Memnun olduğumu söyledim. Akabinde beni takdim etti. Âtıf
Ural derunî, âdeta ruhundan kopup geldiğini ihsas eden bir ses tonuyla ‘Maşaallah’ diyerek mukabelede bulundu. Merhumla tanışmamız böyle oldu.

 

Eşsiz bir tevazu numunesi… Ona karşı hayrandım

 

Âtıf’ın bana en çok tesir eden tarafı, tevazuu idi. Eşsiz bir tevazuu numunesi, son derece itidal sahibiydi. Ben, o zamanlar iddiacı ve tahammülsüz bir mizaçtaydım. Hukuk Tarihi derslerinin tesiri altında, İslâm Hukuku hakkındaki kanaatlerim menfî bir istikamet kesbetmişti. Gerçi, namaza müdavim idim. Bir gece Âtıf’ı ziyarete gitmiştim. Kendisi ve diğer arkadaşlarla konuşmalarımız, İslâm Hukukunun, asrımızda tatbiki kabil olup olmadığı mevzuuna intikal etmişti. Biraz sonra konuşmalar münakaşaya döküldü. Benim iddiacılığım ve hararetliliğim karşısında Âtıf sâdece tebessüm ediyordu. Enaniyetimi hiç tahrik etmiyordu. Nihayet, ‘Gültekin kardeş, bu hükümlerin Allah’ın kanunları olduğunu kabul etmiyor musun?’ dedi. ‘Elbette ediyorum’ dedim. ‘Öyle ise, Allah’ın kanunlarını değiştirelim mi?’ deyince cevap veremedim. Ettiğim hatânın azametini bana hatırlatmış  oldu. Gece saat ikiyi bulmuştu. Beni aldı; ısrarlarıma rağmen, iki kilometre mesafedeki fakülteye kadar uğurladı.

Âtıf Ural, hidayetime o an için vesile olmuştu. Ona karşı hayrandım. Fakat kendisine olan hayranlığımı ve muhabbetimi esas membaına tevcih etmek hususunda hal ve hareketleriyle muvaffak olmakta gecikmedi.

Sene 1959… Mayıs ayındaydık. Üstad ve Nur talebeleri hakkında iftira ve tezvir makineleri işitiliyordu. Âtıf, bana bu mevzuda bir kitap yazmamı teklif etti. Teklif güzeldi. Hemen külliyatı edindim ve yaz tatilinden istifade ederek kitabı bitirdim. Böylece, külliyatı da tetkik etmiştim. Yazdığım kitabı beraber okuduk. O sâdece meslek ve meşrebin inceliklerine vâkıf olup olmadığıma dikkat edermiş. Bunu sormadan anlamıştım. Bir ara, yanımızdaki arkadaşlara, ‘Gültekin Ağabey muvaffak olmuş’ dedi. Bana Ağabey diye hitap etmesi tuhafıma gitmişti. Meğer bütün bunlar, benim külliyatı okuyup hizaya girmem için düşünülmüş güzel bir plândan ibaretmiş…

 

Bir gün parasız kalmış, açlık da kendisini hissettirmeye başlamış…

 

Âtıf Ural, fevkalâde feragat sahibiydi. Gerçi onun bu vasfı, Üstadının numune olan hayatından ve onun gönüllere nüfuz eden telkinlerinden geliyordu. Daha önceleri Ankara’nın Ulucanlar mevkiinde  bir gecekondu kiralamış. Sözler’in neşrine başlamış. Âtıf, tanıdığı Müslümanlardan, sonradan ödenmek üzere borç para almış, kulübeciğinde riyazet erbabının ancak yapabileceği âzamî iktisat tahtında gece-gündüz çalışmış, eski taş basmalardan risaleleri  daktilo etmiş ve evvelâ Sözler’in neşrine muvaffak olmuştu. Arkadan Mektubat ve Lem’alar neşredilmişti. Bütün bunların neşri ve tevzii, onun beş senesine mal olmuştu. Hürriyet-i diniyenin çok kayıtlar altında bulundurulmakta devam ettiği o günlerde bu tarz bir neşriyat işini deruhte etmek, âzamî feragat ve cesaret işiydi.
Âtıf, Üstadın ‘hiç kimsenin minneti altında kalmamak’ düsturuna riayet ederdi. Kendisinin maddî imkânları çok dardı. Ulucanlar’da iken bir gün parasız kalmış. Hiç kimseden borç almamak onun prensibi idi. Kitapların neşir paraları da beytü’l-mal gibi dokunulmazlığı haiz… Fakat, açlık da kendisini hissettirmeye başlamış. Bu vaziyet karşısında ne yapsın? Evi aramış, taramış, biraz un bulmuş, içine su döküp hamur haline getirdikten sonra gaz ocağında pişirerek kemâl-i âfiyetle yemiş. ‘Bana o kadar lezzetli geldi ki, târif edemem’ diye anlatırdı.

 

Gençliğine rağmen, Cenab-ı Hakkın velî kullarından birisi idi.

Âtıf’la iki seneye yaklaşan arkadaşlığım bana çok şeyler bahşetmiştir. Kendisinin sâlik bulunduğu mukaddes dâvânın yolcuları saflarına beni ilk defa o çağırmıştı. Bana mânevî ağabeylik etmişti. En hüzünlü anlarımda onunla karşılaşmam, kifayet ederdi. Zira o, her yere kendi havasını getiriyordu.

Merhumun meziyetleri, bu kadarcık bir yazıya sığmaz. Ben ancak, bunlardan birkaçını aksettirmeye çalıştım. Şu kadarını söyleyebilirim ki, gençliğine rağmen, asrımızda Cenab-ı Hakkın kurbiyetini kazanmış velî kullarından birisi idi.

Mesleğine intisap ettikten sonra, altı senedir görüşemedik. Aramıza dünyevî mânâda mesafeler girmişti. En nihayet bu mânâ kahramanı ebedî yolculuğa çıktı. ‘Hayat bir ân-ı seyyale’ olduğuna göre, artık mâbeynimizde mesafe kalmamış demektir. Günah cihetinde vefat eden Âtıf’ın sevap cihetindeki hayatını temsil ettiğini düşünerek tesellî buluyorum. Bu düşünce benim hizmet aşkımın kaynağı olacaktır. Cenab-ı Hakkın rahmeti o ve onun gibi dâvâ kahramanlarının üzerinde olsun.

 

***

 

MEHMED KIRKINCI

 

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi Erzurum’dan çıkıp Isparta’ya, Üstad’a giderken Ankara’ya uğrar. Orada, Sözler Mecmuası matbaada tab edilmek üzere hazırlanmaktadır. Ankara’da gördüğü bir manzara onu çok etkiler. Mahrumiyet ve yoksulluk içinde üç-beş zeytinle kahvaltıda, bir tas çorba ile öğle ve akşam öğünlerinde gıdalanan, çelikten iradeli bir grup fedakâr gençleri hiç unutamaz… Bunlardan birisi de Atıf Ural’dır…

Mehmed Kırkıncı Hocaefendi bu müşahedelerini ve duygularını “Hayatım – Hatıralarım” adlı eserinde şöyle dile getirmiştir.

 

Arkasında namaza dur