SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

UHUVVET DERSLERİNİN SONUNCUSU …

UHUVVET DERSLERİNİN SONUNCUSU …
09 Mart 2019 - 7:52

 

3 Mart 2019

Nurculuk dünyası yeni bir iştiyak ile, derin bir hasret ile, belki Muazzez Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin dâr-ı bekaya irtihalinden sonra bugüne kadar en müstesna en mesud en müferrah en müjdeli günlerinden birini yaşıyor. Çünkü bugün muhabbet günü, bugün uhuvvet günü, bugün tesanüd, ittihad, tefani, fenafi’l-ihvan, ittihad-ı İslam günü…

Evet, bugün öyle nuranî, öyle saadetli, öyle hakikatli bir surette bir bahar mevsimin çiçeklerinin açtığını görüyoruz. Evet, bugün bir tebeddülât var. Bir inkişaf var, bir fütuhat var. Evet,

“Risaletü’n-Nur kendi kendine Kur’an’ın himayeti ve hıfz-ı Rabbanî altında intişar ediyor.” (Kastamonu Lâhikası s.14)

Nur ve nuranî her yerde intişar eder, her engeli aşar, avuç içlerine sığmaz, kontrol kabul etmez, kimsenin minneti altına girmez. Bid’atlar ile felsefi düşünceler ile Kur’an’a hizmet olmaz, olamaz! Ancak zarar verirler. Sadık Nur talebeleri ve hadimleri tam istiğna, tevazu ve mahviyet ile hizmet-i imaniyelerine devam ederler.

Nur ve nuranî olan Risale-i Nur’a hizmet ancak ona tam intisab ile tam sadakat ile olur. Bu hakikat ve bu mânâ da Üstadımızın selef ve halef temayüz etmiş has ve halis talebelerinde, hizmetkârlarında zâhir bir tarzda göründü, görünüyor. Onların son temsilcisi, mümessili Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyimiz de seksen küsür senelik ömrünün istikrarı içerisinde tam sadakat ve kanaat manasını temaşa ediyoruz. O’nun bu hali bizlere şevk, himmet ve gayret veriyor.

Ağabeyimizin sebat ve sadakati, nazarların oraya buraya değil Risale-i Nur’a tevcihine vesile oldu. Şark ve garbdan, cenub ve şimalden pek çok kimselerin, ilim ve irfan sahiplerinin, ziyaret etmesine, manevî bir şûra hükmünde olan uhuvvet derslerine iştiraklerine sebeb oldu.

Evet, bu son derste iki üç senedir devam eden iştiyakın artarak devam ettiğini görüyoruz. Müsbet iman hizmeti manasını şiar edinen bütün Nur cemaatleri, hizmet heyetleri şu zamanın Nur ve Gül fabrikalarının temsilcileri, Mübarekler heyeti, Medrese-i Nuriye temsilcileri, çobanlar, yörük efeleri, belki bu zamanın evliyaları, allameleri tevazû ve mahviyet makamında herbirisi başka bir kisvede belki Hulusi Bey’i, Âsım’ı, Sıddık Süleyman’ı, Santral Sabri’yi, Bekir Ağa’yı, Hüsrev ve Refet ve Rüştü’yü, Hafız Ali ve Hafız Mustafa’yı, Küçük Ali ve Tahiri’yi, Ahmed ve Mehmed ve Hasan Feyzileri, Emin ve Ahmet Nazif, Hilmi ve Hıfzı Bayramı, Sungur ve Bayram ve Ceylan’ı, Zübeyr’i (rahmetüllallahi aleyhim ecmaîn) gibi Asrı Saadet’in bu zamandaki mümessillerini temsil ederek İstanbul, Ankara ve Anadolu’dan ve hariç memleketlerden gelen, uhuvvet bayramına kuvvet veren kardeşlerimiz, ağabeylerimiz hiç menfaate, makama, mansıba ehemmiyet vermeyen, Nur dairesini kontrol altına almak isteyen gizli komitelere lisan-ı hali ile meydan okuyan, yani grupçuluğa, hırkacılığa fırkacılığa, ihtilafa nurlardaki düstûrlara tam sadakatla itibar etmeyen fedakâr, vakıf ve vâkıf çok mühim Nur talebeleri burada bulunuyorlar.
İhlas ve uhuvvet dersini kemal-i huşû ve huzurla dinliyorlar. Nazara verilen mektuplardaki manayı tefekkür ediyorlar.
Tam da vatan ve memleketimizin harici ve dahili düşmanlarının ülkemize, milletimize, âlem-i İslam’a darbe vurmak istedikleri şu nazik günlerde bu tesanüdün bu manevî kongrenin, mü’minleri şâd ve mesrur ettiği gibi İslamiyet ve Kur’an düşmanlarını da perişan edeceğine şek ve şüphe yoktur.

İki üç senedir devam uhuvvet dersleri semeresini vermiştir.

Görüyoruz her taife-i Nur burada…

Sadakatte namdar, şevkte, gayrette, himmette âlî, Üstadımızın son vârisi Hüsnü Ağabeyin bu istikrarlı duruşu bütün cemaatimize hüsnü misâl oluyor. Neticede, hizmette sebkat etmiş tecrübeli ağabeyler olsun, genç vakıf, fedakâr kardeşlerimiz olsun hepsinin komitecilerin her türlü plan ve desiselerine rağmen aldanmayacaklarını, ehl-i iman nazar-ı ferasetle, istikamet-i nazarla müşahade ediyorlar. Hayatta, içtimaiyatta, siyasette istikameti görüyorlar. İttifak Hudâ’dadır, Kuran’ın tarif ettiği yoldadır diyerek şahs-ı maneviye iltihak ile mücahede-i maneviyeye kuvvet veriyorlar.

“Bakınız! Risale-i Nur’a hizmet eden Nur’un öyle hakiki talebeleri var ki onlardan birisine denilse: “Risale-i Nur yerine şu kitapları istinsah et de Amerikalı milyarder Ford’un servetini sana verelim.” Risale-i Nur’un satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan o bahtiyar talebe şöyle cevap verecektir:

Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabul etmem. Çünkü Cenab-ı Hak, bize Risale-i Nur’un mütalaası ve hizmetiyle tükenmez, bâki bir hazine verecektir. Acaba sizin o dünyevî servetiniz beni mesud edecek midir? Bu şüphelidir. Fakat Rabb’imizin ihsan edeceği bâki servet ile hakiki bir saadete kavuşacağımızda şek ve şüphe yoktur.” (Gençlik Rehberi s.253)

Bugün Risale-i Nur’un fedakar şakirdleri ve hâdimleri, ekserisi iman ve Kur’an hakikatlerine hayatlarını, vakitlerini ve bütün hissiyatlarını feda etmiş kahraman şakirtleri; hem kalblerinde hem ruhlarında hem fikir ve düşüncelerinde, bütün hissiyat ve duyguları ile hizmet-i iman ve Kur’an’da, cihad-ı ilmî ve manevîlerinde, hakikat-ı dini ve İslamiyet’i tebliğ ve davette ders-i Kur’an’da diz dize, hizmet-i imaniyede el ele, cihad-ı manevîde ve gerekirse maddîde omuz omuza devam ettiklerini, edeceklerini ve mason ve münafıkların bütün plan ve desiselerini akîm bıraktıklarını bırakacaklarını sebat ve metanetleri ile ve tam sadakatleri ile gösteriyorlar.

Risale-i Nur’un hâlis ve fedakar şakirdleri, hayatını ve vaktini ve bütün hissiyatlarını Kur’an ve iman hakikatlerine, Risale-i Nura vakfeden kahraman kardeşlerimiz Nur mesleğine, şahs-ı manevîye, Üstadımıza azami ihlas, azami sadakat, azami fedakârlık, azami dikkat mesleğinin ölçüleri içinde mükemmel bir iktisat ile fevkalade bir istiğna ile mukabele ederek Süfyaniyetin tuzaklarından kendilerini ve kardeşlerini muhafazaya çalışıyorlar. Muazzez Üstadımızın dediği:

“Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet-i imaniyemi, değil maddî ve manevî terakkiyatıma ve kemalâtıma ve azaptan ve cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat’iyen âlet etmemekliğime gayet kuvvetli, manevî bir mani görüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum.

Acaba herkesin hoşlandığı manevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mal-i saliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak hem meşru hem hiçbir cihet-i zararı olmadığı halde ne için böyle ruhen men’ediliyorum. Rıza-yı İlahîden başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş.

Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tabi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyet ile muhtaçlara tesirli bir surette bildirmenin bu dehşetli zamanda çare-i yegânesi ve imanı kurtaracak ve kat’î kanaat verecek bu tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur’anî lâzımdır ki küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalaleti kırsın ve herkese kanaat-i kat’iye verebilsin.

Böyle bir ders, bu zamanda bu şerait dâhilinde hiçbir şahsî ve uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat’î kanaat gelebilir.”

gibi derslerine ittibaen maddî ve manevî menfaat ve makamattan içtinab ediyorlar.

Menfaat-i maddiyenin, makamatın getireceği, ihlası kıracak halâttan, teveccüh-ü nasdan, tama’ ve hırsdan istiğna gösteriyorlar
Üstadımızın vasiyetindeki emrine, tembihine tam sadakatlerini gösteriyorlar. Tama’ yüzünden bu zamanda ulemaü’s-sû’a gelen tehdid-i azîmden, ihlası kıracak halâttan şiddetle içtinab ediyorlar.

Vasiyetnamedeki emir ile iktisat ve istiğnayı hedef gösteren Üstadımız diyor ki:

“Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.

Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’e hadsiz şükür olsun ki bundan altmış yetmiş sene evvel hilaf-ı âdet olarak tahsil-i ilim, hususan ilm-i imanî yolunda başkaların muavenetine yalvarmamak ve tam fakr-ı haliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine tayinlerini kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş tayin kabul edip mütebâki talebelerine bazen yirmi otuz talebesine tayin verdiğinden ilmi, vasıta-i cer etmeye o talebeler mecbur olmadılar. İktisat ve kanaatle o zaman muvaffak oldukları gibi Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’e hadsiz şükür olsun ki Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi hakiki talebelerinin tayinlerini neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış. A’zamî ihlası kırmamak için Risale-i Nur has talebelerine, hususan nafakasını tedarik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nur’un satılan nüshalarının beşten birisi Risale-i Nur’un hakkı olduğu cihetle şimdi elli altmış talebesine kâfi sermayesi çıkıyor. Benim (bîçare Said’in) içinde hiçbir hakkı yoktur. Yalnız Risale-i Nur’un kıymettar hâsiyeti ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin kemal-i sadakati bu manevî Nur bayramına vesile oldu.” (Emirdağ Lâhikası-2 s.233)

Evet, Tarihçe-i Hayat’ın ön sözünde Ali Ulvi Bey, Üstadımızın iktisat ve istiğna düsturunun şahsına münhasır kalmadığını, talebelerine de sirayet ettiğini şöyle ifade ediyor:

“Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.

Mâsivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı ile Rabbü’l-âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.

İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.

Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:

Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…” (Tarihçe-i Hayat s.14)

Cenab-ı Hak bunların emsalini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-ı haktan ayırmasın, âmîn.

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَ اِيَّاهُمَا وَ اَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَ اْلا۪يمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَ تَرْضٰى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَ اَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَ مَا دَارَ الْقَمَرَانِ