SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Motivasyonda sevgi ve korku

Motivasyonda sevgi ve korku
27 Haziran 2019 - 21:21

Nurdanhaber – Prof. Dr. Sıtkı Göksu

 

Motivasyon kazanmada “sevgi” ve “korku” duygularının önemli rolü vardır.

Sevgi-Muhabbet şu kâinatın bir varlığının sebebidir. 

Hem şu kâinatın bağıdır, rabıtasıdır.

Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. Mesela; “Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur.” sözü ve hükmü “Ey habibim sen olmasaydın bu kainatı halketmezdim.” kudsi hadisinin güzel bir tefsiri, fasih bir beyanıdır. Yani; kainatın var edilme gerekçesi; Allah’ın, Hazreti Muhammed (asm)’e olan kudsi muhabbeti ve Hazreti Peygamber (asm)’in de bu muhabbete kulluk ve ilahi aşk ile mukabele etmesidir.

Yani Hazreti Peygamber (asm) muhabbeti ile Allah’a o azametli kulluğu gösteremeseydi, belki şu an biz olamayacaktık. 

Demek kainat; muhabbet temeline kurulmuş bir bina gibidir, temel olmasa idi bina da olmazdı. 

Diğer bir husus; muhabbet, ilim ve marifetin bir neticesi hükmündedir. İlim ve marifet ziyadeleştikçe, muhabbet de ona oranla ziyadeleşir. Demek asıl ve öz olan muhabbettir. Nasıl meyve ağacı, meyvesi için dikilir ve bakılır ise; aynı şekilde kainat ağacının meyvesi ve neticesi de muhabbettir, kainatın yaratılması da ona bakar. Bu yüzden Allah, insana nihayetsiz ve her şeyi kuşatacak bir muhabbet hissi vermiştir. Yani kendisini sevecek ve ona kalben bağlanacak bir muhabbet hissini insanın özü ve esası olan kalbine yerleştirmiştir.

Eski zamanlarda cüzi ve mecazi aşklar için çok büyük eserler yapılmıştır. Mesela; dünyanın en büyük yedi harikasından biri oolan Tac Mahal mimarisi, cüzi ve basit bir aşkın meyvesidir. Tac Mahal -dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe-, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Arcümend Banu’nun, (Mümtaz Banu Begüm) doğum sırasında ölümü üzerine, onun hatırasına yaptırılmıştır.

İnsan kâinatın en kapsamlı bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine konmuş. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.

İnsanın, korkuya ve sevgiye-muhabbete âlet olacak iki cihaz, yaratılışında konulmuştur. Mutlaka, o sevgi ve korku, ya halka veya Yaratıcıya yönelmiş olacak. Halbuki halktan korku ise, elîm bir beladır; halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin ricanı kabul etmez. Şu halde, korku elîm bir belâdır.

Sevgi-Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu aşık olduğundan şikâyet eder. Çünkü, Samed aynası olan kalbin içi ile, put gibi dünyevî sevgililere tapmak, o sevilenler nazarında çirkindir ve hoşlanmaz, reddeder. Zîrâ yaratılış, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehevânî-nefsani istekler sevmekler, bahsimizden hariçtir.) Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni hor görüyor, ya sana eşlik etmiyor, senin zıddına ayrılıyor. Mâdem öyledir, bu korku ve sevgiyi, öyle birisine yönelt ki, senin korkun lezzetli bir aşağılanma olsun, sevgin aşağılık olmayan bir saadet olsun.

Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku, bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir anne, meselâ, bir yavruyu korkutup, sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sînesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır. Demek, Allah’tan korkmada bir azîm lezzet vardır.

Mâdem Allah’tan korkmanın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm olur. Hem, Allah’tan korkan eden, başkaların kasâvetli, belâlı korkusundan kurtulur. Hem, Allah hesâbına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, ayrılıklı, üzücü olmuyor.

Evet, insan evvelâ nefsini sever, sonra akrabalarını, sonra milletini, sonra hayat sahibi mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever; bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle lezzet alır ve üzüntüleriyle üzüntülü olabilir. Halbuki, şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare insan kalbi her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâimâ ıztırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur.

Mâdem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver, şu belâlardan kurtul. 

Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl Sahibine mahsustur; ne vakit Hakikî Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmiyle ve O’nun aynası olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa, muhabbet, en leziz bir nimet iken, en üzücü bir nimetsizlik olur. (Yazının hazırlanmasında Sözler’den yararlanılmıştır.)