Nurdan Haber

Uzun yıllar Zübeyir Gündüzalp ile birlikte kalan Rüştü Tafral o yılları anlattı.

Uzun yıllar Zübeyir Gündüzalp ile birlikte kalan Rüştü Tafral o yılları anlattı.
28 Kasım 2019 - 12:33
Uzun yıllar Zübeyir Gündüzalp ile birlikte kalan Rüştü Tafral  o yılları anlattı.

Röportaj: Abdurrahman Iraz

Lüzumuna Binaen Tekrar Yayımlanmıştır

(…)

Kaç yılında doğduğunuzu biliyor musunuz?

Nüfus kâğıdımda 1935 yazıyor. 1935 senesinde Rize vilayetinin Pazar kazasının Balıkçı köyünde doğdum. Ve 1950 sonrasına kadar çocuktum zaten, yaşımı tam bilmiyorum, sakal traşı olmuyordum, 15-16 civarında olabilir bilmiyorum, merhum Mehmet Birinci bizden yaya olarak yarım saat uzakta bir köyde onun evinde kalan iki zattan biri, Risale-i Nur’u da güzel anlamış bir zat, evinde kalıyordu. Remzi dayı diyorduk bu zata…

Okul okudunuz mu?

İlkokul beşi bitirdim.  Okumaya meylim fazla idi. İlk mektebi başarı ile bitirdim. Başöğretmen illa “devamını okuyacaksın” dedi. Benim bir hacı annem vardı İstanbul’da. Çok fazla okumaya arzulu olduğumu öğrenince ısrarla “bana gönderin” dedi. Orada okutacak, biz de bir şey bilmiyoruz, tatildeyiz. Yaz tatili bitince annem beni kardeşine yani hacı annemize gönderecek. Teyzem İstanbul Göztepe’de oturuyor. Memleketimizde merhum Şaban dayı dediğimiz ihtiyar bir zat var. Biraz hocalıkla da alakalı ve otuz, otuz beş sene kadar İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı ile karşı sahil arasında kayıkçılık yapmış. Onun için Dolmabahçe’deki birinci reisin durumunu çok iyi biliyor ve de fazlasıyla muarız.

Konuşurken asabileşiyor, ağzından köpükler çıkarıyor. Neyse uzatmayayım. Bir dere var Küçükyalı’da. Doğu tarafında kum durumu var, batı tarafında da çakıllar. Biz çocuklar orada oturmuşuz. Şaban dayı cemaatini, ihtiyarları topladı, dehşetli bir şekilde konuşuyor. Ben böyle şeyleri severim. Fıtraten ilme merakım var. Görünce hemen gittim.

Çocuklar oynuyorlardı onları bıraktım. Oturdum onun halkasında, diğerleri ihtiyar ben daha çocuk. O birinci reisin aleyhinde veryansın ediyor ama açık ifadelerle. Çekinmeden anlatıyor. Onun o anlattıkları bana çok tesir etti. Onun üzerine ben kendi kendime, “mektebe gitmeyeceğim ve böyle bir okulda okumayacağım” dedim. Karar verdim kendi iç dünyamda. Hemen eve çekildim. Birkaç dakika içerisinde eve çıkılır, yalıdayız çünkü. Ama anam asabi ve döver de… Ben şimdi anama desem ki “okumayacağım” sopadan geçirecek beni. Korkuyorum haliyle ama ne olursa olsun karar verdim. Gideceğim anama diyeceğim ki, “okumayacağım.”

Bakalım ne yapacak? Gittim eve. Baktım anam elinde süpürge avluyu süpürüyor. Gözümü kapadım, çocuğum ya manzarayı görmeyeyim. “Ana ben okumayacağım” dedim. Doğruldu, “ah çocuk” dedi. Kaale almadı yani. Ama ben ağırlığımı attım. Okumayı bıraktım ama bende boşluğa düşmek gibi bir psikolojik hâl meydana geldi. Tabi o yaşta lise, üniversite kitapları buldum, felsefe kitaplarını, metafizik kitaplarını, hayli kitap topladım. Onları okuyacağım da bu mektebin boşluğunu dolduracakmışım kendime göre. Fakat tabi o kitaplar bize ne verecek? Bayağı bir boşlukta bulunma hali oldu. İki sene devam etti. İki sene dediğim 1950’den sonrası yani Demokrat senesinin başlangıcı. O iki sene içerisinde biz bayağı eziyet, sıkıntı çektik.

Çocuk yaşta ortaokul, lise kitapları ve felsefe kitaplarına başladınız. Peki, ilk defa Risale-i Nur’u ya da Bediüzzaman’ı ne zaman ve nasıl duydunuz?

O mektepten biz ayrıldık iki sene geçti aradan. Mektep arkadaşlarımdan ikisi yakın arkadaşlarım. Mehmet Birinci’nin köyünde idi. Bizden altı ay gibi bir süre önce Risale-i Nurlarla, evinde nurcu bir zat var elli yaşlarını geçmiş, Remzi dayı dediğimiz bir zat. Risale-i Nur’u biliyor ve de iyi anlıyor. O, Mehmet Birinci ile beş-altı ay meşgul oluyor, aynı evde kalıyorlar. Epey ilerledi Mehmet Birinci. Kelimeleri, kitapları var yazdırdı. Haberim yok hiçbir şeyden. Mehmet Birinci bu beş-altı aylık devreyi geçince iki arkadaşıma Asa-yı Musa’yı verdi. O zaman teksir Asa-yı Musa vardı. Saman kâğıt yok, pelür kâğıt yok. Yok, o zaman bir şey. Zımbalanmış bir kitap. Onu gönderdi bana. Onlar da fazla bir şey bilmiyorlar yani. Benim mektep arkadaşlarım. Bunu okusun dediler bana, onlar köylerine döndüler. Baktım Asa-yı Musa’ya bir şey anlamadım. Çok ağır geldi bana.

Hemen onların köyüne gittim. Yalıda bir oda var, eski bırakılmış yıkık bir şey. Orada bunlar bulunuyorlar, Mehmet Birinci, iki tane de benim mektep arkadaşım. Bazen eve de çıkıyorlarmış. Bu sefer oraya gittim. Kitap yanımda. Verdim Mehmet Birinci ağabeye. Açtım bir yer, burasını oku, dedim. İştahlı iştahlı okuyor. Bu sefer durduruyorum, kelimeyi soruyorum, mevzuyu soruyorum. Bir sayfa böyle okuduk. Aldım kitabı elinden, işaret koydum oraya, doğru eve. Kitabı odamda okurum. Doğru odama gittim, aynı yeri bir daha okudum. Baktım anlar gibi oldum. Devamını okudum yine de anlar gibi oldum. Tamam, dedim. Hemen Asa-yı Musa’yı baştan aldım. Sonuna kadar bilmediğim kelimeleri de bir kâğıda yazdım ve makasla kestim, alfabetik sıraya dizdim. Aynı kelimeden bir tane beş tane elli tane çıkabiliyor, onların bir tanesini aldım diğerlerini bıraktım. En sonda a’dan z’ye kadar geldikten sonra bu kelimeleri temiz bir deftere yazdım. Manası ne olacak?

Kaç yaşınızdasınız?

Henüz daha sakalım yok. Yani yaşımı bilmiyorum ki soruyorsun.

15 var mı?

Var. 15-16’ya yeni girmiş olabilirim. 16 diyelim biz, sağlam olsun biraz.

ASKERDE RİSALE-İ NUR’U OKUMAYA DEVAM ETTİM

Evet, ama 16 yahteraşında bir genç, Karadeniz’de Asa-yı Musa’yı eline alıyor, okuyor ve bilmediği kelimelerin manasını anlamak için adeta bir lügat çıkarıyor.

Lügat çıkartıyorum ama bir saydım, yazdığım kelimelerin miktarını tam 3000 kelime, Asa-yı Musa’ya ait. Neyse. Cami hocasına gidiyoruz. Bir Ahterî-i Kebir’i vardır. Asıyor asıyor, uşak yok bu kelimeler Ahter’de. Tek kelimeler var ama sağlam bir lügat. Yani belli bir zaman içerisinde yüzde 80 kadarını tespit ettim lügatin. Tabi o zaman aradan beş-altı ay geçti. Kelimelerle haşir neşir olunca, tabi gençlik zekâ da iyi Allah’a şükür, kelimeleri aşağı yukarı anlar duruma geldim. Ondan sonra bana ders yaptırmaya başladılar, orada birkaç tane has nurcu var. En nihayet 1956 Martında askere gittim. Beş senelik nurcuyum. Askerde Risale-i Nur’u okumaya devam ettim.

Nerede yaptınız askerliğinizi?

Erzincan. Uçaksavar taburunda idim. 24 ay askerlik yaptım. Ve orada beğendiler beni. Tabur komutanı olsun yüzbaşı olsun, bizi adeta elde tutuyorlardı. Orada bir ders vardı moral eğitim. Onu din dersi olarak tabur komutanı yazdırdı. Eskiler ve yeniler olduğu için 200 kadar asker var bölüğümüzde. Din dersi için askeriyenin malından bir kitap getirdiler. Baktım nedir diye, sonra kapattım. Çavuş al bunları götür, aldığın yere koy dedim. Risale-i Nur’dan ders yapmaya başladım. İki yüz kişiye ders yapıyorum. Tabi anlamaları için de biraz daha dikkat ediyorum. Askerliği o şekilde iyi manada bitirdim. 1958’de köye döndüm. 1959 Martında İstanbul’dan çağırdılar. Tamam, senin artık işin bitti, sen Süleymaniye’ye gel ve burada hizmete gir. Gittim ama anama demedim, ben vakıf olacağım, diye. Ne dedim ya, “hacı anneme gidiyorum” dedim. Hacı annem zengin, anam da seviniyor “hacı annesinin yanında zengin olacak, iş adamı olacak” diye.

Nihayet vakıf olarak Süleymaniye’de kaldık.

Siz geldiğiniz zaman Süleymaniye’de kim vardı?

Ahmet Aytimur ağabey vardı. Fırıncı vardı. Hakkı vardı. Üzeyir vardı. Orada zamanla bize küçük bir oda verdiler.

Ne yapıyordu Aytimur ağabey o zaman?

Aytimur ağabey Kiğili pasajında küçük bir ticaret yapıyordu. Kur’an basıyordu. Fazla bir şey yaptığı yoktu dünya bakımından ama dershanede kalıyordu tabi. Biz ise doğrudan doğruya vakıf olarak geldik. Küçük bir oda verdiler bana, ikiye iki, dört metrekare bir odunluk. Niye? Bazı yazılacak mektuplar vs. var, o işe bizi koydular. Bilen kişi kabul ettiler.

Sizi Birinci ağabey mi tavassut etti?

Birinci ağabey ile aynı köydeyiz ki. Birinci “İstanbul’a gel” dedi biz de gittik. Birinci ile bir akrabalığımız da var gibi. Anamlar söylüyordu ben bilemiyorum tabi nasıl bir akrabalıktı. Kitapları tashih ile başladık.

Sizin bazı hatıralarınızı okudum. Mesela Tahiri ağabey odaya girer hizmet ederdi, Sungur ağabey odaya girer hizmet ederdi, diyorsunuz. Nedir hizmet etmek?

Üstadın işlerine bakarlardı. Abdest aldırmıştık dedi bana Tahiri ağabey. Bazı beşeri ihtiyaçları için yardım ediyorlardı. HİZMET, RİSALE-İ NUR’DA TAVSİYE EDİLEN ŞEY NEYSE ONU YAPMAKTIR

Bizim bugün hizmetten birinin bir yerde bir şekilde koşturması gibi anlıyoruz. Ama anladığım kadarı ile siz Risale-i Nur okumaya hizmet diyorsunuz. Ben onu sormak istiyorum.

Evet, doğru. “Hizmet nedir?” dendi bana. Ben dedim, “biz yolda giderken büyük şehirlerde, levhalar görüyorum. Bankacılar da, hizmetin hududu yoktur falan diyorlar. O zaman hizmet, Risale-i Nur’da tavsiye edilen şey neyse onu yapmaktır, hepsi bu kadar.

Başka bir hizmet bizim Risale-i Nur dairesi içinde anlaşılmaz. Tebliğ, Risale-i Nurların neşri, Risale-i Nurların muhtaçların eline geçmesi için gereken yoldan yürümek. Gezmek tozmak değil de, medrese münasebeti dairesinde.

Süleymaniye’de kaç sene kaldınız?

Beş-altı sene kaldık herhalde. 1967’de galiba öyle hatırlıyorum, Zübeyir ağabey ayırdı.

Siz geldiğiniz zaman Zübeyir ağabey yoktu. Ne zaman geldi?

Evet, yoktu. 1961-62’de geldi.

Ondan sonra Zübeyir ağabey ile kaldınız…

Aynı yerdeyiz, Süleymaniye. Başka medrese yok zaten.

Bediüzzaman’ı niye görmediniz? 1959’da Süleymaniye’ye geldiğiniz zaman Üstad hazretleri sağdı. Merak etmediniz mi Üstadı?

Çok merak ettim, fakat memleketteyken de nurcuyuz yani. Altı sene memlekette nurcuydum tabi. Fakat Üstada bizim bakışımız değişik. O zatın yanına gitmek için de çok fazla kalbi cesaret lazım. Onun için ben şöyle düşünüyordum. Yani İstanbul’a gittikten sonra bir cemaatin aralarına katılıp, o cemaatle Üstadın ziyaretine gitmek. O sorarsa o zat kimdir diye, o zaman beni söylerler Üstada. Çünkü ben, Üstada bakışımda bayağı heyecan yaşarım.

Hatta şimdi bile bu yaşımda Üstad sağ olsaydı yine gitmekten endişe ederdim. Yani Üstadın manevi şahsiyetinden çekiniyordum.

Üstad ile hiç mi diyalogunuz olmadı?

Mektup yazdım. O zaman dediler ki, madem gitmiyorsun Üstada mektup yaz.

Neredeydiniz mektup yazdığınızda?

Memleketteydik.

Üstad hazretleri neredeydi?

O zaman Emirdağ’daydı. Üstad mektubumuzu dinleyince hemen mektup yazdırdı. Celal ağabeyin yazısı bu… Yani büyük bir adammış, anlayışlı bir adammış manasında. Henüz ben gencim. Risale-i Nur’un Mısır’da radyoda dersi yapıldığını anlatıyor, bize dua ettiğini yazıyor. Bu mektubu bir arkadaş sakladı da, benim şimdi yanımda var mı yok mu bilmiyorum. O arkadaştan aldım ben kaybettim mektubu.

Üstad hazretleri o mektupta ne diyor size?

Dua ediyor. (*)

(*)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ

Çok aziz müşfik Üstadım Hazretleri !

Evvelen Şuhûr-u Selâse; Leyle-i Kadir ve bayramlarınızı ruh-u canımla tebrik eder eşrat-ı makbuleye mazhar dualarınıza âmin der, Zülfikâr-ı maneviyeyi kullanan ellerinizden hurmetle öperim. Arz ediyorum.

Kur’an-ı Hakim’in ayinedarlığında bulunup o envar-ı muazzamadan âlem-i insaniyete aksettirdiğiniz nur ehl-i iman için muzmer hakaik-ı kevniyenin vuzuhan görülmesine ziya ve hakaik-ı gaybiyenin bakiyane müşahedesine dürbün; insanlık mertebelerinin a’lâ-yı iliyyîn derecelerine sür’atle nurdan bir zat buyuruyor ve bid’alar zulûmatı içinde ve istilâsı anında cadde-i Kur’aniyeyi gösteren ve güneş altında birer projektör olmuştur. Ve tâdadla bitmez.

Tavsifinden bizzarure âciz kaldığımız meziyetleri hâvi külliyatından bizi ayıracak beşeri kuvvet yoktur. Allah ebediyyen siz Üstadımızdan razı olsun. Evet Üstadım Hazretleri, Nur külliyatı kainatın manasını; hilkatın gayesini ve marziyat-ı İlahiyeyi Kur’an hazinesinden öğretiyor. Bu külliyat canımız; cananımız; ona hizmet etmek en büyük gayemizdir.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Duanıza çok muhtaç ve müştak talebeniz

Rüşdü Tafral

Bütün udebaların tavsifinden aciz kalacakları Nur külliyatı hakkında söz söylemekten çekiniriz. Siz üstadım Hazretlerine dersimden bir nebze arz ederim.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz kardeşimiz Rüşdü,

Güzel mektubunuzu hasta olan Üstadımıza okuduk. Size çok selam ve dua ediyor. Siz de Üstadımıza dua ediniz. Elhamdülillah nurların futuhatı hertarafta fevkalededir. Hatta Mısır’da Hutbe-i Şamiye yirmi beş bin nüsha olarak basılmış. Şam Radyosu da bayramın birinci günü yirmi dakika kadar Risale-i Nur’dan ve Üstadımızdan bahs etmiş. Bunları müjde olarak yazıyoruz. Orada bulunan cümle kardeşlerimize pek çok selam ederiz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Tahiri, Zübeyr, Ceylan

Eminim ki sizin ezberinizdedir o mektup

O mektubu okumakta zorluk var, hatırımda kalmadı. Yani dua ettiğini hatırlıyorum. Risale-i Nur’un bazı haberlerini yazdığını hatırlıyorum.

Bunu iyi hatırlıyorum, ben şunu yazmıştım mektubun başlangıcında: ‘Zülfikar-ı maneviyeyi tutan ellerinizden öperim.”

Üstad hazretleri ile bir kere mi mektuplaştınız?

Bir kere mektuplaştık. Üstad geldi ben de İstanbul’a geldim. Görüşebilirim ama korkuyorum. Şimdi ben paşalarla görüşürüm fakat Üstadla görüşemiyorum.

Üstad vefat edince pişmanlık duydunuz mu?

Zübeyir ağabey demişti ki, ‘Üstad vefat edince ağlayamadım ve merak ettim neden ağlayamıyorum.’ Ağlayamamış Zübeyir ağabey. Doğrusu bazı ağlatıcı hadiselerin içinde ağlayamama durumu da oluyor. Biz o zaman vakıfız. Arkadaşlardan parası olanlar arabayı tuttular, gittiler Urfa’ya. Biz sadece baktık, çünkü para yok. Parasını bastıran gitti.

Vefat haberini aldınız o hissiyatı hatırlayabilir misiniz?

Ankara’dan telefonla İstanbul’a bildirdiler. Tabi Üstad ölecek diye hiç düşünmüyorduk. Öyle bir anlayışımızda yoktu yani. Daha yaşayacak, yaşar yani Üstad diyorduk. Oldukça kötü oldu bize, yani manevi yıkılış manasına gelen bir ızdırap tarzı oldu. Fakat o kadar ezilme tarzında değil. Yani Üstadın vefat etmesi adeta doğrudan doğruya cennete gitti diye buna inancın neticesi olacak. Ondan sonra gazeteler İstanbul’da baskılar yaptılar.

Zübeyir ağabey 1962’de İstanbul’a Kirazlımescit’e geldi. Zübeyir ağabeyi çok merak ediyorsunuz…

O devirde hakiki manasıyla Zübeyir ağabeyi bilmiyoruz. Mehmet Birinci’ye sordum; ‘Üstad vefat etti. Onun yerini koruyacak kime bakacağız?’ O zaman biz de yeniyiz tabi. Hatırlıyorum, ‘belki Hüsrev ağabey olur’ dedi. Sonra anladık ki Zübeyir ağabey kapalı. Kendisini kapatıyor. Sonunda anladık durumu. Süleymaniye hayatında birkaç sene kaldık. Oradan ayrılışımız 1967.

1967’de ayrıldığınız zaman Süleymaniye’de kim vardı?

O zaman Süleymaniye’de oturmuş sağlam bir medrese sistemimiz yoktu.

Ama meskûn kişiler vardır.

Evet. Zübeyir ağabey var, Ahmet Aytimur var, Ahmet Gümüş var. Mustafa Ekmekçi var. Eyüp Ekmekçi de var.

Fakat devamlı dershanede kalma hususu, sağa sola gitme değil de. Mehmet Kutlular bir zaman sonra geldi. Bizden sonra geldi. Süleymaniye’nin hizmet hayatını yüklendi. Sert bir zat. Medresenin nizamını kurmak cihetinde haklı bir zat. Yemeklerimizi ondan bekliyoruz. O bize yediriyor, içiriyor. Ve bazı ehl-i himmet ile de münasebeti var. Mesela biz Zeytinburnu’nda derse gidecektik, onun zamanında öyle olmuştu.

Mehmet Kutlular’a takılıyorduk biz de. Çünkü yol parasını o verecek. O zamanlar böyle biraz sert mizaçlı. Ben ise öyle düşünmüyorum. Sert davranma tarzı bizim beşeri münasebetimiz dairesinde olmuyor. Biz oradan 1967’de ayrıldık.

ZÜBEYİR AĞABEY GAZETEYE 19 MADDELİK BİR YAZI GÖNDERDİ

Niye ayrıldınız ağabey?

1967’ye kadar kaldım. Zübeyir ağabey bayağı sıkıntı çekti. Gazete durumunun hareket tarzından…

1967’de hangi gazete var?

İttihat, haftalık gazete. Öyle siyasi meselelere fazla girmediğinden bir derece makbul bir yoldan yürüyordu. Sonraları günlük gazeteye dönünce, merhum Zübeyir ağabey on sekiz maddelik bir yazı gönderdi. Onu Zübeyir ağabey yazdı, bana verdi. “Bunu çoğalt” dedi. Ben üç nüsha yazdım. Birinci nüshasını ben aldım, ikincisini de Zübeyir ağabeye verim. Üçüncüsünü de gazeteye gönderilmek için yine Zübeyir ağabeye verdim. Zübeyir ağabey bunu gönderdi. Sonra bir derste gazetenin genel müdürü Sabahattin Aksakal’dan sordum. Bizim bu yazıyı gönderdik, haberin oldu mu? Duydum, dedi sadece. Sen genel müdürsün orada nasıl duydun, göreceksin, bakacaksın. Yok, görmedim dedi. Göstermemişler ona. Biz o gazete hadisesinden dolayı ortaya çıkan çok dalgalanmalar oldu ama ben mümkün olduğu kadar kenara çekildim.

Ağabey 1967’de ayrıldığınızı söylüyorsunuz Süleymaniye’den Zübeyir ağabey ile birlikte mi gittiniz?

Zübeyir ağabey benim odama geldi o küçük odama. Zübeyir ağabey geldiği zaman kapıyı tıklar girer. Bazen de kendi odasında ocağı var, çay yapar bana da getirir. Bu sefer geldi, diğer gelişlerine benzemiyor. Dertli, sıkıntılı biraz. “Sen gider misin?” demiyor. “Sen Haseki’deki yere git” dedi. Haseki’de de bir medrese var, boş. Oraya adam sokmuyor Zübeyir ağabey. Demek düşündükleri var. Ben hiç Zübeyir ağabeyin sözüne “neden?” diye de sormam. Eşyalarımı aldım doğru Haseki’ye gittim. Oradaki bir kat daireye yerleştim. Aradan birkaç gün geçti, kapı çaldı. Zübeyir ağabey… Dedi ki, “buraya nurcular gelmesin.” Onun üzerine Kutlular geldiğinde Zübeyir abinin yasakladığını söyledim.

Bana dedi ki; “niye biz nurcu değil miyiz? Niye biz dershaneye gelemiyoruz?” “Bana ne söylüyorsun git de onu Zübeyir ağabeye söyle” dedim. Bu yasağı koyan ben değilim ki. İki-üç gün sonra Zübeyir ağabey geldi. Kapıyı açtım. Yattığım yere geldi, yatakta oturdu. Baktı, “kardeş burada sakatlı oda hangisidir.” Yani az rutubet, rutubet çok orada. “Burasıdır” dedim. “Peki, ben de burada kalsam olmaz mı?” “Olur” dedim. Hemen benim yatağımı öteki tarafa aldım. Ona o yatağımı verdim.

Sonra Süleymaniye’den çağırdı. Kuş yuvası yapar gibi yavaş yavaş topladı. Eyüp Ekmekçi’yi çağırdı. Ahmet Dernekli, Ömer Yirmiyedi. Sonra Ahmet Tanyel, onu sonra aldık. Orada hizmet hayatına beraber başladık.

O zaman mı kimse buraya gelmesin yasağı konuldu?

Oraya geldiğimizde Zübeyir ağabeye geliyorlar, görüşüyorlar. Zübeyir ağabeyden fikir almak değil, Zübeyir ağabey fikir vermekle, değiştirmek istiyorlar. Bu hususta çok şeylere şahit oldum.

Bir örnek var mı?

Mesela bizim Tevruz’da iken orada geniş bir teras var. O zaman henüz kapalı değildi. Zübeyir ağabey de o bizim dershane dediğimiz kısmın doğusundaki odadadır.

Terastan Zübeyir ağabeyin odasının penceresi hemen görünüyor. Fırıncı geldi. Daha doğrusu üç kişi geldiler. Fırıncı, Mutkan, Birinci. Zübeyir ağabey bana dedi ki, “seni almaya gelecekler.” Nereden biliyor bilmiyorum. “Sen hacı annene geç” dedi. Ben hemen hazırlanırken, neden diye de sormadım yani, sonra tekrar geldi “geçme” dedi. İstanbul’da böyle bir gencin bırakılması iyi değil. Bu sefer tuttu “Sen odanda kal, kapıyı sen açma ben açacağım” dedi. Tamam dedim. Sonra geldiler. Zübeyir ağabey hemen kapıya gitti. O açtı, baktılar ki Zübeyir ağabey karşılarında. Mehmet Birinci sezdirmeden gitti, görünmedi hiç orada. Baktı ki Zübeyir ağabey devrede. Hemen anladı, biliyor Zübeyir ağabeyin durumunu, neler yapar diye.

Abdulvahit de içeri girdi tebessüm tarzında. Hol kısmında bulundu o da gitti. Fırıncı ise Zübeyir ağabeye takıldı. Zübeyir ağabey içeri aldı onu. Kendi odasına aldı.

Anlatıyor da anlatıyor Fırıncı. Ben de merak ettim. Dışarı çıktım oradan pencereden görürüm dedim. Gördüm. Zübeyir ağabey yatağında yatıyor, yatıyor derken uzanıyor uykuda değil yani, Fırıncı anlatıyor. Gençleri hareketlendirmek lazım, böyle lazım falan. Zübeyir ağabey de dirseğini dayıyor, biraz doğruluyor Fırıncı’ya; “ben senin dediklerini Üstadımdan işitmedim, Risale-i Nur’da görmedim, kafam çalışmaz” diyor.

Fırıncı yine kendi bildiklerini kendi anladıklarını anlatıyor. Tavrı Zübeyir ağabeye “evet” dedirtmek. Yani “bunları yapın iyidir, güzeldir.” Mümkün mü onun dediği ve yaptığı şeyler. Ben tabi sonradan gördüm bunları, işittim de.

Sizi niye almaya geldiler? Nereye götürecekler? Ne yapacaklar?

Bir toplantıları var. Uhuvvet toplantısı adını vermişler. Ben tek kalacağım orada. Birkaç kişi, vakıf denen kişilerin toplanması var. “Sen niye bize katılmıyorsun da Zübeyir ağabey ile beraber yaşıyorsun” diye bizi zorlayacaklar.

O zaman yalnız sizi mi yoksa Zübeyir ağabey ile kalanların hepsini mi?

Zübeyir ağabey ile kalanların derdinde değiller. Bana, seni alacaklar, dedi. Bunu nereden haber aldıysa…

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP’İN GAZETE ŞARTLARI

Zübeyir Ağabeyin o günkü gazeteye 18-19 maddelik bir yazı gönderdiğini söylediniz. Nedir bu maddeler?

Bu maddeler herkes tarafından biliniyor. Tekrar hatırlatmak isterseniz yayınlayabilirsiniz.

Madde-1:

Salih Özcan imtiyaz sahibidir.

Madde-2:

Mustafa Polat umumi neşriyat müdürüdür.

Madde-3:

Gazetenin personelini tayin ve lüzumu halinde tebdil, umumî neşriyat müdürüne aittir.

Madde-4:

Gazetenin politikası; sahibi ve umum müdürünün de dâhil olduğu bir istişare heyeti tarafından tayin edilir. İstişare heyetindeki kimseler: Salih Özcan, Mustafa Polat. Abdurrahman Nuri, Halil Küçük, Ahmed Şahin, Rüştü Tafral, Mehmet Kutlular, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Birinci’dir. Karar ekseriyetle verilir.

Madde-5:

Sermaye 30 Ağustos 1968′e kadar Salih Özcan tarafından temin edilecek.. Sermayenin geri alınması, intişarın altıncı ayından sonra, iki binden az beş binden çok olmamak üzere çekilebilecek.

Madde-6:

Gazetenin sahibi (Salih Özcan) Umumi neşriyat müdürü gibi maaş alacak ve sermaye olarak yatırdığı parayı tamamen çektikten sonra, artık para çekemiyecek. Kâr, gazetenin döner sermayesi olarak kalacak ve inkişafına sarfedilecektir.

Gazete kapandığı takdirde, sermaye ve mal durumu istişarenin kararına göre tasarruf edilecektir. Mukavelede değişiklik de ancak istişarede bulunanların kararına göre olacaktır.

Madde-7:

Neşriyat Müdürünün işinden çıkarılma vesaire durumları müşaveredeki kimselere aittir.

Madde-8:

Gazete Risale-i Nur’a aykırı neşriyat yaptığında, istişaredeki kimselerin kararıyla kapatılır. Sahibi ve neşriyat müdürü bu isimle bir gazete çıkaramaz.

Madde-9:

Kitap tanıtma işi, istişare kararıyla yapılır.

Madde-10:

Gazetedeki neşriyatta, halde ve mazide Risale-i Nur’un aleyhindeki kimselerin yazıları neşredilmez.

Madde-11:

Risale-i Nur’u devamlı mütalaa ile meşgul olup, Risale-i Nur’un meslek ve meşrebiyle halen ve kalen yaşayan bir Nur talebesi, herhangi bir husus hakkında, Risale-i Nur’dan ve Üstadımızdan me’haz göstererek tenvir ve ikaz edici bir şey söylerse, istişaredekiler onu kemal-i hürmetle dinleyecek ve nazara alacaktır.

Madde-12:

Risale-i Nur parası, sermayesi elinde toplanan herhangi bir Nur talebesi veya Nur nâşiri gerek re’sen, gerek dolayısıyla gazeteye ortak olamaz.

Madde-13:

İstişaredeki kimselerden sahip, müdür ve orada memur olarak çalışandan başka biri, istişaredeki kimselerin izni olmadan gazetede maaşlı olarak çalışmayacak. Bu şahısların gazeteden maddeten istifadeleri hiç bir çeşit ve surette olmayacaktır.

Madde-14:

İstişaredeki kimseler, burada (İstanbul’da) her zaman hazır oldukları için tercih edilmiştir. Bu itibarla Risale-i Nur’dan ve Üstad’dan ve geçmiş hadisattan me’hazler göstererek de, herhangi bir Nur talebesi ile istişare edilebilir. Onun tenvirkâr fikirleri kemal-i hürmetle nazara alınır.

Madde-15:

İstişarenin âdâbına son derece riayetkâr olunacak. Müdavele-i efkâr ve istişare esasında cahillerin sıfatı olan laftan kuşkulanma, alınma, evham etme, kızıp tehevvüre gelme, bağırıp çağırma gibi amiyane şeylerden son derece içtinab edilecektir. Kanaatlara hürmet, muhabbet ve müsamaha bu kimselerin şiarı olacaktır.

Madde-16:

İstişaredeki kimseler namına, onlardan habersiz olarak, istişare dahil bir kimse, başkalarınca sorulacak herhangi bir şeye, tek başına cevab veremez. Not alır, gelir istişare edeceklerle istişare eder.

Madde-17:

İstişaredeki reyler arz ve izhar edilirken, indî, şahsî veya sair meslek, meşreb ve cereyanlardan mülhem şeyler söylenmekten kaçınılıp delil ve me’hazden, Risale-i Nurun meslek, meşreb ve tarzından ilham alınmaya çalışılacak ve rızay-ı Îlahi ile hareket edilecektir.

Madde-18:

Dine hizmet gayesiyle olanlarla görüşüp konuşmalarda, başka cereyanlarda görünen iftira ve ittihamlarla, şöhretperestlik ve maddi menfaatlar gibi gayet çirkin manalar verilmiyecek. Mesleğimiz hüsn-ü zandır. Biz Müslümanız aldanırız, aldatmayız.

Madde-19:

Gazetenin istişaredeki kimselerin re’yi ile çıkarıldığını halka; Mustafa Polat, Salih Özcan vesairleri tarafından suret-i katiyede söylenmiyecek. Çünki hem gazeteye, hem hizmete darbeler gelir. Aksi takdirde istişaredeki kimseler, gazete ile alakalı olmadıklarını ilan edeceklerdir.

Size filozof da deniyor. Nereden çıktı bu?

O zaman ilk devrelerde biraz felsefe ile de meşgul oldum.

Risale-i Nurları tanıdıktan sonra da felsefe ile meşgul oldunuz mu?

O zaman oldum, o nam kaldı işte. İlk ortaya çıkış sebebini şöyle düşünüyorum. Yani bu adam filozof, bunun dediğine itibar edilmez.

Ben öyle duydum. Nitekim geldim sizi ziyarete işte söylüyorum. O zaman çok gür, kıvırcık saçlarınız vardı. Başınızda Urfa ya da Van usulü yünden bir takke vardı. Bir kere gördüm. Ben de “bu gerçekten filozof” dedim sonra geri çıktım.

Onun için geliş şekli belli muayyen bir merkez değil de yayıldı artık bir yerlere. Bu Yeni Asya’dan başladı. Yeni Asya, bu adam biliyor, söylüyor, anlatıyor ama bu adam felsefecidir diyordu.

Haseki’de ne kadar kaldınız?

İki sene kadar gibi hatırımda.

Saydığınız isimler; Eyüp Ekmekçi, Ahmet, Emin, siz, Ahmet Tanyel ve Ömer Yirmiyedi. Ne yaptınız Haseki’de?

Kitaplar basılıyordu. Bize de tashihat geliyordu. Tashih yapıyorduk ve de onu tekrar gönderiyorduk. Bu şekilde devam etti. Zübeyir ağabey de başımızdaydı. Fakat yani yine o dalgalanmalar var. O arada ortak bir yoldan yürüyoruz ama mesleki hayattaki olan yanlışlıklar Zübeyir ağabeyi rahatsız ediyor. Hatta bir gün, Zübeyir ağabeye “seninle bir yere gittiğimiz zaman dikkat çekiyor ve damarlar kabarıyor, biz beraber gitmeyelim. Daha iyi olur” dedim, tahrik etmemek için. Tamam, dedi, kendisi gitti. Yeni Asya’daki arkadaşlarla görüştü. Şu teklifi yaptı, gelince bana söyledi aynen. Onlara dedim ki, “tamam hiçbir araya girmeyeceğim, size karşı olmayacağım. Ancak bir teklifi var. Hizmet hayatını has daire, bizim dar yerdeki dediğimiz hizmetlerimizle sizin geniş yer dediğiniz hizmetleri ayıracağız” diyor Zübeyir ağabey onlara.

Kime?

Mehmet Fırıncı, Mehmet Kutlular, Abdulvahit. Bir ay sonra mı 15 gün sonra mı tam bilmiyorum ne kadardır tekrar gitmiş Zübeyir ağabey, tekrar aynı şeyi teklif etmiş.

Yani teklif Zübeyir ağabeyden mi gidiyor?

Evet, Zübeyir ağabeyden.

Hizmetlerimizi ayıralım mı diyor?

Ayıralım. Biz neşriyat hizmetini dershanede yapalım…

Neşriyat deyinceyine akla gazete geliyor da

Yok hayır. Biz Risale neşriyatını yapalım siz de geniş dairede bulunun. Hiçbir iğbirar duymayacağım. Üç defa Zübeyir ağabey gidiyor, “estağfurullah” diye cevap verdiler. O zaman gitmeyi kesti, artık olmayacak. E tabi Zübeyir ağabey bu konuda epey eziyet çekti. Zübeyir ağabeyin tarzı biraz değişikti.

Bir gün Mehmet Şevket Eygi İstiklal gazetesi sahibi ile Doğu gazetesi sahibi Necip Fazıl bir kitap yazdı. Çeşitli büyük zatların tarihçelerini bir kitap yaptı. Üstadı da aldılar. Zübeyir ağabey istedi, okuduk biraz tashih ettik, bazı yanlış yerler var. Necip Fazıl’a götürdük, fakat Necip Fazıl bunu kabul etmedi. Şevket nurcu tarafı gibi görülüyor, Zübeyir ağabey üzüldü. Bu sefer bizi yazıhanede topladı. Bekir ağabeyin pasajın arka tarafındaki odasında. Orada bir konuşma yaptı Zübeyir ağabey. Şevket Eygi’nin de yanlış hareket ettiğini, yanlış yaptığını anlattı. Biz oradan çıkacağız Haseki’ye gideceğiz Zübeyir ağabey ile. Çıktık yazıhanenin birinci kapısından. Derken Şevket Eygi’nin başı göründü yukarı çıkıyor bize doğru. Zübeyir ağabey kollarını açtı bir sarıldı Şevket Eygi’ye. ‘Kardeşim ben hastayım ziyaretine gelemiyorum.’ ‘Estağfurullah efendim bizim gelmemiz lazım’ diye birbirlerine iltifat ettiler. Biz devam ettik yolumuza. Şevket Eygi de içeri girdi.

İçerde eleştirdi ama dışarı çıkınca Şevket Eygi’nin yüzüne eleştiride bulunmadı. Bunu nasıl yorumlamak lazım?

Buna şu denir; mesleki hayatın kurulmasında hassas olmak fakat İslam cemaatini de toplayıcı olmak. Esas bu. Ben bunu Sungur ağabeye anlattım. Sungur ağabey öyle düşünmüyordu. Bizimkilerin yaptıkları gibi vurucu kırıcı zannediyordu bizden geliyor diye. Masaya bir yumruk vurdu Sungur ağabey, ‘vay böyle ha’ dedi. Evet, ağabey dedim. Zübeyir ağabey İslam cemaatini dağıtmak için değil ama mesleği de korumak gerekli. Sungur ağabey de, mesele çok dedi. Teyit ve tasdik etti. Derken Haseki’ye geldik.

Haseki’de devam ediyoruz. Fakat meslek hayatının dalgalanmaları devam ediyor. Zübeyir ağabey de çalışıyor, uğraşıyor düzelsin diye fakat mümkün değil.

Dalgalanan ne? Düzeltmeye çalıştığı ne?

Dalgalanan, dar dairede olan bizler gibi kimselerin aleyhinde bir durumun ortaya çıkışı vs. Geniş dairede o yoldan daha fazla ilerliyorlar. Geniş dairenin sahasında daha fazla ana kadro yığıyorlar, daha fazla insanları çekiyorlar.

O zaman sizin söylemekten imtina ettiğiniz şeyi şimdi ben söyleyeyim. Doğru ya da yanlış deyin. Dar daire dediğimiz şey, cemaat içi irtibatlarda bazı kardeşlerin, ağabeylerin aleyhlerinde sıkıntılar oluşuyor. Dışarıda da siyasi arena içerisinde, içtimai hayat içerisinde olması gerektiğinden daha fazla oluşum oluyor. Doğru mudur? Söylemek istediğiniz bu mudur?

Doğrudur, bu. Tabi ki dini cemaatler bundan üzülüyorlar. Karşı çıkıyorlar. Âlem-i İslam’a kadar uzanıyor bu mesele. Zübeyir ağabey de düşünüyor illa ki. Çokları tarafından bilinmiyor. İçimize siyasi cereyan tarafından girenler var. Yönlendirici. İçimize sokulanlar var. Onlar da bizim bu malum arkadaşları celbetme, ciddi imkânlar veriyor. Ve de o tarafa doğru yollar açıyor. Geniş daireye doğru yol açıyor. Bu hususta elverişli birisi… Bu şekilde genişlemeyi medrese hayatımıza kadar getiriyorlar.

Geniş daireyi medrese hayatımıza getiriyorlar ne demektir? Bizim bu konuştuğumuz 40-45 sene önceki olaylar. Şimdi tabi siz 45 sene önceki hassasiyetle konuşuyorsunuz. Ben bunu çok iyi anlıyorum. Sizdeki dava sorumluluğu ve Risale-i Nur bilinci bazı kelimeleri telaffuz etmekte zorlanıyorsunuz.

Ben bunu çok iyi anlıyorum. Allah sizden razı olsun. Ama şimdiki nesil, bu sizin söylediğiniz şeylerden hiçbir şey anlamaz. Ama sizin, bizim, şimdiki nesile bir şey vermemiz lazım. Bakın geçmişte bu böyle olduğu için şöyle bir durum hâsıl oldu. Onun için böyle yapmayın, şöyle yapın diyeceğiz. Ne demek bu?

Siyasetle meşgul olan Şeyh Salih ziyarete gelince, gözümün önünde olan mesele bu. Zübeyir ağabey odasına çekti, kapıyı da kapadı. Bizim oradaki malum gençler merak edecekler tabi bu zat geldi acaba ne konuşuyorlar. Zübeyir ağabey bunları hesaplıyor. Ses dışarı çıkmayacak kadar hafif konuşuyorlar.

Benim dikkatimi çeken taraf bu. Konuşmalar bitiyor, aradan bir zaman geçiyor. Merak edenlerin merakını gidermek için sesi yükseltiyor. Neymiş, yine her zaman onun demiş olduğu hizmet, fedakârlık vs.

Mustafa Polat’a söyledi; “Bak Mustafa Polat, kardeşim bizim dershaneleri herkes bilmez ama sizin yeriniz herkese açık. Size her türlü kişiler gelir. Siz orada medrese hayatına, hizmete uygun kimseleri görünce tek tük bize gönderirsiniz. Basamak yaparsınız, gerisi size kalır yani ne yaparsanız yaparsınız” diye hikmetiyle beraber anlattı.

Hâlbuki biz görüyoruz. Mesela orada medresede vakıf olan bir kardeşi çağırıyorlar. Gel İstanbul’a gazete hizmetine diye. O da geliyor çağrıldığı için. Acaba doğru mu eğri mi nedir bu diye. Zübeyir ağabeyi dinlemek istiyor o zat. Yani o desin de o zaman gelirim yoksa gelmem, medrese talebeleri oraya gelir mi? Bekir Beyin yerinde bir toplantı yaptılar. Zübeyir ağabey de geldi oraya. Ben de oradayım. Zübeyir ağabey bir konuşuyor. Öylesine konuşuyor. Yani muayyenlik vasfında değil konuşması. Konuşması arasında bir zat, bir cümle kaptı, sakladı onu. Sonra Zübeyir ağabey çıktı gitti. O kardeş sordu, ‘Zübeyir ağabey ne dedi, gel mi dedi, git mi dedi? Anlamadım’ dedi. Dediler ki, ‘o kadar uzun konuşmasından seçilmiş bir cümle var. E sen bunu duymadın mı Zübeyir ağabeyden?’ ‘duydum’ ‘tamam o zaman gel demektir’ dedi. Hâlbuki hiç alakası yok. Ben dinledim orada gelme diyor Zübeyir ağabey fakat çok kaygan bir manada söylüyor. Nihayet kardeş kanaat sahibi olmadı. Bekir Beyin orada sağ tarafta bir oda var, karanlıklı biraz. Zübeyir ağabeyi o gelen zat orada yakaladı. ‘Ne yapayım ben, siz açık söylemediniz’ dedi.

Ben de o esnada Haseki’ye gidelim diye Zübeyir ağabeyi arıyorken oraya girdim, rast geldim yani. Zübeyir ağabey ayakta o da ayakta karşısında. ‘Kardeş, böyle ne yapıyorsun benim vücudum ispat eder, anlatır size.’ Hep çekiniyor yani benim gibi olman gerekiyor, ben medresede isem sen de medresede ol. Yine anlamadı adam geldi. Zübeyir ağabeye dedim ki; ‘ağabey siz kapalı konuşmaktan iyi anlamıyorlar onun için açık söyleyin.’ Buna benzer çok hadiseler var.

Öğrenci olayları var, mahkeme var. Nedir bu mahkeme?

Evet. Bir genç, nurcu dostu gibi görünüyor. Milli mücadeleci de yine bizim dairemizde gibi görünüyor. Kanlı Pazar dedikleri bir yer var. Orada bu bir arkadaşımızın mahkemesi var. Mahkemeye verilmiş, bir cinayet işlenmiş, yaptı mı yapmadı mı diye. Bizimkiler bu mahkemeyi protesto etmek için mücadelecilerin çeşitli gençleri ile toplandılar Sultanahmet’te.

Zübeyir ağabeyin haberi oldu. ‘Kardeş bir araba tut. Hastayım ben’ dedi. Yani arabayla gideceğiz oraya, mahkeme yerine. Bir araba tuttum ikimiz gittik. “Sen araba içeri girmeden in” dedi. Biz anlaşmalıyız yani. “Ben hastayım mahkemenin avlusuna kadar gideyim sen arkadan gelirsin” dedi.

İkimiz beraber görünmeyelim diyoruz. Öyle yaptık. Zübeyir ağabey benden önce bu bazılarını dışarıda gördü ve onları halka yaptı. Şiddetle konuşuyor onlara. Çok şiddetli konuşuyor.

Zübeyir ağabeyin çok hararetli bir durumu vardı. Bir resmi vardı o anın, Şahiner çekmişti. Şahiner ne anlıyor biliyor musunuz? Bana anlatıyor sonradan. Zübeyir ağabey, bu yapılan maddi hareketlerin hoşuna gidiyor o da teşvik için gelmiş, diyor. Hâlbuki Zübeyir ağabey çok rahatsız. Hatta o günün akşamında beni yatırmadı. Odasında oturduk, sabah namazına kadar kaldık.

Dertlerini açtı konuştu. Namazdan sonra yattık. Haliyle öğlene kadar yatacağız.

Dertlerini ne konuştu?

Ne konuştuğu meselesini bırakacaksın.

Tamam, ne konuştuğunu detaylı söylemeseniz de şu meseleleri şöyle konuştuk diye söyleyebilirsiniz.

Bu yapılan hareketlerin Risale-i Nur’a çok ters düştüğünü anlattı. Bizim işlerimiz değil onlar, medrese ehlinin işi değil. Medreselere tek tek haber verilmiş, yarın bu saatte herkes orada olsun diye. Zübeyir ağabeyin bundan bir haberi yok yalnız. Sonra Zübeyir ağabeyin haberi oluyor.

Doğru mu? Zübeyir ağabeyin haberi olunca… Tabi bizim düsturlarımızda, prensiplerimizde, Risale-i Nur’un düsturlarında yok ki öyle bir şey. Müspet hareket var. Bu da müspet hareket değil.

Silahlar var dağıtılmış arkadaşlara. Bu yol bize kapalıdır. Bu yol olmaz, bize gitmez. Öteki tarafın daha hoşuna gider yani. O zaman orada çok şiddetli bir konuşma yaptı Zübeyir ağabey.

Ne konuştu hatırlıyor musunuz?

Mesela bir cümlesinden söyleyeyim ama fazla değil yani. “Siz, Risale-i Nur’un dört temeline bombalar koyuyorsunuz. Gidin gidin Risale-i Nur size muhtaç değil, gidin” diye bağırıyor. Şimdi bizim Şahiner de kendisi anlattı. Hoşuna gidiyor, Zübeyir ağabey destekliyor diye zannetti.

Risale-i Nur’un bu dört temeli hangisidir ağabey?

Dört temeli derken, binanın temeline bomba atıyorsunuz demek yani. Sonra bana Zübeyir ağabeyin onun için geldiğin zannettiğini söyledi. Ben alakası yok dedim. Ben sabah namazından sonra yattım ancak öğle kalkacağım.

Zübeyir ağabey yatağıma geldi. Zaman zaman gelirdi, bir kalem kâğıt sesleri ile kaldırırdı beni konuşacağız diye. Şimdi Zübeyir ağabey geldi, kalk kalk, dedi. Acaba yangın mı var dedim ben de, Zübeyir ağabeyin hiç böyle dediğini duymamıştım. Hemen kalktım. Hemen git, yazıhaneye telefon et, dedi. Kimse var mı yok mu haber getir. Ben hemen fırladım gittim. Bizde telefon yoktu. Dershaneye telefon koymadık herhalde. Dışarıda bir telefon kulübesi var. İçinde kimse yok. Kapıyı çaldım kimse yok. O zamana kadar baktım ki Zübeyir ağabey aşağıya inmiş elektrik direği var ona tutunuyor, bekliyor. Kimse yok ağabey, dedim.

Hemen bir araba tut, dedi. Tuttum. Gittik doğru Cağaloğlu’daki binaya. Orada da Zübeyir ağabey dehşetli bir şekilde konuştu.

Zübeyir ağabey size bir mektup vermiş. Ne zaman verdi bu mektubu?

Tevruz’da iken verdi. 1970 civarında verdi. Beni içeri çağırdı. Gittik. Yatağında oturdu ben de yatağın kenarında oturdum. Bana yazdığı mektubu uzattı. Bak, dedi. Bakalım ne diyorsun. Ben okudum. İçinde olan meseleler açık isimlerle, o günkü benim anlayışım -yine aynı anlayıştayım- o şekilde onlara bu şeyi bildirmek bana göre değil.

Şimdi isimleri söylemeden mektubu bize okuyun.

Yok. Mektubu okumak değil de muhtevasını. Muhtevasında, aklımda kalanları söylemeyeyim de, mevcut kadronun hareketlerinin hayli yanlış olduğunu anlatan, tepki gösteren bir mektup. Ben mektubu okuyunca bana evet, tamam diyecekse yazacağım daktiloda. Tamam demeyecekse kendisine vereceğiz. Ben fazla tesirinde kaldım. Bana, ne diyorsun mektuba, dedi. Ben ağzımı açıp da bir şey diyemedim. Orada bir küçük sobası var, sobaya işaret ettim. Kapağı var üstünden, teneke soba. Ben sobayı işaret edince mektup elimde. Peki, dedi. Döndü arkasını bana doğru, denize doğru oturdu. Ben de hemen gittim kapağı açtım attım içerisine.

Zübeyir ağabey vefat edinceye kadar Tevruz’daydı değil mi?

Tevruz’da. Fakat şöyle bir şey oldu. Zübeyir ağabey zaman zaman karşı tarafta meşhur bir yer var ya Çamlıca, oraya giderdi.

Birkaç gün kalırdı. Bir gün beraber geldik buraya, çürümüş bir tahta var. Ben burada kalamam, dedim. Bir akşam kaldım döndüm. Kendisi dönerken boğaz vapuru ile dönüyor. Mart, hava soğuk, vapurda gidiyor. Güvertede oturdu bir kenara. Saçı var gibi görünür ama saçı yok, dikkatli bakarsan deri görünüyor. Orada başından üşüttü. Çok üşüttü ama.

On beş dakikalık bir mesafe vapur ile geliyor. Zaten böyle direnç durumu da fazla yok. Vapurdan çıktı ancak -hususi bir arabaları yok o zaman- Süleymaniye’ye kadar gelebildi orada düştü ve komaya girdi. Oradan da ahirete göçtü.

Zübeyir ağabey vefat etmeden önce Tevruz’da iken kim ziyaretine gelirdi?

Fırıncı gelirdi. Abdulvahit gelirdi. Mehmet Birinci de ara sıra gelirdi ama Kutlular’ı hiç hatırlayamıyorum. Mehmet Kutlular bütün hayatını, siyasetini, politikasını, hizmetini, fikriyatını her şeyini Zübeyir ağabey üzerine tesis ettiğini iddia ediyor. Zübeyir ağabeyin fikri yapısı hep ortada. Nasıl olacak? Mehmet Kutluların da anlayışı, yaşayışı, fiili durumları ortada. Nasıl olacak ki?

Yani uymuyor mu birbirine?

Birisi tamamen has dairenin içinde, birisi de geniş dairenin merkezinde.

Zübeyir ağabey sağlığında iken başbakanla hiç görüştü mü?

Hiç zannetmiyorum

Biz demokrat değil miyiz?

Biz demokrata hemen düşer diye bakıyorduk. Üstad hazretleri tasviben değil de tercihen demokrat dedi. Yani bu bundan daha ehven. Daha az zararlı. Şimdi tasviben olunca onun bütün şerlerine de ortak oluyorsunuz.

Zübeyir ağabey demokratlıktan ne anlıyordu? Siyasetten ne anlıyordu?

Birkaç defa Zübeyir ağabeyin dediği bir şeyi anlatayım, hepsine birden cevaptır.

Ayaktadır Zübeyir ağabey, şöyle derdi bize birkaç defa, “Demirel pamukel, öyle de olur böyle de olur.” (avucunu bir aşağı bir yukarı çeviriyor) Şimdi biz Demirel’in partisine rey veriyoruz. Zübeyir ağabey de onun partisine rey veriyordu fakat ehven-i şer olarak. Şimdi bir partinin liderine öyle de olur böyle de olur denmez ama Zübeyir ağabey Üstaddan gördüğünü söylerdi. Öyle de oldu zaten.

Peki, o sıralar Mehmet Kutlular Yeni Asya’nın başında iken Demirel ile görüşüyordu. Zübeyir ağabeyin buna tepkisi var mıydı? Hatırlıyor musunuz?

Bu hadiselerde Zübeyir ağabeyin hiç razı olmadığı gözümüzle, kulağımızla bildiğimiz bir meseledir. Yeni Asya’nın ilk devrelerinde gazete yok da haftalık mecmua var. Bir dereceye kadar siyasetten daha çok ilmi meseleler gibi durumlar vardı. O zaman Zübeyir ağabey fazla muhalefet etmedi. Gazeteye dönüş yaptıktan sonra, orada fazlaca siyasi ve siyasi gruplarla mücadeleye girince Zübeyir ağabey artık olamaz dedi. Fakat fiilen ortaya çıkıp ilan etmedi.

Neden?

Nedenini doğrusu Zübeyir ağabeyden sormamız lazım ama Zübeyir ağabey de berzah âleminde nasıl soracağız? Tahiri Mutlu ağabey cevşen okur ve ağlardı.

Rüştü Tafralı röportajının son bölümünde Tahiri Mutlu ağabeyi anlatıyor

Tahiri Mutlu ağabey ile kaç sene kaldınız?

Zübeyir ağabeyden fazla. Zübeyir ağabeyden sonra 1977’ye vefatına kadar. Gündüz kaylule dersini yaptırdı, gece de ahirete gitti.

Tahiri ağabeyTevruz’a ne zaman geldi?

Evvela Haseki’ye geldi.

Siz Süleymaniye’den çıkınca Tahiri ağabey orada mıydı?

Zaman zaman geliyordu. Fakat Haseki’de teksir çalışmasının başına geçti.

Biz Tevruz’a geldik. O da bir süre sonra geldi. Vefatlarına kadar bulunduk.

Tahiri ağabeyi nasıl ifade edersiniz? Nasıl anlatırsınız?

Tahiri ağabey gıybetten çok kaçar. Hizmet bakımından ele alırsak, neşriyat dairesinde hep bulundu. Neşriyat dediğimiz de Risale-i Nur neşriyatı.

TAHİRİ AĞABEY CEVŞEN OKUYOR VE AĞLIYOR

İbadeti nasıldı? İbadetini çok anlatırlar sanki çok farklı ibadet ediyormuş gibi.

Çok dikkatli ve takvadarane idi. Bir gün Tahiri ağabeyin elinde sabunla beyaz bir bez var, mestinin boyasını çıkartıyor. “Ne yapıyorsun ağabey” dedim. “Bu boya olunca mest olmuyor dediler” dedi.

Bir de biri bir şey söylerse inanmazmış, tahkik ettirirmiş. Güvendiği kimsenin dediğine inanır hemen. Su-i zanlı değil. Bir gün bir iş için odasına girdim. Oturmuş, elinde Cevşen’i var, gözlerinden devamlı yaşlar damlıyor. “Sonra konuşuruz” demek istedim ve çıktım. Ertesi gün dedi ki, “çok tatlı lezzetli oluyor.” Cevşen okuyor ve ağlıyor.

Arapçayı da biliyor muydu?

Hissediyordu. Katiyen aleyhte bulunmak gibi şeyler yapmazdı. Çok çekinir ve korkardı. Çok halim selim bir hayatı vardı. O’nun hayatına muttali olan kimsenin O’na hürmet etmemesi mümkün değildi. İlla ki vicdanı bozulmuş olsun. Haseki’de abdest aldım kendi odama geçeceğim. Tahiri ağabey de ortada durdu. Bana havluyu uzatıyor. Ben çekindim. Israr etti al diye. Böyleydi Tahiri ağabey.

Üstad hazretleri Tahiri ağabey için ‘Melekler bile ondan hayâ eder’ demiş

Doğrudur. Risale-i Nur’un faziletinden fazlaca almış. Çünkü çok fazlasıyla itimadı var Risale-i Nur’a, Üstada.

Zübeyir ağabey ve Tahiri ağabey ile beraber kaldınız. İkisinin beraber sohbetini hatırlar mısınız?

Tahiri ağabey istiyor ki ben hemen odama geçip de masa başına geçmeyeyim. Ben de öyle alışmışım. Biraz ikindi namazından sonra oturup sohbet edelim. Ben nereden bileyim ki Tahiri ağabey öyle ister. “ahi, hemen kaçıp odana gidiyorsun. Biraz otur da sohbet edelim.” Oturduk.

Lahika mevzuunu açtık. Lahikalar nedir? Çok dikkatimi çekti. ‘Parası benden hemen gidip teksir makinesi alacaksın’ dedi. ‘Ağabey akşam oldu şimdi bütün binalar kapalıdır.’ ‘Yok, Allah bizim için bir binayı kapattırmaz.’ Hemen çıktım. Bizim Erol’a gittim. Bakırköy’de bizim bir arkadaşımız var onu buldum. Bize tüm dökümanları getirdi ve o makineyi hemen aldık. Tahiri ağabey ile lahikalar hazırladık. Lahikaları da biraz geniş tuttuk. Tahiri ağabey o günkü şartlarla zengin bir zat değil.

Bütün parasını verdi ve teksir makinesini getirtti biz de başladık. Bu herkesin yapacağı fedakârlık tarzı değil. Tahiri ağabey bir şeyin doğruluğunu anlayınca hemen onu icraata sokar.

Bu soruyu sorunca aklımdan şöyle bir şey geçti. Tahiri ağabey ile Zübeyir ağabey karşı karşıya oturup birbirleriyle, ‘Hatırlıyor musun Üstad hazretleri…’ diye başlayan sohbet ediyorlar…

Yok, o tarz yapmadılar. Zübeyir ağabeyin tarzı fedakârlık… Tahiri ağabeyin ise dini hayatta samimiyet.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP FATİH SULTAN’IN RESMİNE DİKKAT ÇEKTİ

Üstadın birçok özellikleri var ve bu özellikleri has talebeleri üzerine dağılmış. Ancak bu has talebeleri bir arada olunca bir Üstad meydana gelir.

Zübeyir ağabeyin biraz daha farklıdır. Çağırdı beni. Odasına gittim. Elime bir gazete uzattı. Aldım oturdum. Fetih gününün İslami bir gazetesi. Birinci sayfasında Fatih hazretleri atına binmiş. Gazetenin altında baştan başa tek satır bir yazı var. Buna bak, nasıl buldun?

Baktım, iyi, dedim. Bir daha bak, dedi. Bir daha yazıyı okudum, heceledim. İyi, dedim. Bir daha bak, dedi. Üçüncü defa iyi deyince sordu. ‘Bu resim kaç yaşlarında görünüyor?’ 50-55 civarında, dedim.

‘Peki, Fatih İstanbul’u fethettiğinde kaç yaşındaydı?’ 20 küsur yaşındaydı, dedim. Yatağında otururken kalktı, heyecanlandı biraz.

‘Burada parmak var. 50-55 yaşlarında bir kumandanın böyle bir fetih yapması tarihen mümkündür hatta memuldur. Fakat 20 küsur yaşlarındaki bir gencin böyle bir fetih yapması tarihen memul değildir. Bunu gizlemek için yaşını büyük gösteriyorlar burada. Ve bu gazete İslami bir gazete.’

Seyyid Kutup’u idam ettiler. Onun arkadaşlarından bir profesör İstanbul’a geldi. Kaçtı gibi duydum ben ama geldi. Nurcular ile görüşmek istiyor. Kavurmacı’nın evinde -evi biraz geniş, birkaç oda iç içe açılıyor, epey kişi alıyor- arkadaşlar doldu. Benim de dersim Zübeyir ağabey tarafından Yüksek İslam’a verilmişti. Fakat o gün ben birisini kendi yerime gönderdim profesör geleceği için. Kavurmacılar’ın dersine geçtim.

Zübeyir ağabey gelecek, gelen profesörle Zübeyir ağabey konuşacak. Nurculuk meselesinin malumatını verecek. Fakat Zübeyir ağabey yok ortada. Cemaat hep orada. Ben de merak ettim. Bakayım Zübeyir ağabey nerede. Mutfağa girdi dediler. Baktım mutfakta yuvarlak bir şeyde ağabey oturuyor. Sen buradasın dedim. Evet, dedi. Kalabalığa girdim. O zat, profesör geldi ve bir yerde oturdular. Ondan sonra Zübeyir ağabey girdi. Tabi Zübeyir ağabey girince, millet ayağa kalktı.

Bu profesörün dikkatini çekti. Bu adam farklı bir adam demek ki. Herkes geliyor, oturuyor ama Zübeyir ağabey gelince herkes kalktı. Zübeyir ağabey onun dikkatini Risale-i Nur’dan istifade ettirmek için konuşacak, konuşmasında dikkat sağlıyor.

Yani, Zübeyir ağabey önceden gelip oturuyor olsaydı profesör geldiği zaman Zübeyir ağabey onun önünde kalkacaktı, hoş geldiniz diyecekti mecburen. Ama o zaman da profesör, oradaki onlarca adamdan biri gibi davranacaktı Zübeyir ağabeye. Zübeyir ağabeyin her konuşmasının da bir tesiri olmayacaktı, sıradan bir insan gibi tesir gösterecekti. Ama Zübeyir ağabey sonradan girip, bütün cemaat Zübeyir ağabeye teveccüh edince ‘Allah Allah, bu önemli bir adam galiba’ diye düşündü profesör. Ve ondan sonra Zübeyir ağabeyin her kelimesi o profesörün beynine nakşolunacaktı.

Öyle de oldu zaten.

Benim çok dikkatimi çekti. İyi ki ben Zübeyir ağabey nerededir diye aradım ve O’nu mutfakta gördüm. Mesela buna benzer çok hatıralar var da hatıra gelmiyor tabi ki. Konuşurken bazen böyle tedailer oluyor. Zübeyir ağabeyin böyle ince düşünceleri vardı.

Tahiri ağabeyin vefatından sonra ne yaptınız?

Yirmi gün kadar yattım, Tevruz’a yakın bir dershanede.

Koca Mustafa Paşa’da?

Evet. Sonra kalktım. Zübeyir ağabey zamanında iki sene yattım ama burada yirmi gün kadar yattım öyle hatırlıyorum. Ondan sonra mutat dersimize, hizmet hayatımıza devam ettik.

Tek başınıza mı kaldınız?

Hayır. O zaman yanımızda birkaç tane kardeş vardı. Bir kısmını Tahiri ağabey göndermişti. Buradan gitsinler dedi bana. Onların dershane hayatındaki yaşayışlarını beğenmedi.

Derse nereye gidiyordunuz?

Benim derse gidiş şeklim şimdiki gibi. Yani derse gelsin ders yapsın diyenler var. Oraya gidiyorum. İlaveten derslere gitmiyorum.

Yani diğer dershanelere gitmiyordunuz? Bir nevi kendinize ait bir hayat çizdiniz?

Kendime ait derken, Zübeyir ağabeyin anlattıkları vardı. Bir medrese hayatı nasıldı, nasıl olacaktı? O meselede -şimdi biz bunlara girmiyoruz- oldukça hassas Zübeyir ağabey.

Medrese hayatının nasıl olması ile ilgili niye girmeyelim ki o meseleye?

Yirmi Yedinci Söz içtihat bahsinde anlatıyor Üstad. Asr-ı Saadet’in hayatıyla, sahabe devresinin içtimaiyatıyla, şimdiki içtimai hayatın mevcut durumunu mukayese yapıyor orada. O zaman sadece Allah Kur’an ile bizden ne istiyor diye merak ederler, bunları konuşurlardı. Muhaverat-ı İslam buydu. Ve de o cemiyette bulunan bazı müstaitler de o manada gelişiyorlardı, diye bir izahat şekli vardı. Bunun hemen devamında şimdi ise ahir zaman fitnesinde üç hastalıktan bahsediyor.

1. Hayat-ı dünyeviyenin temini

2. Siyaset merakları

3. Felsefenin hevâları

Şimdi bu felsefe derken ben merak ettim, Üstad ne demek istiyor felsefe derken? Siyaset belli, dünya hayatı belli, felsefe nedir? Biraz da sizin konunuz olduğu için…

Evet. Baktım Risale-i Nur’da felsefe dendiği zaman, müspet fenlerin mana-i ismi ile ele alınıp düşünülmesine felsefe diyor Üstad. Yani mana-i ismi ile olunca o bahis o ders felsefi oluyor ve de şirk noktasında kapı açıyor. Esbapperestlik, tabiatperestlik gibi. Onun için medrese hayatında, Zübeyir ağabey de aynı şeyi söylüyordu, bugünkü cemiyetin üç tane hastalığı dedik ya; dünya, siyaset ve felsefi düşünce tarzı olmayacak. O medresenin medrese olması için. Varsa o zaman geniş dairede hizmetler denetlenecek, karıştırılmayacak yani. Veya yok olacak, onlar bu asrın üç tanesi olmayacak. Asr-ı Saadetin yolunda gayret edilecek. Bütün konuşmalar o olacak. Yani şimdi öyle değil. Bakın şunu astım ben medreseye, sohbetler nasıl olmalı diye. Yok. Dershaneye arkadaşlar geliyor, bakıyorsunuz kafasında ne varsa onları mevzu ediyor ders başlayıncaya kadar, susturamazsın. Biz öyle görmedik. Zübeyir ağabey de asla öyle kabul etmiyordu.

Onun içindir ki siz, o zaman olan medreseleri kendinize uygun görmediğinizde o medreselere gitmiyordunuz.

Evet. Şöyle yaptık. Baktık ki bazı arkadaşlar var. Bu anlayışa devamet gösteriyorlar, bizim dediğimiz bu manaya. Gel ders yap diyorlar, gittik oralara, derse gittik. Yoksa rastgele herkesin isteğine uymadık, uyamazdık zaten. Çünkü o şekilde oradaki havaya uygun bir yoldan yürüyemeyiz. Mesul oluruz yani.

Tevruz’dan ayrıldınız.

Tevruz’dan ayrıldık, Yeni bir dershane, Medine apartmanına geçtik orada. Oradan da Fındıkzade’ye geçtik. Orada epeyce kaldık. Oradan Zeyinburnu’ya geçtik, oradan da Fatih’e geçtik.

Peki, her ayrıldığınız dershaneyi bırakıyor musunuz, kapatıyor musunuz?

Arkadaşlara bırakıyoruz. Vakıflar yetişiyor, onlara emanet ediyoruz.

NurdanHaber-ÖZEL

 

Alem-i İslamBediüzzaman'danDerslerDünyaGenelGündemHizmetİslamİslam ve HayatNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSon DakikaSürmanşetTürkiye
Hindistan Nur Talebelerinden Hüsnü Ağabey’e Mektup
Alem-i İslamGenelGündemİslamİslam ve Hayat
Tanıkların Dilinden İslamofobi
Alem-i İslamAli Kemal PekkendirHizmetİslamRisale-i Nur
Risale-i Nur’u Okuma ve İzah Etme Konusu
Alem-i İslamGenelİslamİslam ve HayatTürkiye
Muhteşem Bir Sela!
Alem-i İslamGenelGündemHizmetİslamİslam ve Hayat
AZERBAYCANDAN MEKTUP VAR