Nurdan Haber

Bu zaman “CEMAAT” zamanıdır!

Bu zaman “CEMAAT” zamanıdır!
Avatar
Nurdan Haber( ismail@nurdanhaber.com )
27 Mayıs 2020 - 0:34

Bu zaman “CEMAAT” zamanıdır!

Dr. Mehmet Rıza Derindağ

 

(Reşadiye Oteli-istanbul/ 1959)

 

Bediüzzaman Ankara’ya gelmiş, Menderes’e ulaşmaya çalışıyor. Yanında manevi evladı ve en yakın hizmetkarı Hüsnü Bayramoğlu ve Fedakâr hizmetkarı, sadık varisi Kahraman Zübeyir Gündüzalp var.

 

Menderes ile görüşme mümkün olmuyor. Gazetecilerle basın fevkalade bir nümayiş ve alaka ile Hazret’in etrafını sarıyor, adım atması adeta imkânsız hâle geliyor. İstanbul’daki talebeleri de ısrarla Hz. Üstad’ı oraya davet ediyorlar. Üstad istikameti İstanbul’a çeviriyor. İstanbul Reşadiye Otel’e yerleşiyor. Burada kendisini İstanbul eşrafı, Daru’l-Hikmet zamanından arkadaşları, meşayihten Mahmut Sami Efendiler ve birçokları ziyaret ediyorlar.

 

Yedi sene evvel vuku bulan Gençlik Rehberi mahkemesinde de Cevad Rifat Atilhan, Eşref Edip, Ziya Uygur, Necip Fazıl gibi erbab-ı kalem Hz. Üstad’ı ziyaret etmişti. Bu ziyaretlerinde hem eski İstanbul günleri yad ediliyor hem de Hz. Üstad cihanşümul Kur’an hizmetini nazara veriyor. İslam akaidinden, iman hakikatlerine bilhassa namazın ehemmiyetine dair nasihatlerde bulunuyordu. Hüsnü Bayramoğlu Ağabey, Reşadiye Oteli’nde mevzumuzla alakadar şu hatırayı naklediyor: “Necip Fazıl, Sinan Omur, Eşref Edip Üstadımızı ziyarete geldiler. Üstadımız çeşitli hatıralardan sonra onlara hitaben sizler her biriniz İslam’ın arslanlarısınız. Evet, arslanlar yalnız yaşar fakat şimdi cemaat zamanıdır, ferdiyet zamanı değil. Böyle (İşaret parmaklarını birbirine dolayarak) bir zincirin halkaları gibi olacaksınız. O zaman ehl-i dalaleti mağlub edersiniz diyerek bu zamanın cemaat zamanı olduğunu ders vermişlerdi.”

 

Bu zamanda ehemmiyet ve kıymet şahs-ı manevi itibariyle oluyor. Küfür cemaatlerle cemiyetlerle saldırıyor. Memleket ve milletin maddi-manevi kıymetlerini tarumar ediyor, cemiyet hayatına darbeler yapıyor ama bunu ekall-i kalil (azın azı, pek az) olsa da safdil Müslümanlardan da taraftar kazanmak suretiyle ekseriyet teşkil ederek yapıyor. Bir şahıs deha da olsa buna karşı mukavemet edemiyor.

 

Binaenaleyh şahıslar arslan da olsa sürüler hâlinde saldıran sırtlanlara mukavemet edemiyorlar. Alâ külli hal bir zincirin halkaları gibi birlik icap ediyor. Zira şimdi İslamiyet’e hizmet; ferdiyetten çıkıp cem’iyete intikal etmiştir. Bediüzzaman “Bu zaman cemaat zamanıdır.” diyor.

 

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle bir batmanı kaldırmayan zaif omuzuna, binler batman ağırlığı yüklense altında ezilir.  Kastamonu Lâhikası/6” buyuruyor.

 

Mektup Kastamonu’dan Isparta’ya yazılan ilk mektuplardan birisidir. Bu yönüyle de ehemmiyetlidir. Risale-i Nur bu zamanda ki muvaffakiyetinin sırrı ve içerisinde bulunduğumuz zamanın mahiyetinin de tahlil sadedinde: “Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitap ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu defedemiyorlar.  Kastamonu Lâhikası/11

 

“…bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında … Kastamonu Lâhikası/11~”

 

Cemaatli bir surette yapılan taaruzat, müttefikan yapılan saldırılara karşı ancak bir şahs-ı maneviye istinad ederek mukabele edilebilir. Hz. Üstad: “Müslüman taburunun her bir neferine karşı cem’iyet ve komitecilik ruhiyle mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i mâneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, o tabura der:

 

“Me’yus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlûb edilmez muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki; dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlûbiyetinin bir sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı mâneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinat noktaları olan dairelerinden mânen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i mâneviye ile bir şahs-ı mânevî ve bir cemiyet hükmüne geçsin!” dedi ve tam kanaat verdi.

 

Aynen öyle de: Ehl-i îmâna hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı mânevî ve bir ruh-u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı îmâniyeyi yaşatan an’ane ile gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Her bir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmağa me’yusane çabalarken, Risale-i Nur (Risaletü’n-Nur) Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihâta eden son ordusunu {(*): Kâinatı dağıtamayan bir kuvvet, onu bozamaz.} gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî, mânevî imdat getirmek hizmetinde hârika bir emirber nefer olarak Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’ni İmam-ı Ali (R.A.) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Kastamonu Lâhikası/54 demek suretiyle ve “İstanbul’a uğrayan Risale-i Nur şâkirdleri senin gayret ve ciddiyetini ve tesirli va’zını bize haber verdiler. Senin gibi metîn ve hâlis bir zâtı, Risale-i Nur dâiresinde görmek arzu ediyorlar. Ben de onlar gibi cidden seni Risale-i Nur dâiresinde görmek istiyorum.

 

Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var; bir çizgi üstünde omuz omuza verse, on bir kıymet aldığı gibi, senin tesirli nasihatınla ihzar ettiğin hizmet-i îmâniye tek başıyla kalsa, şimdiki tehacümat-ı müttehideye karşı dayanması çok müşkil; eğer Risale-i Nur’un hizmetine iltihak etse, o iki elif gibi; on bir, belki yüz on bir kıymetinde ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifak etmiş dalâletlere karşı dayanacak.

 

Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir zâyi olur; o havuzdan da istifade edilmez. Hem mûcib-i taaccüb, hem medar-ı teessüftür ki; ehl-i hak ve hakikat ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile zâyi ettikleri halde; ehl-i nifak ve ehl-i dalâlet, meşreblerine zıd olduğu halde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlup ediyorlar.  Kastamonu Lâhikası/144~ diyerek birlik ve beraberliğin ve bir şahs-ı manevi teşekkülünün ehemmiyet ve kıymetini nazara veriyor.

 

Bu şahs-ı manevi içinde dahil olan fertler nasıl hareket edecekler? İlimleri var olabilir, malumatları çok olabilir, dünyevi makam ve mevki sahibi de olabilirler, cesur ve dirayetli de sayılabilirler bütün bu şahsi kemalat ile beraber fevri çıkışlar, şahsi beyanatlar ile cemaati zan altında bırakacak yazılar yazamazlar, Bediüzzaman:

 

“Hem bir adam, kendi başına cesareti güzel de olsa, bir cemaat-i mütasanideye girdikten sonra, onların istirahatını ve sarsılmamalarını muhafaza etmek için, o şahsî cesareti istimâl edemez. ‎س۪يرُوا عَلٰى سَيْرِ اَضْعَفِكُمْ hadîs-i şerifinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik, bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları hem ehl-i siyaseti Risale-i Nur’a karşı cephe almaya ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes’eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risale-i Nur şâkirdleri, yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vâcibdir. Hattâ sizde cüz’î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize tesir ediyor. “

 

Hem böyle bir şahs-ı manevi tesisinden sonra herkesi kamet-ı kıymetinde kabul etmek, daire dışına atmamak ta mühim, bu hususta Muazzez Üstadımız:

 

“Risale-i Nur, bir dâire değil, mütedahil dâireler gibi tabakatı var. Erkânlar ve sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakâtı var. Erkân dâiresine liyakatı olmayan Risale-i Nur’a muhalif cereyana taraftar olmamak şartıyla; dâire haricine atılmaz. Hasların hâsiyeti bulunmayan, zıt bir mesleğe girmemek şartıyla, talebe olabilir. Bid’a ile amel eden, kalben taraftar olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için, az bir kusur ile düşman sınıfına iltihak etmemek için dışarıya atmayınız. Fakat, Risale-i Nur’un erkânlarında ve haslarındaki esrar ve nazik tedbirlere, onları teşrik etmemek gerektir.  Kastamonu Lâhikası/248~”

 

Cemaat tesisi, şahs-ı manevi ile hareket, bitmez tükenmez bir kuvvet ve nokta-i istinad olabiliyor:

 

“Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddî, samimî tesanüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaâtin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.

 

İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım!

 

Bir kal’ayı fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganimeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs-ı mânevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütuhattaki inâyâtı benim gibi bir bîçareye veremezsiniz! Elbette böyle mübarek bir cemâatte, tevâfukat-ı gaybiyeden daha ziyade kuvvetli bir işâret-i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum. Barla Lâhikası/14~”

 

Hz. Üstadımızın Re’fet Bey’e hitaben yazdığı ve hakikaten mev’izenin en mühim noktasını izah ve ifade eden tesanüd mektubu daima tazelenen bir ders olarak ihşas ve uhuvvet risaleleri okunurken hatırda tutulması ve ara sıra okunması gereken güzel bir mektup, şöyle ki:

 

“Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki; o düsturu cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârane ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.  ‎وَ لاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَ تَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ  işâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatın tadı kaçar. Bilirsiniz ki üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedî ile içtima etse yüz onbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimülâmal olmamak cihetiyle hareket etseler kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakiki bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler. Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü, vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âlîyeyi omuzlarında taşıyan zatlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telakki ediyorum; siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz.

Barla Lâhikası/128~

 

Mektup tahlil edildiğinde görülecek ki bir cemaat ve bir cemiyetin istikbal vadedebilmesinin şartları sıralanmıştır:

– tesanüd

– Vahdet

– İmtizaçkarane İttihad

– Kardeşler arasında Tefani

– Tenkid etmemek

– Faziletlerin naşiri olmak

 

Üstadımız: “Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlûb düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehanın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaif, mağlûb, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.  Emirdağ Lâhikası 1/73~

 

Hz. Üstad Dar’ül Hikmetin muvaffakiyetsizliğinin üç sebebini ifade ederken mevzumuza dair teavün ve tesanüdün ehemmiyetini ifade ile şu nükteyi nazara veriyor:

 

“Dâr-ül Hikmet eczaları kabil-i imtizac, belki de ihtilat değil. Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi. “Ene”leri kavîdir, delinmedi ki bir “nahnü” olsun. “Ben”, “biz” olmadı. Mesaîlerinde teşârük düsturuyla işe girişildi, te’avün düsturu ihmal edildi.

 

Teşârük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.

 

Teâvün düsturu bunun tamamen aksidir; maddiyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Maneviyatta ise, eseri hârikulâde derecesine is’ad eder.

 

Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner.

 

“Ehakkı aramakla bâzan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet-i taharrîsi zamanında, bâtılın vücûduna bir nevi müsamaha var. Yani bâzan hasen, ahsenden ahsendir.”

Asâr-ı Bedîiyye/113~

 

Bediüzzaman hazretleri ta 1900’lü senelerden ömrünün son devresine kadar bu asrın değişim parametrelerini de göz önünde bulundurarak şu eskimez düsturu hem risalelerinde hem zaman zaman talebelerine yazmış olduğu mektuplarda ve hem aşağıdaki gibi Eski Said’in makalelerinde aynı noktayı görüyoruz:

 

“Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta’dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûra-yı âliye-i ilmîden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.  Asâr-ı Bedîiyye/143~

 

Dinî cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkin olmadığı gibi, caiz de değildir. Zîrâ taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir.   Asâr-ı Bedîiyye/522~

 

Cenab-ı Hak şu şuur ile hepimizi islam cemaati için teavün ve tesanüd ve uhuvvet ve ittifak ederek ittihad-ı islam’a çalışan cüzlerden eylesin. Ve ihlas ile umur-u hayriyede muvaffakiyet nasib etsin. Bir binanın taşları gibi mütesanid ve bir vücudun azaları gibi diğergam olmayı lütfetsin. Âmin.