Nurdan Haber

Heyecan Fıtridir, Yürektendir, Kalptendir

Heyecan Fıtridir, Yürektendir, Kalptendir
Avatar
Abdurrahman İraz( iraz@nurdanhaber.com )
15 Ocak 2021 - 6:00

4. BÖLÜM:

 Heyecan Fıtridir, Yürektendir, Kalptendir

 

Hizmetlerden dolayı çok geç evlendiğinizi biliyoruz. Kaç yaşında evlendiniz?

Elli yaşındayken evlendim.

Peki böyle ileri yaşta eş olmak, baba olmak nasıl bir duygu ve bu yoğun çalışmaları evli biri olarak nasıl yürütüyorsunuz? Birbirine engel olmuyor mu? Veya hak geçmiyor mu?

Yok mani olmuyor. Zaten ben evlenirken onu düşündüm ve engel olmayacağına inandığım zaman karar verdim ve evlendim. Elhamdulillah o konuda bir sıkıntı yok. Bizim akrabadan biri hastalıklı, onunla nasip oldu, o kadar olabildi. Zaten ev de bu duvarın arkasında, ben gündüzleri hep buradayım kendi odamda onların da herhangi bir problem olmuyor.

Elhamdulillah bu heyecanlı çalışmaya mani olmuyor. Bu heyecan fitridir, yürektendir, kalptendir. Öyle diyelim.

 

İHTİLAFİ MESELELERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI

Peki otuz veya kırk yıl geriye gidebilseniz, farklı ne yapmak istersiniz. Veya neyi farklı yapmak isterdiniz?

Otuz kırk yıl önceyi yeniden yaşasaydım neyi farklı yapardım? Tabii o zaman gençliğin heyecanlı yılları, insan ister istemez bazı hatalar yapabiliyor. Keşke o zamanlar onları yapmamış olsaydım. Bunlar özel şeylerdir burada anlatmama gerek yok, herkesin hayatında yaptığı bazı yanlışlar olduğu gibi şeyler bunlar. Benim de “ah keşke bunları yapmasaydım” dediğim bazı yaşadıklarım var. Özellikle hizmetlerle ilgili çalışmalarımda “en iyisini yaptım en güzelini yaptım” diyemem, kimse diyemez.

 

MODEL, SİSTEM GİBİ ŞEYLERİN HEPSİ RİSALE-İ NURUN İÇİNDE YAZILI

Siz Üstadı gören ağabeyler, biz ve bizden sonra gelecek ve Üstadı görmeyecek olan nesillere söyleyecek bir şeyiniz veya bıraktığınız bir sistem var mı? Mesela ben bir problem olunca, Üstadın hayatta olan ve İstanbul’daki ağabeyleri hemen arıyorum ve meselemi hallediyorum. Urfa’daki Nur talebeleri bir soruları olunca sizi arıyorlar ve siz hallediyorsunuz. Ama Allah uzun ömürler versin bir gün gelecek sizin gibi ağabeyleri bulamayacağız veya bizden sonraki nesiller bulamayacak. Bu hizmetlerin sağlıklı yürümesi için bir model, bir meşveret sistemi oluşturuldu mu? Veya bu konuda herhangi bir problem yaşanır mı? Bugün bir çok cemaat oluşmuş bunların birbirleri ile hukukları var. Birlikte iş yapmaları ve birbirleri ile istişare etmeleri lazım. Sizce siz ve sizin gibi ağabeyler bir model oluşturdu mu? Örnek alınacak bir sistem var mı?

Evvela şunu ifade edeyim, model, sistem gibi şeylerin hepsi Risale-i Nurun içinde yazılıdır.

 

ZAMAN BİZİ RİSALE-İ NURUN ASIL MODELİNE SEVK EDECEK

Sorumu biraz daha açmak istiyorum müsaade ederseniz. Biz bugün ağabeyler olduğu halde yirmi otuz parçaya ayrılmışız. Bir sistem üzerinde veya birlik olamıyoruz. Siz hayatta olan ağabeyler, bir araya gelse bir sistem oluştursa ve hep birlikte hizmet etsek olmaz mı?

Evet doğru söylüyorsun. Çok da haklısınız ben de aynen sizin gibi, Üstadın talebelerinin çoğu hayatta iken onlara diyordum ki, özellikle Üstadın hizmetinde bulunmuş olanlara, “siz bir olun, beraber olun ki, herkes sizi örnek alsın, model kabul etsin, hizmet metodlarını direk sizden alsın, nitekim siz de Üstaddan görmüşsünüz.” Fakat buna muvaffak olunamadı. Onun için mesela birisi bir partiyi destekliyor, desteklemiyor. Ta o zamanlar bu meselede ayrılıklar başlamıştı. Şimdi daha da ileri gitmiş bulunuyor.

Ben bunun nedenini beşeriyetin yaradılışına veriyorum. İnsanın yapısından kaynaklanıyor. Ama dediğim gibi model de sistem de Üstad’dandır. Bilhassa Risale-i Nurların kendisi ve içindekileri iyi öğrenip uygulamak çok önemli, o orada dururken “gel biz burada bir model yazalım, bir sistem oluşturalım insanlar daha iyi anlasın ve daha iyi hizmet olsun” demek yanlış. Mesela, Afyon Hapsinde 1948’de Mehmet Feyzi Efendi Üstad’a diyor ki, “Üstadım müsaade buyurun biz Risale-i Nurları sizin telif ettiğiniz şekilde değil de, öyle bir şekle çevirelim ki, Şuubat-ı Ulum, yani bütün ilim çevreleri anlasın” diyor ve bunu nasıl yapacağını uzun uzun anlatıyor. Hatta bu konuda mektubu da var.

Üstad hazretleri diyor ki, “kardeşim, sen öyle bir şeyi yapabilir misin? Yani sadeleştirmeyi yapabilir misin?” diye sormuş. O cevap vermeden kendisi cevaplamış “sen böyle bir şey yaptığın takdirde o zaman o eser benim olmaz size ait bir eser olur.” Yani Üstadın kendi kelimelerini değiştirip yerine yeni kelimeler koymak Üstadın istediği tarza muvafık değil, Zaten bir kısım farklılıklar, fikir ayrılıkları bundan çıkıyor veya siyasi meselelerden çıkıyor.

Yani, ıslahı, selameti, kurtuluşu bir şekil üretip orada görmek gibi doğru değil. Zaman bunu göstermiştir ki, bu hizmetler bir adamın, bir partinin, bir sistemin tekelinde değildir, olamaz da, İslami kurtuluşun reçetesi bir tane değildir. Bir şey yapmakla ne herkes bir anda kurtuluşa eriyor ne de biri bir şey yaptı diye başkaları bir şey yapamıyor değildir.

Fakat sorduğunuz soru çok önemli gerçekten hayatta olanlar bir araya gelsek ve “Üstad hazretlerinin tarzı budur, modeli budur, biz böyle diyoruz ve böyle yaşıyoruz isteyen gelir uyar veya uymaz o kendilerinin bileceği bir şeydir” denebilse çok iyi olur.

Ama dediğim gibi bundan 25-30 sene öncesinde de ben bu fikri bilhassa Sungur abiye, Abdullah abiye çok söyledim. Fakat bu olmadı. Mesela Sungur abi ile Zübeyir abinin meşrebi birbirini tutmuyordu. Zübeyir abi başka, Sungur abi daha başka idi. O nedenle bu bölünmeler ve ayrılmalar daha o zamandan başladı. Neticede, Arapça da şöyle bir söz var. “Men lem yüeddibuhül edebanu, eddebehüzzaman” yani anne babasının terbiyesi ile terbiye alamayanı, zaman terbiye eder. Tahmin ediyorum, zaman bizi Risale-i Nurun mesleğine, Risale-i Nurun asıl modeline, Üstadın mesleği olan has meşrebine sevk edecek, vurduğu veya vuracağı tokatlarla sevk edecek. O nedenle ümitliyim sonunda bu olacaktır. Herkes her yolu deneyecek sonunda bakacak ki, kurtuluş o tarzlarda veya şekillerde değil Risale-i Nurun kendisindedir. Üstadın kendisinin uyguladığı öz modelindedir. Görecek ve uygulayacaktır.

 

MESLEK VE MEŞREP FARKI

Meslek ve meşrep aynı şey midir? Tarifini yaparsanız nasıl bir tarif yaparsınız?

Meslek süluk edilen yol, meşrep de o yolu hususileştiren tarzdır, huydur, tabiattır. Mesela su birdir ama herkes kendine has bardağında su içer, maşrapasında su içer. İşte o içiş şekli ve tarzına meşrep denmiş. Arapça kökenli bir kelimedir içmek anlamına gelir meşrep. Müşahhas bir misal vermek gerekirse, mesela, Şevket Eygi o zaman bir gazete çıkarıyordu. Üstad “ehven-üşşer diyor” mesela. O ise gazetesine “Ehvenüş-şer safsatası” diye bir manşet atmıştı. Zübeyir abi o zaman buna karşı bir şey yapmak istiyordu ve onu tedip etmek istiyordu. Çünkü, kendisi Nurcu olarak görünüyor ve biliniyor. Zübeyir abi bunun çabası içindeyken Sungur abi ikinci gün onun gazetesinde yazı yazıyordu. Yani makalesi yayınlanıyordu.

Şimdi, neden böyle oluyordu. Sungur abinin meşrebi onu o haliyle de olsa muhafaza etmek şeklindeydi. Oysa Zübeyir abinin meşrebi ise Risale-i Nurun mesleğini muhafaza etmekti. İkisi de Üstadın talebesi, meslekleri aynı ama meşrepleri burada değişiklik gösteriyordu. Sungur abinin gerekçesi “Şevket Eygi nihayet Nur Talebesidir, muhafaza edilmeli ve koparıp atılmamalıdır.” Zübeyir abi ise dediğim gibi “Risale-i Nurun mesleğini muhafaza etmek lazımdır” diyordu.

 

CEMAATLER BİRBİRLERİYLE DİYALOG KURMALI

Nur cemaatleri ve gurupları arasındaki tearüf ve teavünü yeterli buluyor musunuz?

Ben yeterli görmüyorum, gördüğüm kadarıyla sizler de yeterli bulmuyorsunuz. Mesela bazıları birbirini tanımıyor, birbirini görse bazen müttehem nazarıyla bakıyor. Halbuki ikisi de nurcu, o onu nurcu saymıyor, beriki de ötekini nurcu saymıyor. Özellikle gençlerin seviyesine inildiği zaman bu cepheleşme daha da genişliyor.

Bu hususta ne yapılabilir. Öncelikle bu hususta cemaatlerin başında gibi görünen kişiler fevkalade dikkat etmeleri lazımdır. Bunu önlemek için bunlar örnek olmalılar, bizzat gidip birbirlerine muhabbetlerini sarılarak göstermelidirler. Taki alt tabakadakiler, yani geriden gelenler (yoksa haşa manen düşük seviyedekiler anlamında söylemiyorum) onları örnek alsınlar.

Bugün değil fertler çoğu kez guruplar birbirlerini tanımıyor. Hatta beğenmiyor, hatta ittiham ediyor. Bu durum gizlenmesi gereken bir durum değildir. Bu guruplar bir araya gelip açıkça konuşmalılar. Bazıları ile konuşuyorum bakıyorum, konuşmak istemiyor “ben kimsenin aleyhinde olmak istemiyorum” diyor ve kesip atıyor. Ama bunu söyleyen kişi bakıyorum yalnız çalışıyor, gidip diğerleri ile yakınlık kurmuyor. Niye gidip ayda bir 15 günde bir onlarla beraber olmuyorsunuz? Niye birbirinizle konuş muyorsunuz? Diyalog kurmuyorsunuz? Olmuyor beyler olmuyor. Bu neden böyle oluyor. Bu hasr-ı fikirden kaynaklanıyor. Yani, “en doğru fikir benimdir” diyor. Ve başka bir şey yapmıyor. Peki ötekilerin fikri, “ne bileyim belki onlarınki de doğrudur” diyor. Böyle yapınca olmuyor.

Üstadın dediği gibi yapmak lazım “benim mesleğim güzeldir, haktır ama öbürünün de haktır” demesi lazım. Her bir nurcunun farklılığı olabilir ama her nurcunun bir de nurculuk yönü vardır. Siyasetçidir ama nurcudur, vakıftır dershanede ama nurcudur, gazetecidir ama nurcudur. Nurculuk yönünü öne çıkarıp kırmamak lazımdır. Hatt-ı muvasele köprüsünü mevcut bulundurmak lazım.

Ama bu iş elle olmuyor, kalple olur. Sen yeryüzü kadar altına sahip olsan da kalplere sahip olamıyorsun, kalplerin sahibi yalnız Allah tır. Allah kalpleri birleştirecektir. Onun için biz sadece derdimizi söylemekle yetiniyoruz.

İnşallah Risale-i Nur gibi bir kudsi eser yeri ve zamanı geldiğinde bunu sağlayacaktır. Kalpleri birleştirip bir ve beraber hareket edilecek zamanlar gelecektir.

 

ÜSTAD “BİRBİRİNİZİ TENKİD ETMEYİN” DİYOR

Bir de bu meseleler konuşulduğunda “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisi hatırlatılıyor.

Tabi şimdi netice itibariyle hikmet-i kaderiye noktasında baktığımızda öyledir doğrudur. Ama guruplara baktığımızda bir de beşeri kusurları da görüyoruz. O kusurları kadere vermemek lazım. Hatalar ve kusurlar kabul edilmeli ve bunlardan dönülmeli, bu hatalar düzeltilmeli ama geçmiş için demeli ki, “evet bunda da bir hayır vardır.”

Yoksa Üstad hazretleri 19. Mektubun başında dediği gibi soruyorlar. “Hazreti Alinin başına niçin bu hadiseler geldi” diye. O da “taki herkes uyansın, istidatları inkişaf etsin, herkes İslam’ın bir hizmetini omzuna alıp cihanın ayrı ayrı köşelerine gidip yaysın, muhafaza edilsin” diyor. O nedenle bu gibi ihtilaflar o zaman vücuda geldi. Lakin, herkes şunu kabul etmek mecburiyetindedir ki, bu yapılanlar doğru değildir. Birbirine karşı meydana gelen ihtilafların ve zıtlaşmaların doğru olmadığını kabullenmeleri icab etmektedir. Yoksa sadece hikmet noktasında bakıp “bunlar iyidir, iyi ki ayrılmalar olmuş, öyle ise böyle devam edelim” demek doğru değildir.

Böyle gitmek olmaz. Üstadın istediği bu değil, mesela Üstad “birbirinizi tenkid etmeyin” diyor. Ama şimdi bakıyoruz tam aksine herkes birbirini tenkit etmekle meşgul. Bir taraf tenkide başladı mı karşı taraf da tenkide başlar, tenkitten sonra iş itiraza döner, itirazdan sonra ayrılmaya kadar iş gider.

 

BEKİR BERK CİDDE’YE NASIL GİTTİ?

Mahzun ve mazlum, Nurun ve Bediüzzaman’ın, hakkın ve hakikatin avukatı Bekir Berk, gurbette bir nevi sürgün iken gerekli sevgiyi, alakayı, kardeşliği, samimiyeti, görebildi mi? O na gösterildi mi?

O zaman, herkes onun hakkında çıkan dedikodulardan dolayı onu terk ettiler. Acizane bu fakir onu alıp Hicaz’a götürdüm. İlk gidişi 1973 senesinin ilk ayları idi. Melik Faysal ile görüştüm, oraya onun himayesine iltica etmek istediğini söyledim. Hatta yanımda ecdattan kalma çok kıymettar el yazması Kur’an’lar vardı. Birisi Hafız Osman’ın 109. Kur’an’ı götürüp Melik Faysal’a hediye olarak vereyim de bu isteğimizi kabul etsin.

Gittik, görüştük. Dedim “İslam dininin hamisi idi, mudafiisi idi ama şimdi aleyhinde hüküm verilmiştir. Siyasi bir cezadır bu. Bu nedenle buraya gelmek istiyor ve sizin himayenize girmek istiyor.” “İnşallah hallederiz” dedi. Sonra biraz sohbet ettik ve kahve geldi, içtikten sonra, o Kur’an’ları getirip önüne koydular, baktı. Sonra kalkıp ayrıldık. Orada başkaları da vardı herkes çıkınca biz de ayrılmak için çıktık daha dışarı çıkmamışken baktım saray görevlisi beni çağırıyor. Döndüm “siz gitmeyin” dedi. “Biraz bekleyin” dedi. Bizi bir odaya aldılar.

Orada da şeker, kahve getirdiler. Arkasından bir tepsi içinde bir kutu geldi. Dediler “bu Melik Faysal hazretlerinin size bir hediyesidir.” Bir altın saat hediye etmişti. “O diğer mesele ile de ilgilenecek” dedi.

Hakikaten bir müddet sonra Bekir bey ne Arapça biliyordu ne de İngilizce, oraya girmesine imkan yokken… Neticede biz biraz bekledikten sonra Beyrut’a geldik. Oranın kanunlarına göre dışarı çıkması gerekiyordu o nedenle o da bizimle Beyrut’a geldi. Bir ay kadar geçtikten sonra görev emri geldi. Cidde Radyosu’nda spiker oldu.

Biz alakayı kesmedik, devam ettirdik. Daha sonra o oraya yerleştikten sonra ortalık sakinleşti ve arkadaşları da yavaş yavaş ilgilenmeye başladılar. İnşallah memnun oldu. Allah rahmet eylesin. Amin.

 

 

Melik Faysal ile görüşmenizin safhaları nasıl oldu anlatır mısınız?

Safhası şudur, hac mevsiminde Perşembe günleri hükümet olduğu gibi Cidde’ye iniyor. Orada sarayı var. O gün saat 10’dan sonra herhangi bir şahsın işi var ise, gidip adını yazdırıyor, görüşmenin konusunu yazdırıyor, bazıları kabul ediliyor, bazıları edilmiyor. Bizimki edilmişti.

 

Bekir abi Türkiye’ye geldikten sonra Urfa’ya geldi mi? Görüştünüz mü?

Evet geldi görüştük. Hem de iki defa geldi. Mevlit için gelmişti ama o zaman damağında bir problem vardı konuşamıyordu. Geldi, memnuniyetimizi bildirdik ona yer gösterdik.

 

BU SÖYLENENLER SADECE HAYAL Mİ?

Abi şimdi sizinle bir hayal kuracağız…

Hayırdır ne hayali?

Şöyle… Mısır Ezher Üniversitesi’nin ev sahipliğini yaptığı “Uluslararası Risale-i Nur Kongresi” yapılıyor. Bütün dünya milletleri temsilcileri ile bu kongreye iştirak ediyorlar. Japonlar “kesb-i medeniyet”i anlatıyorlar. Almanlar bahtiyarca hidayetlerini paylaşıyorlar. Amerikalılar İslami hürriyeti öğrenmeye çalışıyorlar. Ruslar “Tabiat Risalesi”nden ders okuyorlar. Araplar “İşarat-ül İcaz”ın yeni ciltlerini hazırlıyorlar ve İttihad-ı İslama hazırlanıyorlar. İskandinav ülkeleri Risale-i Nurdan “içtimai ve siyasi” meselelere hazırlanıyorlar. Avustralyalılar kendi kıtalarında yaptıkları Medrest-üz Zehralarını tanıtmaya çalışıyorlar. İranlılar “Cevşen”in manasını Risale-i Nurdan öğrenmeye çalışıyorlar. Ve dünyanın tüm televizyonları bu mesajları canlı canlı alıp yayınlıyor. Ve bu kongrenin açış konuşmasını Türkiye adına Bediüzzaman’ın talebesi Abdülkadir Badıllı yapıyor. Buyurun mikrofon sizin, neler söylersiniz?

Yani hakikaten iyi bir hayal kurdun (gülüşmeler) geleceğe yönelik çok güzel hayaller bunlar. Dediğin gibi bütün bunlar hasıl olmuş ise ve bana da konuşma teklif edilmişse öncelikle bu ülkeleri tek tek tebrik ederim Ve onlara şunu söylerim bu fikirleri daha çok uygulamalarını öneririm. Bu bir hayal de olsa bunu hayata geçirmelerini ve gerçekleştirmelerini umduğumu ve beklediğimi söylerim. Ayrıca bu ülkelerin hepsine Risale-i Nurları daha iyi anlayacak her türlü tedbiri almalarını ve iyice anladıktan sonra da uygulamalarını söylerim.

Böyle bir ortamda onlara yapacağım konuşmanın ana fikri tebrik etmek olacaktır. Tebrik konuşması olacaktır. Şayet dediğin gibi bir hale gelmişse bizim fikirlerimize onların artık ihtiyacı yoktur. Ancak onlar tebrik edilir.

Abdurrahman İraz

-Son-

 

Kürt Sorunu Üstadın Tavsiye Ettiği Eyalet Sistemi İle Çözülür – 3. Bölüm

Alem-i İslamBediüzzaman'danDr. Mehmet Rıza DerindağDünyaGenelGünün Hadisiİslam ve HayatMisafir YazarlarNur TalebeleriTürkiyeYazarlarımız
Leyle-i Regaib Özel 5.000 Hatim Programı
Alem-i İslamBediüzzaman'danDünyaGenelGündemGünün DersiGünün Hadisiİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiyeYazarlarımız
Genç Hafızlardan Şehitlerimiz İçin Dualar ve Kur-an’ı Kerim Tilavetleri
Alem-i İslamDerslerDünyaEkonomiFıkıh & HadisGenelGündemGünün DersiGünün DuasıGünün HadisiHayatHizmetİslamİslam ve HayatKartpostal - VecizeNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSorularla RisaleSual-CevapTürkiyeYazarlarımız
Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri ile Risale-i Nur Dersi” ŞUALAR’DAN 9.DERS ( 9. ŞUA )