HELÂK OLASI BİR ŞAKÎ

nurdanhaber | Haber Merkezi | |

SÜFYANİYET’İN DÖRDÜNCÜ RÜKNÜNÜ

İFŞA EDİYORUZ (V)

“ŞAKΔ VE “HELÂK” KELİMELERİNİN GÜNÜMÜZE BAKAN BİR TAHLİLİ

yahut

HELÂK OLASI BİR ŞAKÎ

Bediüzzaman Hazretleri’nin tafsilatıyla izah ettiği gibi(1) Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylanî’nin “Virdü’l-İşâ” namındaki münâcatında bir fıkra (ibare) vardır ki bu Fıkra “feminhüm şakıyyün ve saîd”(2) ayetinin bir nevi tefsiri mahiyetindedir.

Bu Ayet’te geçen “saîd” ve “şakî” kelimeleri, Geylanî’nin fıkrasında da aynen geçmektedir.

Bu Ayet’in külliyetinde bazı hususi şahıslar da dâhildir. Şöyle ki:

Ayet’te ve Geylanî’nin fıkrasında insanlar “saîd = mesut, saadetli, bahtiyar” ve “şakî = şekāvette/zararda olan, bedbaht” olarak iki kısma ayrılmıştır.

Bunlardan “saîd” kelimesi ve Fıkra’daki daha başka kelimeler Said Nursî’ye işaret ettiği gibi, “şakî” kelimesi de Said Nursî’nin karşısındaki Süfyaniyet’in dört rüknüne birden işaret etmektedir.

Evet, bir “saîd”e karşı tam dört “şakî”…

Biz bunlardan “saîd”i Sekizinci Lem’a’nın ilgili yerine havale edip yalnız “şakî” üzerinde duracağız.

Ve’l-ilmü indallah. Lâ ye’lemü’l-ğaybe illallah.

ÜÇ ŞAKÎ

“(…) Ayet’in külliyetinde tevafuk sırrıyla “feminhüm şakî” kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî Ayet’te bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir, belki işarettir.”(1)

Bediüzzaman, bu ibarede Ayet’teki “feminhüm şakî” kelimesinin üç şakîye cifirle işaret ettiğini beyan etmekte fakat bunun tahlilini yapmamaktadır.

Bu tahlili de elimizden geldiği kadar biz yapmaya çalışalım.

TAHLİL:

“Feminhüm şakî”nin ebced değeri 625’tir. (Şedde sayılmaz.)

Üç şakînin ebced değerleri toplamı ise 627’dir.

Şöyle ki:

Mustafa Kemal, 319. (Elif-i maksûre, yazıldığı gibi ye olarak hesaba girer. Medde sayılmaz.)

İsmet, 205.(Tâ-yı merbûta, he sayılır.)

Fevzi, 103. (Şeddeli ye, bir ye sayılır.)

Toplam 627.

Ayet ile bunların arasında 2 fark var. Bunun manası nedir?

Ayet’in şu meali, meseleyi aydınlatacaktır: “onlardan şakî olan”

Bu ifade müfrettir yani yalnız 1 şakîyi gösterir. (“Şakî olan” 1 kişidir. 1’den çok olsaydı “şakî olanlar” diye geçecekti. Yani Arapçasıyla “şakî” yerine “eşkıyâ” olacaktı.) Hâlbuki Ayet’in ebcedle işaret ettiği şakîler 3’tür. İşte, 625 ile 627 arasındaki 2 fazlalık, diğer 2 şakîyi gösterir. [625 (1 şakî ) + diğer 2 şakî = 627]

DÖRDÜNCÜ ŞAKÎ

Ayet’te geçen “şakî” kelimesinin “bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi”ni göstermiş olduk.

Peki, “şakî” kelimesi, dördüncü şakîye nasıl işaret etmektedir?

Bediüzzaman bu defa Gavs-ı Azam’ın “Virdü’l-İşâ”daki bir fıkrasını “Şu fıkra-i Gavsiye’de bir ima var.” diyerek nazara veriyor:

“(…) ‘Zü’l-helâki hüve’ş-şakıyyü’l-mübe’ed’ fıkrasıyla kendisinden sonra vuku bulan ve ulûm-u İslamiye’yi mahvetmek niyetiyle kütüphaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgû felaketini haber vermekle beraber Hülâgû gibi ulûm-u İslamiye’ye perde çeken şakîleri dahi mezkûr Ayet’e istinaden haber veriyor.

…ulûm-u İslamiye’yi imha niyetiyle Hülâgû ve vüzerası gibi davranan bazı malum insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr Ayet’in işaretine istinaden tam tevafuk ediyor, gösteriyor.”

İkinci paragrafa göre Hülâgû gibi davranan insanlara edilen bu işaret -diğer üç şakî gibi- ilm-i cifir iledir.

Şimdi “şakî” kelimesinin dördüncü şakîye ebced-cifir ile nasıl işaret ettiğini gösterelim.

İşte, “şakî” kelimesi, o Ayet’in bir nevi tefsiri olan Gavs’ın fıkrasında “hüve’ş-şakî” olarak geçmektedir. Manası “o şakî”dir.

Hüve’ş-şakî”nin ebced-cifir değeri 752’dir. (Şeddeli şın, iki şın sayılır.)

“Muhammed Fethullah Gülen” de aynen 752’dir. (Şedde sayılmaz. Lafzullah 66 sayılır.)

Demek Gavs’ın bahsettiği “o şakî”; bu şakîdir, MFG’dir.

Ayet “feminhüm şakî” ile üç şakîyi gösterdiği gibi, Gavs da “hüve’ş-şakî” ile dördüncü bir şakîyi gösteriyor.

HÜLÂGÛ VE FETHULLAH GÜLEN

Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadesinden anlaşılıyor ki Gavs-ı Azam’ın fıkrası, hem Cengiz’in torunu Hülâgû’yu hem de onun bu zamandaki emsallerini haber veriyor.

Hülâgû’yu nasıl haber veriyor?

İfadeye dikkat edersek Hülâgû’yu cifir ile haber verdiği söylenmiyor. Öyleyse başka bir tarzda haber veriyor.

Bu haber verme, “harf ortaklığı” ile “mana münasebeti” tarzında olmalıdır.

Zira Fıkra’daki “helâk” kelimesi ile “Hülâgû” kelimesinin asli harfleri (h, l, k/g) tamamen aynıdır. [Kur’an hattında “k” sesiyle “g” sesi aynı harfle (kef) gösterilir.]

Mana olarak da “Hülâgû”nun âlem-i İslam’ı ve ulûm-u İslamiye’yi “helâk ettiği” ve kendisinin de bu yüzden “helâk olacağı” düşünülürse münasebet açıkça anlaşılır.

Gülen’i nasıl haber veriyor?

Ne acip bir tevafuktur ki “helâk kelimesindeki bütün asli harfler (h, l, k/g) “Hülâgû” isminde nasıl varsa “Fethullah Gülen” isminde de aynen mevcuttur.

Demek bu “helâk” kelimesi, hem Hülâgû’yu hem de zamanımızda Hülâgû gibi “helâk olacak adam”ı gösteriyor.  

Yeter mi?

Ehl-i insafa yeter.

Biz “yeter” dedik; ama Gavs-ı Azam, “yetmez” diyenler için bir işaret daha veriyor:

Fıkra’da “helâk olan” manasına gelen “zü’l-helâk”in de ebcedini çıkarıp bakalım, “helâk olan” kimmiş.

Evet, “zü’l-helâk” 792’dir. (Okunmayan elif sayılmaz.)

Şayet “Muhammed Fethullah Gülen”deki şeddeyi sayarsak bu da aynen 792 ederek “zü’l-helâk” ile bire bir eşleşir ve o “helâk olan”ın kendisi (MFG) olduğunu gösterir.

Bir daha:

Ve yine şayet “zü’l-helâk”teki okunmayan elifi sayarsak ve “Muhammed Fethullah Gülen”deki lafzullahı 67 değeriyle alırsak her ikisi de 753 olur, yine bire bir eşleşir.

İşte, demek “zü’l-helâk” kelimesi, o “helâk olası” Hülâgû’yu harflerin ortaklığıyla gösterdiği gibi, o “helâk olası” Muhammed Fethullah Gülen’i de hem harflerin ortaklığıyla hem de harflerin ebcediyle -ondan daha kuvvetli olarak- göstermektedir.

Kurtuluş yok, hesaplar hep onu gösteriyor.

Hâlbuki Gavs-ı Azam için Hülâgû ve diğer dört şahıs gayb hükmünde olduğu gibi, Bediüzzaman için de F. Gülen gayb hükmündedir. Demek bu iş, tesadüf işi olmadığı gibi beşerin işi de değildir; doğrudan doğruya gaybı elinde tutan Cenabıhakk’ın işidir. Cenabıhak onlara bildirir, onlar da bize bildirir.(3)

MANA MUTABAKATI VE ZAMANIMIZIN HÜLÂGÛLARI

Bediüzzaman Hazretleri, Hülâgû ile bu dört şakînin ortak yanını ulûm-u İslamiye ve kütüb-ü İslamiye düşmanlığı olarak ifade etmektedir.

Öyle mi?

Evet, İlhanlı hükümdarı Şamanist/Budist Hülâgû -İslam dinine ve İslami ilimlere olan adâvetinden dolayı- 1258 yılında Bağdat’ta kütüphaneler dolusu kitabı nehirlere atarak imha/“helâk” etmiştir.

Bu zamanın dört şakîsi de aynı şeyi yapmıştır. Şöyle ki:

Cumhurbaşkanı M. Kemal, Başbakan İ. İnönü ve Genelkurmay Başkanı F. Çakmak üçlüsü; kütüphaneler dolusu İslami kitabı -harf inkılabıyla- okunamaz hâle getirmiş, manen imha/“helâk” etmiştir.

Gülen ise Kur’an ve hadisten sonra bütün zamanların en kıymetli İslami eseri olan Risale-i Nur’u “sadeleştirme” adıyla tahrif ederek okunmaz, okunsa da istifade edilemez hâle getirmiştir.

Üstelik “âlim” sıfatıyla İslami ölçüleri ve hükümleri yerinden oynatarak -yukarıda Üstad’ın dediği gibi- ulûm-u İslamiye’ye perde çekmiştir.

Ayrıca Hülâgû ile diğer dört şakînin ortak bir yanı daha vardır:

Hülâgû, Abbasilerin başşehri Bağdat’ı yerle bir edip hilafet devletini çökertmiştir. Bu esnada Hristiyanlara dokunmamış, yüz binlerce, bazı kaynaklara göre milyonlarca Müslüman ahaliyi kılıçtan geçirmiştir.

Bu zamanın dört şakîsi de buna çok benzer davranmıştır. Şöyle ki:

M. Kemal, İ. İnönü ve F. Çakmak komitesi; hilafet müessesesini çökertmiş ve yüz binlerce Müslüman’ı topa ve kurşunlara hedef ederek katletmiş, binlerce İslam âlimini de asmıştır.

Gülen de 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde yüzlerce kişiyi bomba, kurşun ve tanklarla katlettirmiş, ayrıca -faili meçhullerle ve diğer terör örgütleriyle iş birliği yapmak suretiyle- sayısını tespit edemediğimiz birçok insanın ölümüne sebep olmuştur.

Şayet darbede muvaffak olsaydı kendisine tabi olmayan korkunç sayıda dindar Müslüman’ı öldürteceği, istihbarat bilgilerinden anlaşılmaktadır. Hem yine muvaffak olsaydı Türkiye parçalanacak, buna bağlı olarak Ortadoğu kaosa sürüklenecek ve hâliyle hilafet ve ittihad-ı İslam ümitleri sönecekti.

Hülâgû ile zamanımızın dört şakîsi arasında ne kadar da benzerlikler var, değil mi?

Not:

Çakmak, yapılan inkılap tahribatlarının halk nezdinde reddedilmemesi için -dindar görünüşlü olması hasebiyle- M. Kemal tarafından kullanılarak bütün günahlara o da ortak edilmiştir.

Gülen ise küresel güçler tarafından kullanılarak âlim/hoca efendi kisvesiyle -fakat F. Çakmak’ın aksine aktif ve mütecaviz bir rol üstlenerek- bu tahribatı yapmıştır.

DÖRT ŞAKÎ VE SÜFYANİYET’İN DÖRT RÜKNÜ

Sekizinci Lem’a’da geçen bu dört şakî, Sekizinci Şuâ’da geçen Süfyaniyet’in dört rüknünden başkası değildir.

NETİCE

Gülen;

Alîm-i Mutlak ve Allâmülguyûb’un kelamı olan Kur’an’ın işaretine binaen:

* Gavs-ı Azam olan Abdülkadir-i Geylanî’nin keşif ve tefsiriyle,

* Ve Müceddid-i Ekber olan Bediüzzaman Said Nursî’nin keşif, tevil ve tasdikiyle;

Ebcediyle, manasıyla “şakî”dir… Ebcediyle, manasıyla “helâkette”dir…

Yani “helâk olası bir şakî”dir, vesselam…

————————————

(1) Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a; Envâr Neşriyat baskısı, s. 158-159.

(2) Hud Suresi (11)/105

(3) Fakat yine bu tevafukların tesadüf olabileceğine ihtimal verenler varsa onlar da Gülen yerine kendi düşündükleri isimlerin ebced-cifir hesaplarını deneyebilirler. Hem ebcedle böyle bire bir eşleşmeyi ve hem de bunun gibi kuvvetli bir mana münasebetini acaba görebilecekler mi? Bırakın bire bir ebced eşleşmesini ve kuvvetli mana münasebetini, onların yanına dahi yaklaşamayacaklardır.

 


Etiketler:
Kategoriler: Abdullah Saidoğlu Yazarlarımız

Yorumlar (1 Yorum)

  • fetullah iblisini ben de sevmem… allah belasını verdi ve daha da verecek…
    cifir hesabınızda ve zamanlama hususundan bazı noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum…
    1. bu adamın resmi isminde muhammed kelimesi yok. insanlar da sadece fetullah ve gülen olarak tanıyorlar…
    2. resmi ismi fethullah değil, fetullah… yani h harfi yok… bu durum hesabı çürütmez mi? zorlama bir tevil olmaz mı?
    3. madem bu kadar dehşetli bir şahıstı ve cifir hesabıyla belirtilmişti de elli senedir neredeydiniz, neden bu milleti irşat etmediniz?
    4. bu herif yaptığı uygulamalarla kendini ifşa etti, bu tür zorlamalı tevillere ne gerek var? risalelerde ayan beyan anlatılan parlak hakikatleri yaymak varken nur talebelerinin böyle zorlamalı tevillere girişmesinin hikmeti nedir?
    5. ahirzamandaki dehşetli şahıslar meselesi müellif tarafından mahrem tutulmuşken umuma açık bir yerde böyle şeylerin alenen yazılması merhuma muhalefet değil mi?

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?