Nurdan Haber

Din ve Aşırılık- 3

Din ve Aşırılık- 3
24 Temmuz 2017 - 4:00

 (1. BÖLÜM)   |   (2. BÖLÜM)

 

Kıraatta aşırılık

Namaz, dinin en önemli bir ibadetidir, “dinin direğidir.”[1] Namazın erkânından biri, kıraattır. Kıraatle ilgili bir ayette şöyle buyrulur:

“Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.”[2]

Öyle görülüyor ki, orta yolu seçmek, uçlarda yer almamak bir hayat felsefesi olmalıdır. Namaz kıraatinde de bunu uygulamak, insanı mutedil bir çizgiye taşıyacaktır.

 

Sevgide aşırılık

Sevgi insanın mahiyetinde yer alan en önemli duygulardan biridir. Bunu, dozajında kullanmak o kadar kolay değildir. Mesela, bir kısım müşrikler taptıkları batıl mabutları (mesela putları) Allah sever gibi sever.[3] Bir kısmı, Leyla’sının aşkından çöllere düşer, Mecnun olur. Günümüz mecnunlarından biri, Leyla’sına olan sevgisini şöyle anlatmış:

“Seni seviyorum dedim, sen de inandın.

Ben seni sevmedim, sana taptım.”

Bazı insan ise, sevgiden mahrum kuru bir hayat yaşar. Hâlbuki “El-hubbulillah” yani “Allah için sevmek” düsturuyla meseleyi rahatlıkla halletmek mümkündür. Hz. Peygamber şöyle buyurur:

Amellerin en üstünü Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”[4]

Bu düsturla hareket eden kimse, Leyla’sını Mevlâ’nın bir ikramı olarak görür, taşkınlık ve şaşkınlıktan kurtulur.

 

Korkuda aşırılık

İnsan mahiyetinde yer alan duygulardan biri de korkudur. Hiç bir şeyden, hatta Allahtan bile korkmamak ifrat, her şeyden hatta gölgesinden bile korkmak ise tefrittir. Kur’anın bu konuda bildirdiği esas, “mahlûkattan korkmayıp Allahtan korkmaktır.” Bu meyanda şu ayetleri hatırlayabiliriz:

“İnsanlardan korkmayın, benden korkun.”[5]

“Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur…”[6]

 

Yardımlaşmada aşırılık

“Yardımlaşmak” kelimesi, müsbet manalar çağrıştırır. Öyle ki “yardımlaşmak iyi midir, yoksa kötü mü?” diye sorulsa, insanlar genelde “iyidir” diye cevap verirler. Ama şu ayete baktığımızda, durumun farklı olduğunu görürüz:

“İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.”[7]

Bu durumda, yardımlaşmanın hangi meselede olduğu öne çıkar. Mesela, hırsızlıkta ve cinayette yardımlaşmak, organize birer suçtur. Fakire, muhtaca yardım etmek ise, çok önemli bir erdemdir.

 

İnfakta aşırılık

İnfak, elinde bulunan maddi imkânlardan başkalarını da faydalandırmaktır. Başkalarına hiç vermemek cimrilik, kendisi muhtaç hâle gelecek şekilde vermek ise savurganlıktır. Kur’an, bu meselede şöyle der:

“Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma), hem de onu büsbütün açıp saçma (israf etme); aksi halde kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.”[8]

“Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.”[9]

Öyle görülüyor ki, cömertlik artı bir meziyet olmakla birlikte, dozajına riayet edilmezse insanı sıkıntıya sokabilmektedir.

 

Sonuç

İnançta, amelde, ahlakta, muamelatta aşırı iki uç olan ifrat ve tefritten uzak kalıp vasat olan istikamet ve itidal üzere olabilmek hiç de kolay değildir. Tarih boyu Müslüman gruplar arasında meydana gelen problemler ve Müslümanların ferdi olarak yaptıkları hatalar bunu açıkça göstermektedir.

Kur’an-ı Kerîm, ümmet-i merhume olan ümmet-i Muhammed hakkında şöyle der:

“Böylece, sizi vasat (aşırılıklardan uzak dengeli) bir ümmet yaptık.”[10]

Ayeti “ümmet-i Muhammed denge ümmetidir, hiçbir aşırılıkları yoktur, hep istikamet ve itidal üzeredirler” şeklinde anlamak, tarihî realiteye ve günümüzde gördüğümüz manzaraya ters düşmektedir. Çünkü 73 Fırka hadisinde de nazara verildiği üzere, İslâm ümmeti içinde pek çok fırkalar çıkmış[11] ve bunların çoğu istikametten uzak kalarak kendilerine “fırak-ı dâlle” denilmiştir. Bu durumda ayet, ümmet-i Muhammedin esas ve prensipler itibariyle diğer ümmetlerden daha seçkin kılındığını ifade etmektedir. Bu esas ve prensipleri uygulamak veya uygulamamak ise, Müslümanların tercihine bırakılmıştır. Ayetten şu mesajı alabiliriz:

“Size bildirilen esas ve prensipler, sizi en seçkin ümmet yapacak bir kuvvete sahiptir. Öyle ise, dinin esaslarını iyi bilin, size anlatılan prensiplere göre hareket edin, böylece istikametli yolda gidin. Aşırı birer uç olan mağdup ve dallin güruhlarının taşkınlıklarına uymayın. Hayatınız boyunca, her iki yanı birer uçurum hükmünde olan dosdoğru yolda dosdoğru bir şekilde ilerleyin, sırat-ı müstakim üzere yaşayıp cennete sizi ulaştıracak sırattan selâmetle geçin.”

Arapların “İslam bir vâdide, biz başka vâdideyiz” şeklinde veciz bir ifadeleri var. Bu ifade, teorik olarak istikametli yolun ifadesi olan İslam’ı uygulamada Müslümanların problem yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Nitekim derdimizin dermanı olduğunu bildiğimiz ilaçları kullanmadığımızda, bu bilgi bize bir yarar sağlamamaktadır.

İslam Dinini yanlış algılamada Haricilik çok tipik bir örnektir. Dini az-çok bilen, ama sağlıklı bir yorum yapamayan bu kimseler, Hz. Ali gibi bir İslam kahramanını din adına şehit ettiler, bu yaptıklarını İslam’a hizmet zannettiler.

Onların bu zihniyeti, tarih boyu aynı isimle olmasa bile, aynı bakış açısıyla pek çok fırkaya yansımıştır. 1988-1992 yılları arasında görev yaptığım Diyarbakır İmam-Hatip lisesinde yaşadığım şu olay, bunu yakinen anlamama vesile oldu. Şöyle ki: Derslerimden birinde “bir Müslüman bir Müslüman kardeşini nasıl öldürebilir ki?” dediğimde, radikal akımlara mensup öğrencilerden biri şu ibretlik ifadeleri kullandı: Hocam öldürürken “bunlar Müslüman” diye öldürmüyorlar ki! “Bunlar müşrik veya münafık” diye öldürüyorlar! Zaten Türkiye’de 6000 Müslüman var!”

O günün şartlarında 60 küsur milyon olan ve %90 dan fazlası Müslüman olan nüfusumuzu 6000 Müslümana indirgemek, Haricilik zihniyetinin günümüze yansımasından başka bir şey değildir!

Bediüzzaman, şöyle der: “Şu fırkalar eğer çendan bir hizib olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir.”[12] Yani, gerçi birer fırka şeklinde değilse bile, 73 fırka fikirleri zihinlerde yer bulup yayılmıştır.

“Ben kaderimi kendim çizerim” diyen biri Mu’tezilidir. “Kader yazmış yazacağını, elden ne gelir ki?” diyen biri Cebriye görüşünü ifade etmektedir. Günah işleyen birini gördüğünde hemen “kâfir” damgası basan biri, Harici zihniyeti taşımaktadır. “Sen benim kalbime bak, kalbim tertemiz” diyen biri Mürcie gibi düşünmektedir. Sırf adı Ahmet diye “Hz. İsanın haber verdiği Ahmet benim” diyen biri günümüz Batınîlerindendir. Öğrenmiş olduğu dinin prensiplerine zıt talimatlar kendine geldiğinde, “bizim bilmediğimiz durumlar olabilir, vardır bir hikmeti” diye gözü kapalı kabul eden ve gereğini yerine getiren biri, günümüz haşhaşilerindendir.

Bütün bu anlattıklarımızdan “aman, Müslümanlar arasında ne de çok farklı görüşler, ekoller varmış!” gibi bir sonuca varmamak gerekir. Benzeri bir farklılık, gerek Yahudilik gerekse Hristiyanlık için de vardır. Felsefî fikirler için de vardır. Sosyal meselelerin yorumları için de vardır… Önemli olan bütün fikir ve yorum farklılıklarını tümüyle ortadan kaldırmak değil, makul bir seviyeye getirebilmektir. İnsanoğlu melek gibi masum değildir; şehvet ve gazap gibi duyulara sahiptir. Ayrıca akıl yönüyle insanlar aynı mertebede değillerdir. Keza, kültürel ve sosyal çevre yönüyle farklı farklı şartlarda ve seviyelerde yaşamaktadırlar. Beyaz rengin elvan-ı seb’ası (yedi farklı rengi) olduğu gibi, hakikatin de farklı farklı yorumları olabilmektedir. Dini meselelerde yorum yaparken

-Kur’an ayetlerinin ve hadislerin tamamını nazara almak,

-Dinin zaruriyatından taviz vermemek,

-Selef-i salihinin yorumlarını göz ardı etmemek,

-Görüşüne sağlam gerekçeler bulmak,

-Nass’ları keyfi olarak yorumlamamak,

-Tekellüflü te’villere girmemek,

-Değerlendirmesinde icmay-ı ümmet ve cumhur-u ulemaya muhalefet etmemek… gibi esaslara riayet etmek şartıyla, işin ehli olan zâtlar yeni yorumlar yapabilirler ve buna göre de içtihad sevabı alırlar.[13] Bunlar “ben böyle anlıyorum” diyebilirler, ama “herkes böyle anlasın” diyemezler.

Olimpiyatlara katılanlar ciddi bir yarış içinde olurlar. Dini anlama ve yorumlama uğraşısı veren insanlar da, fikri bir maratonun içindedirler. Diğer âleme gidildiğinde kimin ne yaptığı görülecek, nass’ların (ayet ve hadislerin) yorumunda ne kadar anladığı, ne derece isabet ettiği anlaşılacaktır.

Şu ilahî beyanı sonsöz olarak takdim ediyoruz:

“Sana da bu hak Kitab’ı(Kur’anı) kendinden önceki Kitab’ı tasdik edici ve ona müheymin(koruyucu) olarak indirdik. O halde sen onların arasında Allahın indirdiğiyle hükmet ve sana hak geldikten sonra onların heva’larına uyma! Sizden her birine bir din (şeriat) ve bir yol tayin ettik. Allah dilese, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Lakin O,  verdikleriyle sizi denemektedir. O halde, hayırlı şeylerde birbirinizle yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır. İhtilaf ettiğiniz şeylerin gerçeğini O size tek tek haber verecektir.”[14]

 

Prof. Dr. Şadi Eren   23.07.2017                               SON

 

[1]Aclûni, Keşfu’l- Hafa, II,31

[2]İsra, 110

[3] Bkz. Bakara, 165

[4]EbûDâvûd, Sünnet, 2

[5] Maide, 44

[6] Yunus, 107

[7]Mâide, 2

[8]İsra, 29

[9] Furkan, 67

[10] Bakara, 143

[11]Tirmizi, İman,18; İbnuMace, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1

[12]Nursi, Münazarat, s. 32

[13] Buhari, İ'tisam, 21; Müslim, Akdiye, 15;  İbnuMace, Ahkâm, 3

[14]Maide, 48