Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Kasabada Yaz Günleri

Kasabada Yaz Günleri
17 Ağustos 2017 - 15:46

Yine geçmiş günleri anlatmaya devam ediyorum: O günün ülkesinde sessizliği bozacak çok az âlet vardı. Bu bakımdan, memleketin büyük bir bölümünde, bugünkü gibi gürültü hâkim değildi. Kasabamız, özellikle yazın sıcağının yoğunlaştığı günlerde daha da sessizleşirdi. Uzaklarda konuşan iki kişinin sesi, akan ırmağın şırıltısı, dönen su dolabının gıcırtısı, kapanan bir kapının gürültüsü, uçan bir sineğin vızıltısı arada sessizliği bozar; sonra her yer eski sükûnuna kavuşurdu.

Mahallelerde evlerin çoğu boşalmış gibiydi. Bağa göçemeyenler, yakınlardaki bostanlara ve tarlalara gitmiş olurlardı. Yabancıların ekserîsi memurlardı. Onlar da, yaz tatili için memleketlerine giderlerdi. Sokaklarda pek kimse bulunmazdı.

Kasabanın tek canlı yeri, çarşısı idi. Bir caddeden ibâret olan ve sâkin sâkin akan ırmağa paralel olarak uzanan bu çarşının iki tarafında sıralanmış dükkânlar, çevre halkının ihtiyâcını görecek durumdaydı.

Evleri bağda olan erkekler, öğle vakitleri ya fırında pide yaptırarak, ya mevcut iki lokantadan birindeki yemeklerden ısmarlayarak veyâ zeytin-peynir-domates türünden hafif yiyeceklerle karınlarını doyururlardı. Çocukken, lokantada pişen kuru fasulyeli pilavı ne kadar severdim. Sanki, evde böylesi pişmezdi! Bağdan kasabaya geldiğim günlerde, ırmak kıyısında yüzen çocuklarla birlikte, sıcak fırın ekmeği ile bakkaldan alınan kâğıt külah içindeki sele zeytinini bir ağaç dibinde ne büyük iştahla yerdik!

Namaz vakitlerine yarım saat kala, çarşıda bir ihtiyar dolaşır, bugün bile kulaklarımda yankılanan bir sesle: “Vakt-i salâ, hazır olun ey mü’minler!” diye bağırırdı. Bu îkâz üzerine, namaz kılan şahıslar, abdest tazelemek için ya ırmak kıyısında bulunan umûmî helâya giderler veyâ çarşının orta yerindeki çeşmeden doldurdukları ibrikleri ile dükkânlarının önünde abdest alırlardı. Namaz sırasında dükkânda kalacak ufak çocuk filan yoksa, kepengi indirmek ve dükkânı kapamak yerine, sâhibinin içeride olmadığını belirtmek üzere, girişin orta yerine bir sandalye konurdu. Ezan bitince, acele adımlarda câmie gidenler, görevlerini yaptıktan sonra, yine acele adımlarla işlerine dönerlerdi.

Çarşıda hep alışılmış sîmâlar, bilinen kimseler bulunurdu. Cuma günleri, köylerden gelen şahıslar da, tanıdıkları dükkânlara uğrar; alış-veriş eder, hal-hatır sorarlardı. Her iki taraf da, birbirinden bu arada bulundukları yerlerde olan bitenleri öğrenirdi. Alışılmışın dışında bir şahıs farkedilince, bütün gözler ona dikilir; âdetâ, kimliğini ve bulunuş maksadını vücûdundan okumak istiyormuşçasına, adamcağız incelenir dururdu.

Yabancılara karşı bu hassâsiyet, mahallede de câri idi. Evlerin arasından geçen tanımadık birisi, perde arkalarından, kapı aralıklarından, cumbaların panjurlarından incelenir; hakkında bir karara varılmaya çalışılırdı. Kadınların merakları, erkekler kadar sessiz kalmaz; yabancı geçip gittikten sonra, konu – komşudan onun hakkında bilgi istenirdi.

Bağdan, bostandan satmak üzere çarşıya getirilen mahsuller, çoğunlukla bir merkep üzerinde taşınırdı. Bunlar, kasabanın mahallelerinden geçerken, bağa göçememiş olan âilelerin çocukları “yol hakkı” isterler; mal sâhibi de, yüküne göre, salkımın küçük bir dalıyla üzüm, bir armut, birkaç kaysı gibi bir ihsanda bulunurdu.

Serin içme suyu, ya özel sûrette sızdırmak üzere yapılmış testilerden veyâ soğusun diye kuyulara sallandırılmış kaplardan alınırdı. Çok ender de olsa, kim bilir hangi dağda kıştan îtina ile saklanmış olan kar satılırdı. Bir merkep üzerine kalın çuvallara, samana belenerek sarılmış kar, küçük parçalar hâlinde alınır; evlerde, şişe içinde hazırlanmış gül şurubuna atılarak ikram edilirdi. Sıcak yaz günü için, bundan âlâ bir içecek var mıydı!