SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Basîret, Kesbî midir, Vehbî midir?

Basîret, Kesbî midir, Vehbî midir?
23 Mayıs 2016 - 6:49

BİR HİKÂYE

Bir adam, falcılık öğrensin diye çocuğunu bir falcının yanına vermiş. Bir zaman sonra oğlunun ne derece yetiştiğini denemek için ona göstermeden avucuna bir yüzük alarak sormuş:

“Söyle bakalım, oğlum, avucumdaki nasıl bir şeydir?”

“Baba, yuvarlaktır.”

“Aferin! Başka?”

“Ortası deliktir.”

“Aferin! Başka?”

“Çok sert bir şeydir.”

“Aferin! Peki, şimdi de bunun ne olduğunu söyle bana. Bu nedir?”

Çocuk heyecanla:

“Değirmen taşıdır, baba!”

ŞİMDİ BU ÇOCUĞUN HÂLİNİ TAHLİL EDELİM

Bu çocuğun neyi var, neyi yok?

Bilgisi, ilmi var; basireti, feraseti yok.

Babasının avucundaki şeyin bütün vasıflarını bildiği hâlde o bilgilerden doğru sonuca ulaşamamıştır.

Evet, babasının avucundaki yuvarlaktır, deliktir, serttir; ama bu, değirmen taşı olamaz. Bunu düşünememiştir.

Bir şey hakkında birçok malumata sahip olmak bir meziyet sayılabilir; ama onu alıp değerler haritasında en doğru yere oturtmak, ondan daha büyük bir meziyettir.

Bize öncelikle değirmen taşının bir avuca sığmayacağını bilecek bir feraset lazımdır. Bize “Bu, yüzüktür.” sözü lazımdır. Bize, yüzüğe “yüzük” diyemeyen, değirmen taşını bir avuca sığdırmaya çalışan insan lazım değildir. Böyleler, insanları yanıltır, iyi niyetli de olsa zarar verir.

Evet, bize en doğru sonuç lazımdır, hiç değilse doğru sonuç lazımdır. Yüzüğe “yüzük” diyemeyenin hiç değilse “boncuk” diyebilmesi gerek, yüzüğe biraz yaklaşması gerek.

GELELİM ÂLİMLERE

Âlim, ferasetli olmazsa mizansız olur. Mizansız olunca ifsad eder, zarar verir.

İlim -ferasetle kol kola girmeden- yalnız başına bir kıymet ifade etmiyor. Ferasetsiz âlimden ferasetli cahil yeğdir. Birincisi zarar verir, ikincisi vermez. Şeriat nazarında zarar vermemek, önceliklidir. Elden gelirse fayda vermek, ondan sonraki iştir.

Ayet ve hadisleri inci gibi ibrişime dizen ve fıkıh, tarih, edebiyat, sarf, nahiv vs. sahalarda saatlerce ağzından bal akıtan bir insanın son sözü “değirmen taşı” olursa vah o ayete, hadise; yazık o tarihe, edebiyata! Basiretsiz adam; eline altın alsa bakır eder, elmas alsa kömür eder. Böylelerin elinde ilim hırpalanır, örselenir; yanlış hükümlere basamak olur.

Evet; ilim başka, basiret başkadır.

İlim ile isabetli istihraç arasında yüzde yüz bir paralellik yoktur. Yani ilimde ileri olmak, istihraçta da ileri olmayı her zaman netice vermemektedir. Hatta ilimde geri olan bir âlimin daha isabetli sonuçlara ulaşması mümkündür.

Bilgi çok, isabet az ise bu bilginin kıymet-i harbiyesi olmaz.

Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar on binlerce âlim yetişmiştir; fakat bunların hepsi, ilimden hüküm istihraç etme hususunda aynı derecede muvaffakiyet gösterememişlerdir.

Bu, ancak ferasetle açıklanabilecek bir keyfiyettir: Doğru sonuca ulaştıran, ancak ferasettir.

Ehl-i ilim, malumatını evvela tahlil eder, badehu terkip eder. Başka tabirle önce analiz eder, sonra sentez eder. Yani bilinenlerden hareket ederek bilinmeyenlere ulaşmaya çalışır.

Ehl-i ilmin bu ilmî mücahede sonunda ulaştığı yer, doğru da olabilir yanlış da.

Feraset varsa doğru sonuca ulaşır.

Feraset yoksa yanlış sonuca ulaşır; fakat bunun yanlış olduğunu bilmez, doğru olduğunu zanneder.

Niyeti halisse bu yanlış fetvalarından mesul olmayabilir; fakat çok zahir hatalar yaparsa kendisini kurtaramaz.

Niyeti halis değilse o zaten ehl-i dalalettir, bahsimizin dışındadır.

 

RİSALE-İ NUR’UN MEVKİİ

Risale-i Nur, insana hem halis niyet hem ilim hem de feraset kazandırır. Şöyle ki:

1. Halis niyet:

İhlas, hiçbir karşılık ummadan kul olduğunu düşünerek Allah’ın emrine göre hareket etmektir.

Her şeyin temeli ihlas olduğu gibi, Risale-i Nur’un kazandırdığı en birinci meziyet de ihlastır.

Gerçekten de İslami cemaatler içinde en halis niyetli, ibadetine ve hizmetine hiçbir maddi, manevi; dünyevi, uhrevi menfaat karıştırmayan cemaat, Nur Cemaati’dir.

Risale-i Nur, mensuplarına -başka bir şey değil- yalnız ve yalnız bu ihlası kazandırsa bile Allah indinde en makbul mevkii ihrâz etmiş olur.

2. İlim:

Dinî ve dünyevi pek çok ilim dalları vardır. Risale-i Nur, bunlardan hiçbirinin sahasına müstakilen girmeyen, nev-i şahsına münhasır bir eserdir. Mesela, anladığımız manada klasik bir tefsir, hadis, fıkıh, fizik, tarih, coğrafya, edebiyat kitabı değildir. Fakat Risale-i Nur’da bunların hepsine müteallik bahisler vardır. Bunlardan hangisine dair bir fikir beyan etmişse en doğrusunu söylemiştir.

Bu, çok mühim bir mesele olduğundan üzerinde biraz duralım.

Cenabıhak insanoğluna sonsuz ilminden ancak bir nebze vermiştir. Fakat bu bir nebze ilme dair yazılan eserler bile kütüphanelerden taşmaktadır.

Bunların çoğu; birçok ihtilaflı meselelerdir, ehl-i ilmin doğru yanlış muhtelif görüşleridir.

Risale-i Nur, ilmin bu kısmı ile meşgul olmaz ve okuyucusunu bunlarla meşgul etmez.

Ulemanın kırk membadan getirdiği hakikatleri kırk imbikten süzerek damla damla çıkardığı hakikatü’l-hakâikı yani özün özünü verir bize Risale-i Nur. Fakat bu özün özünü vermek için o ulemanın dolaştığı yollarda bizi dolaştırmaz, hiç sağa sola uğratmaz, tali yollara saptırmaz, çıkmaz sokaklara sokmaz. Onların uzun uzadıya yaptıkları tetkikat ve tetebbuat ile, çeşit çeşit mütalaa ve izahat ile elde ettiklerini; uğraştırmadan, yormadan, şaşırtmadan bize hazır olarak takdim eder. Kale kıyle ile zihinleri dağıtmadan Allah’ın muradını doğrudan doğruya Kur’an’dan ahzedip verir. Dedi ki Dağları’na tırmandırmadan, Denildi ki Dargeçitleri’ne sokmadan düz ovalarda mahall-i maksuda bizi kolayca ulaştırır. Fakih Amr’ın, mütekellim Zeyd’in, mutasavvıf Bekir’in, mütefennin Halid’in(1) en son söyleyeceklerini en başta söyler, en isabetli hükmü verir, son noktayı koyar, düğümü çözer, meseleyi bağlar, işi bitirir.(2)

Onlar varsın arayıp dursunlar; Risale-i Nur, onların aradığını aramadan bulmuş (yani ona buldurulmuş) ve bu asırla gelecek asırların eline vermiştir. Çünkü iman sahasında ahir zamanın vazifedarı odur.

3. Feraset:

Allah, ilmi çalışana verir; ama feraset, esas itibarıyla vehbîdir, mevhibe-i İlahiye’dir yani Allah vergisidir.

İlim, kesbî; feraset, vehbî. Her çalışan, âlim olabilir; fakat feraseti doğuştan Allah vermemişse onu kazanmak o kadar kolay olmaz.

Feraset, esas olarak doğuştan gelse de kısmen inkişaf ettirilebilir. Altı vehbî ise üstü de kesbîdir, diyebiliriz.

Vehbî kısmı, ihtiyarımız dâhilinde değildir. Kesbî kısmına yani cehd ile onu inkişaf ettirmeye gelince…

Feraseti inkişaf ettirmenin en güzel yolu Risale-i Nur’dur.(3)

Zira Risale-i Nur, insana bakış açısı kazandırır. Lazım ile elzemi, mühim ile ehemi ayırt etmeyi sağlar. İlletlere doğru teşhis koyup doğru tedavi yolları bulur.

Önce doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmalıdır.

İkinci olarak doğrular arasında doğru, daha doğru, en doğru sıralaması doğru olarak yapılmalıdır.

Bunlar için de şu şartlar ve düsturlara ihtiyaç vardır:

a. Mizan-ı şeriata sahip olmak, muvazene-i şeriatı bozmamak,

b. Şahsi temayüllerin tesirinde kalmamak,

c. Zamanın gayr-i İslami şartlarından mümkün oldukça uzak durmak, (Takva dairesinde bulunmak, bid’alara bulaşmamak, sünnet-i seniyeyi yaşamak, laik ideolojinin ablukasına girmemek…)

ç. Dünyevi beklentiler içinde olmamak,

d. Hayatı istihkar etmek yani can korkusu taşımamak.

Bunlar olmadığı takdirde kararlar, içtihatlar, fetvalar safiyet kazanamaz, bulanır; dolayısıyla semavi olmaktan çıkar, arzi olur ve hâliyle onlarla amel edilmez.

Risale-i Nur’a uzaktan bakan bir kısım insanlar, onu yalnız bir nasihat kitabı zannetmektedirler.

Hâlbuki Risale-i Nur, bir mizan kitabıdır.

Feraset mizandır, ölçüdür. Ölçü de Kur’an’dır. Kur’ani ölçü olan feraset, Risale-i Nur’un en birinci vasıflarındandır.

“Şeriat-ı Garra-i Ahmediye aleyhissalatü vesselamın hakâikına, ruhuna nüfuz etmenin en kısa, en hatarsız, en zevkli tarîkı Risale-i Nur’a intisap iledir.” sözü, işte bu feraseti ifade etmektedir. Yani Risale-i Nur, bize Kur’an ölçüsünü kazandırmaktadır.

Mecelle’deki bütün hükümler, Risale-i Nur’da sarih olarak bulunmaz. Fakat Risale-i Nur, hangi mesele söz konusu olsa en doğru hükme ulaştıracak melekeyi kazandırır.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz:

Herkes fıkıh âlimi yahut ilm-i kelam âlimi olamaz. Ama -avam olsun havas olsun- herkes Risale-i Nur’dan Kur’ani ölçüleri kolayca alabilir. Bu sayede hem şahsi hem ailevi hayatında, hem içtimai hem siyasi hayatında, hem dünyevi hem uhrevi hayatında istikamet üzere bulunur.

Zaten bize lazım olan da budur.

—————————————————-

(1) fakih: Fıkıh âlimi.

mütekellim: İlm-i kelam âlimi.

mutasavvıf: Tasavvuf ehli.

mütefennin: Fen âlimi.

(2) Nur talebelerine çevrelerinden bazen “Şu kitabı okudun mu?” diye sual tevcih olunabilir ve onlar da bu sualden sıkılabilir.

Soruyu soran da soruya muhatap olan da bilsin ki Risale-i Nur’dan tam ders alan bir insan, o kitap gibi binlerce kitabın yüz binlerce sayfada onca malumat vererek kazandırmayı hedeflediği değerleri, Risale-i Nur sayesinde en kolay yolla elde etmiştir zaten.

(3) Risale-i Nur’un mahiyetini anlamak da bir ferasettir. Cenab-ı Hak bunu herkese nasip etmez. Demek, vehbî ferasetiyle Risale-i Nur’u tanıyanlar, Risale-i Nur’dan istifade ettikleri nispette kesbî ferasetini de inkişaf ettirirler.