SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

Vehhabilik -17

Vehhabilik -17
Mehmet Nuri Turan( mehmetnurituran@nurdanhaber.com )
28 Mart 2019 - 7:07

Nurdanhaber – Mehmet Nuri Turan

Suud İhvan’ın Dini Zihniyeti-3:

Vehhabilerce haram kabul edilen sigara kullanımı, İhvan’ın sıkı takibi altındaydı. Necd’in kasaba ve hicrelerinde özellikle 1915-1930 yılları arasında aleni sigara içen bir kişiye rastlamak mümkün değildi. Harrison ve Dickson, Necd’de sigara içmenin bedelinin ölüm olduğunu belirtmektedir. (54-Harrison, The Arab at Home, s.222)

Fakat öyle görünüyor ki öldürülme, kanuni bir ceza olmayıp, sigaranın suç sayılan diğer bir fiile eşlik etmesiyle veya fanatik bir İhvan’ın aniden beliren öfkesinin neticesinde ortaya çıkan bir durumdu. Nitekim, sigara içtigi için mahkum olan bir kişinin infazını izleme şansını yaklayan Almana, kırbaçla altmış vuruş şeklinde cezanın tatbik edildiğini bildirmektedir. Almana, cezanın halk önünde verildiğini ve ceza tatbiki sona erdiğinde seyirci kalabalığın mahkuma, “Allah seni doğru yola iletsin” diye bağırdığını sözlerine eklemektedir. (55-Almana, Mohammad, Arabia Unified, London, 1982,s.90)

İhvan’ın kontrolü altında olan Necd dışındaki bölgelerde de sigara yasağı bulunmasına rağmen, yasak buralarda daha gevşek biçimde uygulanıyordu. Mesela, halkın çoğunun sigara tiryakisi olduğu Ahsa’daki Katif ve Hufuf gibi şehirlerde, İbn Suud’un 1920’lerin başından itibaren, sadece evlerde içilmek koşuluyla sigara kullanımına izin verdiği bildirilmektedir. Hicaz’da da aynı gevşeklik gözlenmekteydi. Sigara karaborsadan rahatlıkla temin edilmekteydi. Hatta Smalley, içlerinde İhvan mensuplarının da olduğu bazı Vehhabilerin Hicaz’da sigara içtiklerine şahit olduğunu belirtmektedir. (56-Smalley, W.F., The Wahhabis and İbn Saud, The Moslem World, 22 (1932), s.240)

Modern araçlar ve yeni buluşlar, İhvan’ın tepkisini çekmekteydi. Sihir işi olarak nitelendirdikleri kol saati, fotoğraf makinası, telefon, telgraf gibi araçlarla ilk defa Hicazın işgali sonrasında karşılaşan İhvan mensuplarının gerek ferdi, gerek toplu halde söz konusu “gavur icatlarına” karşı tepki gösterdiklerine dair birçok olay kaynaklarda anlatılmaktadır. İlk olarak Hicazda kullanma fırsatı bulduğu telefonun olduğu kendisine sağlayacağı büyük kolaylığı farkeden ve bu aracı Cidde kuşatması sırasında karargahları arasında muhabere için kullanmak isteyen Abdülaziz İbn Suud, İhvan’dan gördüğü aşırı tepki nedeniyle bu planından vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Hicazın fethi tamamlandıktan sonra Mekke’de kurduğu telefon santralinin kabloları İhvan tarafından kesilerek santral kullanılmaz hale getirildi. Aynı olay 1926’da Medine’de kurulma aşamasına gelen telsiz istasyonunun başına geldi. Telsiz ve telgraf sisteminin Hicaz’da tesis edilmesi on yılı aldı. Hicaz’daki bu olumlu gelişme, tahmin edileceği gibi, Vehhabiliğin merkezi Riyad’a hemen taşınamadı. Almana, Mekke’de oldukça modern araçlarla haberleşme hizmeti yapılıyorken, İbn Suud’un çok acil ve önemli mektuplarının Riyad’dan çevre şehirlere hala deve üstünde hizmet veren bir ulak tarafından götürülmekte olduğunu üzülerek kaydetmektedir. İhvanın “şeytan atı” adını taktığı bisiklet de sorun olan araçlar arasındaydı. Bir keresinde bisiklete bindiği için İbn Suud’un hizmetçisini öldüresiye döven bir İhvan mensubu imam’ın gazabına uğrayarak şiddetle cezalandırıldı.

Yukarda verilen örneklerden anlaşılacağı gibi Vehhabilik kaynaklı taassup, Suudi topraklarının tümünde aynı tonda görülmemektedir. Kozmopolit bir nüfus yapısı olan Hicazda veya Vehhabiliğe bir türlü ısınamamış olan Kuveyt ve Ahsa şehirlerindeki dini hayat, Necd’e nazaran daha makul düzeyde seyretmekteydi. Reyhani’nin bahsetmiş olduğu, yabancılara selam veren, yanlarında kimse bulunmadığında sigara içip şarkı söyleyen İhvan mensuplarını bu bağlamda değerlendirmek gerekecektir. Reyhani’nin, söz konusu ılımlı İhvana Suriye sınınırında yaşayan Şemmar bedevileri arasında rastlaması, Necd dışına çıkıldıkça, yani merkezden uzaklaştıkça fanatizmin azaldığının bir göstergesi sayılabilir. Merkezden gönderilen mutavvilerin pek sık uğramadığı bu bölgeler, zaten zorlama sonucu İhvan’a katılmış nüfusun bulunduğu yerlerdi ve bu insanlar, merkezin kontrolünün azaldığını hissettiklerinde tekrar eski alışkanlıklarına dönebilmekteydiler.

Yukarıda sözü geçen ılımlılar istisna edildiğinde, İhvan’ın tamamına yakınının, taassupkar zihniyet yapılarını hiç bir zaman değiştirmedikleri bir gerçektir. Ne kadar takvalı olursa olsun, bedeviyetin kötülüğünün ne kadar farkında bulunursa bulunsun, kendileri gibi hicrelere yerleşmedikçe hiç bir bedevinin gerçek müslüman olamayacağına inanan İhvan mensupları, ileriki yıllarda ne kadar güçlü olduklarını farkettiklerinde çevrelerindeki insanlara karşı daha pervasızca hareketlere cüret etmeye başladılar.1916’da İhvan ile bazı kasabalılar arasında çıkan anlaşmazlık birden büyümüş, neredeyse bir iç savaşa yol açacak boyuta ulaşmıştı. Acilen İbn Suud, bir alimler heyetini problemi çözmek için görevlendirdi ve bu yolla mesele daha da büyümeden halledildi.

Zaman zaman siyasi ilişkilerinden, zaman zaman yaşam şeklinden dolayı İbn Suud’u da eleştirmekten çekinmeyen İhvan, bir kısım Vehhabi ulemayı da ona yaltaklık yapmak için gerçekleri örtmekle suçluyordu. İbn Suud’un güvendiği bazı emirler ve önemli isimler çok ağır suçlamalarla karşı karşrya kaldılar. Bunlardan birisi olan Ahsa valisi Abdullah İbn Cilüvi, İhvan’ın iç güvenlik açısından gittikçe tehlikelileşmeye başladığını farkeden ve önlem alınması gerektiği hususunda İbn Suud’un dikkatini çeken ilk yetkililerden birisidir. Öyle görünüyor ki İbn Suud, İhvan’la birlikte gerçekleştireceği daha çok şeyin olduğunun farkındaydı ve İbn Ciluvi’ye yazdiği cevaplarda, İhvanın kendi çocukları yerinde olduğunu belirtiyor, bu nedenle, onları cezalandırmak yerine nasihatle yola getirmek gerektiğinin altını çiziyordu.

İbn Ciluvi ise aynı fikirde değildi. Bölgenin huzurunu bozan İhvan ağar cezalara çarptrarak İhvan in Ahsa’dan ayağanı kesmeye çalıştı ve bunda kısmen de olsa başarılı oldu. Alişveriş maksadıyla Ahsa’ya gelmek zorunda kalan İhvan mensupları, ancak sarıklarını çıkartmak suretiyle kimliklerini gizleyerek çarşılara girebiliyorlar, sessizce işlerini görerek, günah şehirleri saydıkları bu yerlerde fazla oyalanmadan hicrelerine geri dönüyorlardı. İhvan’ı çocukları gibi gören İbn Suud, şikayetlerin artması ve problemlerin tehlike alarmı vermeye başlaması üzerine daha fazla hareketsiz kalamadı. Artık nasihat ve uyarıdan daha ciddi şeylerin yapılması gerektiğini o da geç de olsa farketmişti. Bu nedenle, kendisi İhvanın ileri gelenlerini biraraya getirecek resmi düzeyde bir toplantı düzenlemeye karar verdi.

1919 yılı içinde gerçekleşen bu toplantı, İhvan’la İbn Suud arasında zaman zaman yapılan geniş katılımlı resmi toplantıların ilki sayılmaktadır. Toplantının amacı, siyasi konulardan daha çok İhvanı meşgul eden bazı dini meseleleri müzakere etmekti. Dolaysıyla toplantı İbn Suud’un değil Vehhabi ulemanın kontrolünde gerçekleşti. Toplantı sonucunda yayınlanan fetvadaki imzalardan anlaşıldığına göre, içlerinde Şeyh Abdullah b. Abdüllatif, Süleyman b Sahman, Sa’d b. Hamad b. Atik, Abdullah el -Ankari ve Abdullah b.Büleyhid gibi tanınmış alimlerin bulunduğu dokuz kişilik heyet, İhvan elebaşlarıyla yapılan müzakereleri toplantı süresince yönetmişler ve aşağıdaki hususları karara bağlamışlardı:

a-Hak din üzere oldukları müddetçe göçebe bedeviler küfür sıfatyla vasıflandırlamazlar.

 b-İnançları aynı olduğu sürece başına ikal takan ile sarık saran müslüman arasında iman bakımından bir fark bulunmamaktadır.

c-İnançları aynı olduğu sürece şehir ve kasabalarda oturanlar (hadariyyun) ile hicrelere göç edenler (muhacirun) arasında iman bakımından bir fark bulunmamaktadir.

d– İslam hakimiyeti altnda yaşamakta olan bir muhaciri (İhvan) öldürmenin karşılığı hangi ceza ise,hak din uzere olan bir bedeviyi veya bir şehirliyi öldürmenin karşılığı da aynı cezadır.

e– Ortada sarih küfür durumu bulunmadan,veya yöneticinin ve hakimin izni olmaksızın,bir İhvan mensubunun, kendilerine katılmadı diye hiç kimseye saldırma, tehdit etme veya hicrete zorlama hakkı yoktur. Fetva, istiğfar yoluyla geçmiş hataların affının mümkün olduğunu, fakat alınan kararlarn gereğini yapmamakta ısrar edenlerin cezalandırılacağını bildiren bir cümleyle sona eriyordu.” (57-el-Muhtar, Salahuddin, Tarihul Memleketil-Arabiyyetis-Suudiyye fi Madiha ve Hadiriha, Beyrut, s.149)

İbn Suud,bu fetvanın arkasına eklediği bir yazıda sorunların çözümüne şu ifadeleriyle katkıda bulunmak istemişti:

“Bedevi olsun,hadari olsun tüm müslümanların itikatları birdir inanılması gereken şeylerin aslı, Allah’ın kitabı ve onun Resulü’nün sünnetidir.Sahabenin,sonra salih selefin,sonra imam Malik,imam Şafi’i,imam Ahmed b. Hanbel ve imam Ebû Hanifeden oluşan dört imamın hepsinin itikatları aslında aynııdır… Aralarındaki ihtilaflar teferruat konulardadır.Ama hepsi -inşaallah hak üzeredirler”.(58-er-Reyhani,Emin,Tarihu Necdil Hadis,Beyrut,1988,s.266)

Bu toplantının sonucu, İhvan’dan olanlar ile olmayanlar arasında yaşanmakta olan sorunların bir kısmına çözüm getirecek nitelikteydi. Fetvada yer alan bir cümle oldukça dikkat çekiciydi. Bu cümlede, “bir kimseye dost veya düşman olmanın ölçüsünün, imamın emrine veya hakimin hükmüne göre belirlenmesi gerektiği” bildirilmekteydi. Yani son söz, yukarıda geçen ifadelerinde müslümanların birliğine atıfta bulunan İbn Suud’un veya onun kontrolündeki Vehhabi ağzından çıkacaktı. İhvanın bu toplantıdan sonraki, özellikle Hicaz’daki, askeri faaliyelerine bakıldığında, Necdli bedevilere veya kasabalılara karşı göstermeleri istenen hoşgörüyü diğer müslümanlardan esirgemiş oldukları görülmektedir. İmam’ın direktifleri uyarınca askeri faaliyetler ve bunlarla hedeflenen siyasi menfaatler söz olduğunda, İhvanın, Necd’de yapmış oldukları ayrımcılıktan daha ölçüsüz bir ayrımcılığa gitmelerine ses çıkarılmayacak, hatta bu tutum yer yer destek görecektir.

Allaha emanet olun gelecek makalemiz İhvan’ın Birlikleri ve Liderleri, olacak inşallah.