Tabiat ve Tesadüf

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Yüksel UCA

Tabiat, kâinat ve fıtrat olmak üzere iki manada kullanılır.

“Annelerin tabiatında şefkat vardır.”, “Arının tabiatında bal vermek vardır.” dediğimizde, tabiatı fıtrat yani yaratılış manasında kullanmış oluyoruz.

Varlıklara manayı ismiyle bakan, mahlûkatın üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini ve mührünü göremeyen, isim ve sıfatlarını okuyamayan insanlar, bu harika işleri ve bedi sanatları tabiata ve sebeplere vermekte, ona hayran olmakta ve onu sena etmektedirler.

Gözün tabiatında görmek, dilin tabiatında tatmak, elin tabiatında tutmak, ayağınkinde ise yürümek vardır.

Güneşin tabiatında ışık saçmak, elma ağacının tabiatında elma vermek vardır. Kendisinde olmayan bir şeyi tabiat bunlara nasıl verebilir? Onlar bu tabiatlarını kendileri mi kazandılar? Öyle olmasaydı, insan eli ile de görürdü, gözü ile de işitebilirdi. Elma ağacı bazen de armut verirdi. Her varlığı mükemmel şekilde terbiye eden ve o şekilde programlayan Allah’tır.

Dünyanın büyüklüğünü, güneşe olan uzaklığını ve eğimini canlıların istifade edebilecek bir şekilde tanzim ve terbiye eden Allah’tır.

“Camit, cahil, kör, sağır” tabiatın elinden hiçbir şey gelmez. Hayat, ilim, irade, kudret, basar ve işitme sıfatlarına sahip olmayan bir şeyin, bir şey vücuda getirmesi mümkün değildir. Bu sonsuz ve mutlak sıfatlar, Allah’ın sıfatlarıdır ve yaratma da ancak O’na mahsustur.

Tabiat; Allah’ın sanatıdır, nakşıdır, defteridir, kitabıdır. Tabiat cansızdır, görmez ve işitmez. Hayatı ve iradesi yoktur. Bu kadar hikmetli ve sanatlı varlıkların meydana gelmesi tabiata verilemez ve tesadüfe havale edilemez.

Tesadüf; ilmin, hikmetin, iradenin dışında, kendiliğinden olan rastgele şeyler için kullanılır. Kâinattaki nizamlı, hikmetli ve sanatlı her şey İlâhî bir iradeyi gösterir.

Formun Üstü

 

 

Bu kadar sayısız varlıkların içerisinde sadece insanlara ve hayvanlara göz nimetinin verilmesi tesadüf olabilir mi? Eğer tesadüf olsaydı canlıların bir kısmı görür bir kısmı görmezdi. Ağaçların veya başka varlıkların bazısında da görme özelliği olurdu. Görme sıfatının sadece canlılara verilmesi, Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesini göstermektedir.

Şayet canlılara verilen göz nimeti tesadüfen olsaydı bazılarına iki, bazılarına üç, bazılarına da beş tane göz verilirdi. Kimisinin gözleri ellerinde, kimisininki de enselerinde olurdu. Bütün canlılara ikişer adet göz verilmesi, her ikisinin de yüzlerinde yer alması ve aynı büyüklükte olması nihayetsiz bir ilmi ve mutlak bir iradeyi göstermektedir.

Bütün varlık âlemini Yüce Allah’ın isimlerinin aynası bilmek, onların üstünde Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını okumak, manayı harfiyle okumaktır. Kâinattaki bedi, garip ve harika eserlere manayı harfi ile yani Allah namına bakan ve ibretle okuyan mütefekkir bir insan, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın silinmez ve taklit edilmez mührünü, sikkesini ve damgasını, sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini görür.

Kâinata manayı harfiyle bakan insan, semada sayısız yıldızları deveran ettiren, dağları yeryüzüne direk yapan, zemini meyvedar ağaçlarla, sayısız ve mütenevvi çiçeklerle süsleyen Rabbinin azametini idrak eder. Böyle bir bakış; marifettir, fazilettir, ilimdir, tefekkürdür. Tefekkür ise en büyük bir ibadettir.

Varlıkları kendilerine malik saymak, gördükleri vazifeleri kendi iradeleriyle yaptıklarını vehmetmek, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okuyamamak ise eşyaya manayı ismiyle bakmaktır. Kâinata manayı ismiyle bakan tabiatperetsler, onun arkasında tasarruf eden sonsuz kudreti görememekte ya da görmek istememektedirler

“Ne güzel bülbül”, “Ne güzel çiçek” demek manayı ismi, “Maşallah, barekallah. Rabbim şu çiçeği, şu bülbülü, şu kelebeği ne güzel yaratmış!” demek ise manayı harfidir.

“Ne güzel elbise” demek başka, “Bunu diken terzi ne maharetli imiş” demek başkadır.

      Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur: “Cenab-ı Hakk’ın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve O’’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.”

Eserden müessire geçmek, nimetten mün’imi yani nimeti vereni görmek manayı harfidir. Meyveyi Allah’ın ikramı bilen bir insan, o meyveye manayı harfiyle bakmış olur. Zira o harika meyve kuru ağacın işi olamaz. O meyvenin vücuda gelebilmesi için kâinat lazımdır. O meyve kâinat fabrikasında dokunmuştur. O ağaç, Cenab-ı Hakk’ın Rezzak ismine aynadır ama meyveleri yapan o ağaç değildir. Ağaç, insanları tanımaz, onların meyveye ihtiyaçları olduğunu bilmez. O meyveye bir sebeptir. O tenteneli perde arkasında Allah’ın Rezzak, Kerim, Latif isimlerini vardır. Tabiat perdesinde Allah’ın esma ve sıfat tecellilerini okuyamayan insanlar için tabiat tenteneli bir perde olmaktan çıkar, hakikatleri görmeye engel kalın bir perde olur.

Her ihtiyacını çevresindeki varlıkların düzenli ve hikmetli faaliyetleri sayesinde gördüğünü bilmeyen insan, her şeyi sahipsiz ve her hadiseyi tabii görür, kendini batıl inanışlara ve yanlış felsefî akımlara kaptırır.

      Yumurtayı Tavuk mu yapıyor?

Bütün bilim adamları, bilge insanlar, mütefekkirler, profesörler bir araya gelseler bir yumurta yapamazlar. Bu kadar akıllı insanın yapamadığı yumurtayı tavuğun yaptığını söylemek çok gülünç bir durumdur.

Bütün kuşları basit ve hayatsız yumurtalardan yaratan sonsuz kudret sahibi Yüce Allah, yumurtanın içerisine kuşun bütün özelliklerini yerleştirmiş, onu Fettah ismiyle açarak canlı bir varlık haline getirmiştir. Kanat, gaga, tüy, ayak gibi azalar, korku ve sevgi gibi hisler yumurtanın neresinde var? O kuşun ruhuna korkuyu ve sevgiyi kim yerleştirdi?

Bir ağacın bütün planını çekirdeğe yerleştiren Allah, bir damla sudan yaratıp en mükemmel bir şekilde terbiye ettiği insanda da bütün âlemlerin numunelerini yerleştirmiştir. Tek bir insanda saniyede üç milyon alyuvar yaratılmaktadır. Bir günde bütün insanlarda yaratılan alyuvar sayısını düşününüz. Bütün bu sonsuz tasarruflar Rabbimizin sonsuz kudretini, nihayetsiz ilmini ve mutlak iradesini güneş gibi göstermektedir.

Yüce Allah çok adi sebepleri âli şeylere vesile kılmış, birbirini tanımayan şuursuz varlıkları canlıların hususen insanların hizmetine vermiştir. Yüce Allah eşyanın vücuda gelmesini bir takım sebeplere bağlamış. Bütün sebepler birer perdedir. O adi ve basit sebeplerden meydana gelen eşya ise harikadır, sanatlıdır, mükemmeldir, hikmetlidir, faydalıdır ve kusursuzdur. Elbette ki bu kadar harika, sanatlı ve hikmetli eserler; “şuursuz sebeplerin, kör tesadüfün, sağır tabiatın” işi değildir.

Ne tavuk ne arı ne koyun ne de ağaç bizi tanımaz, ihtiyacımızı bilmez ve bize merhamet etmezler. Demek ki onları bize hizmet ettiren, ihtiyaçlarımızı bilen, merhameti sonsuz, ikramları payansız, ihsanları nihayetsiz olan Allah”tır.

“İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerîmane, rahîmane, rezzakane terbiyeti ve bu acib ve hârika ve mu’cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı?” (33. Söz, 16. Pencere)

Ağacın meyve vermesi, nutfeden insanın yaratılması, yumurtalardan civcivlerin çıkması, kafatasında saçın bitmesi, ot yiyen koyun ve sığırdan latif bembeyaz sütün akması gibi harika işler, mükemmel neticeler adi ve şuursuz sebeplerin işi olamaz, o sebepleri de onlardan meydana gelen harika neticeleri de yaratan sonsuz kudret sahibi ve nihayetsiz ilim sahibi Allah’tır.

     “Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” (22. Söz)

Evet, toprak, hava, su ve güneş eşyanın vücuda gelmesinde birer sebeptirler. Birinin olmaması halinde istenen maksat hâsıl olmaz. Ancak o neticeler o adi sebeplerin işi değildir. Eğer meyve ve sebzelerin meydana gelmesi güneşin işi olsa idi karpuzun dışı yeşil, içi kırmızı olur muydu? Salatayı yeşerten, limonu sarartan ve domatesi kızartan Allah’tır.

Küçük bir ceviz için koca bir ağacı vesile kılan Allah, ince bir telden de kavun, karpuz ve kabak gibi nice sebze ve meyveleri yaratmaktadır. Tohum ekmeden buğday elde edilmez ama buğdayın meydana gelmesi şuursuz toprağın işi değildir. Bir mısır danesinden yüzlerce mısır yaratmak Allah’a mahsustur.

      Sebepler Perdedir

Kendisini ve kâinat kitabını okuyan mütefekkir bir insan, hiçbir mahlûkun başıboş olmadığını, onların emir tahtında hareket ettiklerini idrak eder. Birbirini tanımayan şuursuz mahlûkların kendisine hizmet ettirildiğini, bu kadar harika işlerin meydana gelmesinde onların hiçbir tesirlerinin olmadıklarını, onların sadece birer perde ve sebep olduklarını anlar.

Kendini bilen ve okuyan insan, Yüce Allah’ın bütün mahlûkatı en mükemmel bir şekilde terbiye ettiğini, onları insana hizmet için seferber kıldığını, eşyanın vücuda gelmesini bir takım sebeplere bağladığını anlar.



Etiketler: , ,
Kategoriler: Yüksel Uca

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?